2027 Ufkunda Rusya-Ukrayna Savaşı

Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın 2027 perspektifinde mekânsal yayılımını, değişen aktör dengelerini ve küresel güvenlik üzerindeki etkilerini Fokus+ için kaleme aldı. 

  
2027-ufkunda-rusya-ukrayna-savasi-mekansal-yayilim-ve-aktor-aglari.jpg

28.08.2026 - 17:19  |  Son Güncellenme:  01.09.2026 - 17:47

Rusya-Ukrayna Savaşı artık Birinci Dünya Savaşı’nın süresini aşan, yalnızca zaman bakımından değil, mekân ve aktörler bakımından da giderek genişleyen bir çatışmaya dönüşmüş durumda. Savaşın bugünkü niteliğini anlamak için bu üçlü yayılımı birlikte okumak gerekiyor. İlk olarak, mekânsal sınırlar genişliyor; çatışma yalnızca Ukrayna topraklarında yürümüyor, Rusya’nın enerji altyapısı, lojistik merkezleri ve stratejik derinliği de savaş alanının parçası hâline geliyor. İkinci ve belki de bugün en kritik yayılım ise aktör düzeyinde gerçekleşiyor. Son olarak, savaş zamansal olarak uzuyor; kısa sürede sonuçlanacağı düşünülen çatışma, giderek kalıcı bir yıpratma savaşına dönüşüyor. 

Bugün temel soru artık yalnızca “Rusya cephede ne kadar ilerledi?” değil, mevcut yıpratma savaşının 2027’ye uzanıp uzanmayacağı ve daha da önemlisi, Ukrayna savaşı ile NATO-Rusya caydırıcılığı arasındaki sınırın korunup korunamayacağıdır. Aslında bu sorunun önemli bir bölümünün cevabını son NATO Zirvesi’nde de gördük. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin söyleminde diplomasi ve arabuluculuktan çok, Ukrayna’nın askerî kapasitesinin sürdürülebilirliği ve desteğin önümüzdeki dönemde de sürdürülmesi öne çıktı. Bu yaklaşım, Batı’nın kısa vadede savaşın sona ermesinden ziyade Ukrayna’nın savaşma kapasitesinin korunmasına odaklandığını gösteriyor. 

Mark Rutte

Başka bir ifadeyle, NATO savaşın 2027’ye uzanma ihtimalini artık yalnızca teorik bir senaryo olarak değil, hazırlık yapılması gereken gerçek bir güvenlik riski olarak değerlendiriyor. Tam da bu nedenle bugün şu soruyu sormamız gerekiyor: Peki, hangi eşiğe geldik? Çünkü son bir haftada yaşanan gelişmeler, sıradan bir savaş temposunun ötesinde, bazı önemli kırılmalara işaret ediyor. Ukrayna’nın Rusya’nın enerji ve ekonomik altyapısına yönelik saldırılarını artırması, Moskova’nın çok daha sert karşılık vereceğini açıklaması, İngiltere ve Fransa’nın Ukrayna’nın uzun menzilli kapasitesine yönelik desteğini genişletmesi, Rusya’nın yeni askerî mobilizasyon ihtimalinin gündeme gelmesi, NATO’nun doğu kanadındaki askerî hareketlilik ve aynı dönemde CIA Direktörü’nün Moskova’ya gitmesi, savaşın yalnızca cephede değil, stratejik caydırıcılık düzeyinde de yeni bir eşiğe yaklaştığını gösteriyor. 

  1. Ukrayna da savaşı Rusya topraklarına taşıdı 

Savaşın mekânsal yapısı değişiyor. Ukrayna artık yalnızca cephe gerisini değil, Rus savaş ekonomisinin enerji, lojistik, radar ve hava savunma sistemlerini de sistematik biçimde hedef alıyor. Zelenski, 2026 yazına girerken Ukrayna’nın savaş yöntemlerini değiştireceğini ve özellikle Rusya’nın stratejik derinliğine yönelik baskının artırılacağını açıklamıştı. Nitekim bugün gelinen noktada bunun sahadaki karşılığını görüyoruz. Ukrayna, savaşın başından itibaren savunma sanayii alanında, özellikle de kamikaze dron ve uzun menzilli insansız sistemler konusunda çok hızlı bir ivme yakaladı. Bu kapasitenin artık yalnızca cephe hattında değil, Rusya’nın iç bölgelerine yönelik saldırılarda da kullanıldığını görüyoruz. Ancak bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Savaş yalnızca dron teknolojisiyle ilerleyecek bir alan değil. Dronlar savaşın maliyetini düşürür, menzili genişletir ve insan gücü açığını kısmen telafi eder fakat stratejik sonuç üretmek için daha yüksek yıkım kapasitesine sahip uzun menzilli füze sistemleri, hassas vuruş kabiliyeti ve gelişmiş istihbarat desteği hâlâ kritik önemdedir. Bu nedenle İngiltere ve Fransa’nın teknoloji ve uzun menzilli kapasite desteği tam da burada devreye giriyor. 

Ben Ukrayna’nın mevcut stratejisini şu mantık üzerinden okuyorum: “Rus ordusunu cephede tamamen durduramıyorsam, Rus ordusunu besleyen ekonomik, enerji ve lojistik sistemini derinlikte vururum.” Bu yaklaşım, savaşın mekânsal dönüşümünü anlamak açısından son derece önemlidir. 

Rusya açısından savaşın gerçek anlamda mekânsal genişlemesinin 2026’da çok daha görünür hâle geldiği söylenebilir. Elbette daha önce Kursk Operasyonu gibi örnekler vardı; ancak bugün gördüğümüz şey bundan daha sistematik. Savaş artık yalnızca sınır hattında veya cephe gerisinde değil, Rusya’nın enerji altyapısı, hava savunma sistemleri, lojistik merkezleri ve ekonomik dolaşım ağları üzerinde de yürütülüyor. 

Bu da bize savaşın yeni karakterini gösteriyor: askerî çatışma devam ediyor, ancak savaşın ağırlık merkezi giderek insan gücünden teknolojiye, cepheden stratejik derinliğe, askerî hedeflerden ekonomik ve lojistik kapasiteye doğru kayıyor. 

  1. Aktörel Genişleme: Kuzey Kore’nin “Yaptırım Ortaklığı”ndan İngiltere’nin Teknoloji Transferine 

Rusya açısından bu dönüşümün en dikkat çekici aktörlerinden biri hiç kuşkusuz Kuzey Kore olurken, Ukrayna cephesinde İngiltere ve giderek Fransa yalnızca silah sağlayan aktörler olmaktan çıkarak Ukrayna’nın savaş üretim kapasitesinin oluşturulmasına doğrudan katılan ülkeler hâline gelmektedir. Dolayısıyla 2022’de başlayan savaşta aktörler arası genişleme artık yalnızca “Kim kime silah veriyor?” sorusuyla açıklanabilecek bir aşamayı geride bırakmaktadır. Bugün asıl mesele, savaşan tarafların arkasında birbirine eklemlenen üretim, teknoloji, enerji ve insan gücü ağlarının oluşmasıdır. Bu noktada ilk olarak Kuzey Kore’ye bakmak gerekir. Pyongyang, Rusya’nın yaptırımlar karşısındaki tek ortağı değil fakat Kuzey Kore’yi diğer aktörlerden ayıran husus, savaşın doğrudan askerî ihtiyaçlarına mühimmat, balistik füze ve askerî personelle aynı anda cevap verebilmesi. Yani Rus enerjisi ve teknolojik/ekonomik destek karşılığında Kuzey Kore mühimmatı, füzeleri ve insan gücü şeklinde çalışan bir yaptırım dayanışmasına dönüşmektedir. Bunun birebir resmî bir takas mekanizması olduğu söylenemez fakat savaş ekonomisinin ortaya çıkardığı karşılıklı bağımlılık son derece açıktır. 

Savaşın aktörel genişlemesinde asıl sistemik kırılmanın Avrupa cephesinde ortaya çıktığı kanaatindeyim. Çünkü 2022-2024 döneminde NATO’nun Avrupalı üyelerinin Ukrayna’ya yaklaşımı büyük ölçüde mevcut askerî stoklardan mühimmat, tank, hava savunma sistemi ve füze aktarımı biçimindeydi. Bu model, savaşın ilk yıllarında Ukrayna’nın ayakta kalmasını sağladı fakat aynı zamanda Avrupa ordularının Soğuk Savaş sonrasında zaten küçülmüş olan mühimmat stoklarının ne kadar sınırlı olduğunu da ortaya koydu. 

2024-2025 döneminden itibaren Avrupa’nın yaklaşımında önemli bir paradigma değişikliği başladı. Artık yalnızca stoklardan Ukrayna’ya silah göndermek yeterli görülmüyordu; yeni mühimmat ve füze üretim hatlarının kurulması, ortak tedarik mekanizmalarının oluşturulması ve Avrupa savunma sanayisinin yeniden yüksek yoğunluklu bir savaşa göre ölçeklendirilmesi gerekiyordu. Yani Ukrayna'ya silah vermekten Ukrayna'nın silah üretme kapasitesinin oluşturulmasına geçiyor. Şunu ifade etmek gerekir ki silah yardımı, stok aktarımıdır; ancak teknoloji transferi, üretim kapasitesi aktarımıdır. Avrupa Komisyonu, ASAP (Act in Support of Ammunition Production - Mühimmat Üretimini Destekleme Yasası) programı üzerinden mühimmat üretim kapasitesini büyütmeye başladı; hedefi 2025 sonunda yılda 2 milyon top mermisi[1] üretmek. Ancak bu da devam eden savaş için yeterli değil. 

Londra’nın Ukrayna’ya yalnızca silah değil, uzun menzilli kapasite ve teknoloji desteği sağlaması, Moskova’da doğrudan tehdit algısını yükseltti. Rusya açısından mesele artık Ukrayna’ya yardım edilmesinden ziyade, Batı’nın Ukrayna’nın Rusya’nın içlerini vurabilecek kalıcı bir kapasite oluşturmasına katkı vermesi. Bu nedenle İngiltere, savaşın devamında yalnızca destek veren bir aktör değil, Moskova’nın gözünde çatışmanın sınırlarını genişleten başlıca ülkelerden biri hâline geliyor. 

  1. Zamansal Değişim 

Üçüncü mesele ise savaşın zamansal genişlemesidir. Savaşın ilk aşamasında dile getirilen “İki haftada Kiev alınır”, “24 saatte savaş biter” gibi söylemlerin ne kadar yüzeysel ve eksik okumalar olduğunu bugün çok daha net görüyoruz. Çünkü savaş, doğası gereği yayılma eğiliminde olan bir olgudur ve onun süresini yalnızca askerî kapasite değil; insan gücü, toplumsal dayanıklılık, ekonomik sürdürülebilirlik ve diplomatik irade belirler. 

Tarih boyunca askerî üstünlük büyük ölçüde kaba güç, insan sayısı ve fiziksel kapasite üzerinden tanımlandı. Ancak 21. yüzyılın gerçekleri bu denklemi değiştirmiş durumda. Bugün savaşlar artık yalnızca cephedeki asker sayısıyla değil; teknoloji, lojistik, enerji, üretim kapasitesi, ekonomik dayanıklılık ve dış destek ağları üzerinden yürütülüyor. Dolayısıyla savaşın zaman, mekân ve aktör boyutu giderek iç içe geçerken, asıl sınanan şey, devletlerin ve toplumların dayanıklılık kapasitesi oluyor. Ancak savaşın değişmeyen tek yönü hâlâ aynı: insanı ve geleceği tüketmesi. 

Cephede askerler hayatını kaybederken siviller de çatışmanın doğrudan ya da dolaylı bedelini ödüyor. Bu durum yalnızca bugünün nüfusunu azaltmıyor; aynı zamanda bir ülkenin gelecekteki demografik, ekonomik ve toplumsal kapasitesini de zayıflatıyor. Bugün hem Rusya’nın hem de Ukrayna’nın insan gücü konusunda giderek daha ciddi sorunlarla karşı karşıya kaldığını görüyoruz. Özellikle Ukrayna açısından savaşın uzaması, daha dar bir demografik taban nedeniyle çok daha ağır sonuçlar doğuruyor. 

Savaşın mekânı ve hedefleri değiştikçe enerji tesisleri, lojistik merkezleri, ulaşım ağları ve kritik altyapılar doğrudan hedef hâline geliyor. Bunun sonucu yalnızca kısa vadeli fiziksel hasar değildir. Enerji üretiminin aksaması, lojistik hatların kesilmesi, ticaret güzergâhlarının riskli hâle gelmesi ve sigorta maliyetlerinin artması, savaşın ekonomik etkisini kısa vadeden uzun vadeye taşıyor. 

Rusya’nın enerji altyapısı Ukrayna saldırılarının hedefi olurken, aynı dönemde İran-ABD/İsrail çatışması ve Hürmüz krizi, küresel enerji güvenliği üzerindeki baskıyı daha da artırıyor. Böylece farklı coğrafyalardaki savaşlar birbirinden bağımsız olmaktan çıkıyor; enerji, ticaret ve güvenlik hatları üzerinden birbirine bağlanıyor. Savaşın zaman içinde genişlemesi yalnızca “savaşın daha uzun sürmesi” anlamına gelmiyor. Asıl mesele, uzayan savaşın daha fazla insanı, daha fazla alanı ve daha fazla ekonomik sistemi içine çekmesidir. 

CIA Direktörü John Ratcliffe

Son olarak asıl kritik başlığa, yani CIA Direktörü’nün neden Moskova’da olduğuna gelmek gerekiyor. Bana göre savaşın en önemli eşiği tam da burada ortaya çıkıyor. Çünkü John Ratcliffe’ın Moskova ziyareti sıradan bir diplomatik temas olarak okunamaz. Daha önce bir CIA Direktörü’nün Rusya’ya yaptığı en dikkat çekici ziyaretlerden biri 2021’de, yani savaş başlamadan hemen önce gerçekleşmişti. O dönem Washington, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik hazırlıklarını ve olası sonuçlarını doğrudan Moskova’ya iletmeye çalışmıştı. 

Rus stratejik düşüncesi, tarih boyunca güvenliği yalnızca sınır çizgileri üzerinden değil; derinlik, çevre ve hareket alanı üzerinden de tanımlanmalı. Ancak bu sınırsızlık anlayışının Ukrayna savaşındaki en tehlikeli boyutu, ilk günden bu yana nükleer silahların bir noktada devreye girme ihtimalidir. Nitekim Rusya, savaş sürecinde nükleer doktrinini değiştirdi, nükleer caydırıcılık dilini sertleştirdi ve konvansiyonel savaş ile nükleer eşik arasındaki mesafeyi yeniden tanımlayan bir stratejik çerçeve oluşturdu. Bugün İngiltere’nin attığı adımlar, Ukrayna’nın Rusya’nın stratejik derinliğine yönelik saldırılarını artırması ve savaşın ekonomik, enerji ve lojistik altyapıya kadar yayılması Moskova açısından yeni bir “sınırsızlık alanı” açmış durumda. Tam da bu nedenle taktik nükleer silah tartışmasını küçümsememek gerekiyor. “Taktik” kelimesi burada yanıltıcı olabilir. Taktik nükleer silah, konvansiyonel bir mühimmatın biraz daha güçlü bir versiyonu değildir. Nükleer, nükleerdir. 

Benim için asıl kritik soru şudur: Trump ile Putin arasında doğrudan iletişim imkânı bu kadar yüksekken, iki lider istedikleri anda telefonla görüşebiliyorken neden CIA Direktörü apar topar Moskova’ya gitti? Bence bunun cevabı oldukça nettir. Ortada artık yalnızca liderler arasında siyasi iletişimle yönetilebilecek sıradan bir kriz yok. Sınırlandırılması gereken bir savaş ve geleceğinin öngörülmesi giderek zorlaşan bir tırmanma süreci var. Umarım CIA’in Moskova’da açtığı bu kriz iletişimi kanalı, bir sonraki aşamada İstanbul’da yeniden kurulacak müzakere masasına dönüşür. Çünkü bugün ihtiyaç duyulan şey yeni bir cephe değil, savaşın daha fazla genişlemesini engelleyecek yeni bir diplomatik zemin.  

Dipnotlar 

[1] https://ec.europa.eu/commission/presscorner/api/files/document/print/en/ip_24_1495/IP_24_1495_EN.pdf 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.