2025 NATO Zirvesi: Türkiye’nin Stratejik Önemi

Araştırmacı Zeynep Gizem Özpınar, 2025 Lahey NATO Zirvesi'nde Türkiye'nin çok katmanlı rolünü ve Avrupa güvenlik mimarisindeki konumunu, kriz diplomasisi, savunma sanayii ve stratejik iş birlikleri ekseninde Fokus+ için kaleme aldı.
2025-NATO-Zirvesi--Türkiye’nin-Stratejik-Önemi.jpg

26.06.2025 - 13:36  |  Son Güncellenme:  05.09.2025 - 11:23

24-25 Haziran 2025’te Lahey’de düzenlenen NATO Zirvesi, transatlantik ittifakın kolektif güvenliğe dair yeniden yapılandırılan önceliklerini ve üyelerin karşı karşıya olduğu jeopolitik tehditlere karşı geliştirdikleri ortak refleksleri açıkça ortaya koymuştur. Zirve sonuç bildirisi ve gerçekleşen ikili temaslar, yalnızca NATO’nun kurumsal hedeflerini değil aynı zamanda Türkiye’nin mevcut bölgesel krizlerde üstlendiği rolü ve yeni dönemdeki yönelimlerini de gözler önüne sermiştir.

NATO’nun güvenlik doktrinine bakış

Lahey Zirvesi sonrasında yayımlanan sonuç bildirisi, NATO’nun kurumsal güvenlik vizyonunun yalnızca askeri savunma kapasitesine dayalı değil ekonomik sürdürülebilirlik ve teknolojik kapasiteyle bütünleşik bir yapı üzerine inşa edildiğini göstermektedir. 5. Madde’ye atıfla “bir üyeye yapılan saldırının tüm ittifaka yapılmış sayılacağı” prensibinin yeniden vurgulanması, NATO’nun temel varlık nedeni olan kolektif savunmanın güncel tehditler karşısında geçerliliğini koruduğunu ortaya koymaktadır. Bu vurgu, özellikle Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırganlığının ardından, ittifak dayanışmasının bir kez daha teyit edilmesi anlamına gelmektedir.

Lakin bu zirveyi önceki toplantılardan ayıran esas unsur, NATO’nun savunma harcamalarına ilişkin radikal mali taahhütleridir. 2035 yılına kadar üye ülkelerin gayri safi yurt içi hasılalarının (GSYİH) %5’ini savunmaya tahsis edeceklerini açıklamaları, Soğuk Savaş’tan bu yana görülmemiş büyüklükte bir kolektif bütçelendirme iradesine işaret etmektedir. 

Bu oran, NATO’nun yalnızca operasyonel hazırlığını değil aynı zamanda ittifakın kriz yönetimi, siber güvenlik, askeri inovasyon ve savunma sanayi bağımlılığını azaltma gibi alanlarda da stratejik kapasite oluşturma çabasını yansıtmaktadır. Bu %5’lik hedefin içinde yer alan %3,5’lik bölüm, doğrudan NATO yetenek hedeflerine ve kuvvet yapısına yöneliktir. Bu da yeni nesil savunma sistemlerinin geliştirilmesini, müttefikler arası askeri entegrasyonun derinleştirilmesini ve NATO'nun caydırıcılık kapasitesinin artırılmasını hedeflemektedir. 

Kalan %1,5’lik bütçenin ise kritik altyapıların korunması, yenilikçi teknolojilere yatırım, dayanıklılık artırımı ve savunma sanayi ekosistemlerinin güçlendirilmesi gibi alanlara yönlendirilmesi, NATO'nun modern savaşın doğasına uygun bir kurumsal dönüşüm iradesine sahip olduğunu göstermektedir.

Zirvenin dikkat çeken diğer yönü, Ukrayna’ya ilişkin ifadelerin taşıdığı stratejik mesajlardır. Ukrayna’nın NATO üyeliği resmi olarak tanınmamış olsa da bildiride Ukrayna’ya yapılan savunma harcamalarının NATO’nun genel harcama kalemleri içerisinde sayılacağı belirtilmiştir. Bu yaklaşım, Ukrayna’yı fiilen bir “müttefik” olarak tanımlamanın ön adımıdır. 

NATO’nun artık güvenlik şemsiyesini resmi sınırların ötesine taşıdığı, özellikle doğu kanadında jeopolitik tampon bölgeler oluşturarak Rusya’yı çevreleme politikasını kurumsallaştırdığı görülmektedir. Ukrayna'nın savunma sanayisine yapılan katkıların NATO düzlemine entegre edilmesi, bu ülkenin Batı askeri sistemine entegrasyonunun hızlandırıldığını da göstermektedir.

Lahey bildirisi, bu yönleriyle değerlendirildiğinde NATO’nun yalnızca bir savunma örgütü olmaktan çıkıp, küresel düzeyde etkili bir güvenlik ve teknoloji konsorsiyumuna dönüşme sürecini yansıtmaktadır. Bu dönüşüm, üyelerin yalnızca askerî değil siyasi, ekonomik ve teknolojik olarak daha bütünleşmiş bir ittifak yapısına evrilmelerini de beraberinde getirmektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Batılı liderlerle görüşmeleri

Lahey Zirvesi sonrasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın önde gelen Batılı liderlerle gerçekleştirdiği ikili temaslar, Türkiye’nin NATO nezdindeki konumunun yalnızca bir “güney kanadı müttefiki” olmaktan çok daha öte, çok boyutlu bir güvenlik ve diplomasi aktörü olarak yeniden şekillendiğini göstermektedir. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Almanya Başbakanı Merz, İngiltere Başbakanı Starmer ve Hollanda Başbakanı Schoof ile yürüttüğü görüşmeler, Türkiye’nin farklı düzlemlerde (bölgesel kriz yönetimi, ticaret, savunma sanayii ve Avrupa güvenlik mimarisi) kendisini hem dengeleyici hem de yapıcı bir güç olarak konumlandırdığını ortaya koymuştur.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron

Almanya Başbakanı Merz’in, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan Rusya Devlet Başkanı Putin üzerinde nüfuz kullanarak müzakere masasına çekilmesini istemesi, Türkiye’nin artık sadece NATO’nun doğu kanadında konuşlanmış bir askeri aktör değil, aynı zamanda kriz çözümünde merkezî bir diplomatik arabulucu olarak görüldüğünü göstermektedir. 

Özellikle Ukrayna-Rusya savaşı bağlamında İstanbul’un geçmişteki tahıl koridoru müzakerelerine ev sahipliği yapması ve Türkiye’nin hem Kiev hem Moskova ile diplomatik ilişkilerini koruyan nadir ülkelerden biri olması, bu beklentinin zemininin sağlam olduğunu teyit etmektedir. Merz’in, barış müzakereleri için İstanbul veya Ankara’yı olası bir toplantı yeri olarak önermesi, Türkiye’nin jeopolitik konumu kadar diplomatik güvenilirliğine de Batı tarafından verilen önemi yansıtmaktadır.

Öte yandan, Erdoğan’ın Fransa ve İngiltere ile yürüttüğü temaslarda öne çıkan konular arasında savunma sanayii iş birliği, ticaret hacminin artırılması ve teknoloji transferi gibi başlıklar bulunmaktadır. Türkiye’nin son yıllarda geliştirdiği milli savunma sistemleri (başta insansız hava araçları, radar ve füze sistemleri olmak üzere) NATO içindeki teknoloji tabanlı dönüşüm hedefiyle örtüşmektedir. Bu bağlamda, Türkiye'nin savunma sanayii üreticisi rolü, ulusal düzeyde bir başarı olmanın ötesinde ittifak içi stratejik özerkliğe katkı sağlayan bir kapasite olarak öne çıkmaktadır.

Avrupa güvenliği ve Türkiye-AB ilişkileri bağlamında NATO

Lahey Zirvesi’nde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Avrupa güvenlik mimarisine dair yaptığı açıklamalar, Türkiye’nin yalnızca NATO çatısı altındaki askeri rolünü değil, Avrupa güvenlik yapılarının şekillendirilmesinde siyasi eşitlik temelinde söz sahibi olma arzusunu da gözler önüne sermiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Avrupa Birliği (AB) üyesi olmayan NATO ülkelerinin Avrupa savunma sistemine dahil edilmesi yönündeki önerisi, Türkiye’nin uzun süredir eleştirdiği AB-NATO ayrımcılığına karşı net bir duruş sergilemektedir. Bu öneri, Avrupa’daki güvenlik planlamalarının yalnızca birlik üyesi ülkelerin kontrolünde yürütülmesinin hem NATO’nun birlik bütünlüğünü hem de Avrupa’nın savunma kapasitesini zayıflattığına yönelik eleştirel bir yaklaşımı yansıtmaktadır.

Türkiye’nin bu önerisi, aslında Avrupa güvenliğinde "stratejik özerklik" tartışmalarının yoğunlaştığı bir dönemde gelmiştir. AB'nin kendi başına savunma gücü oluşturma çabaları, NATO’nun transatlantik rolünü sorgulatırken, Türkiye gibi NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip ancak AB üyesi olmayan bir ülkenin dışlanması, bu girişimlerin sahada uygulanabilirliğini de tartışmalı hale getirmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu bağlamda sergilediği yaklaşım, Türkiye'nin Avrupa güvenlik mimarisine yükümlülüklerinin olduğu kadar haklarının da olması gerektiği yönündeki bir stratejik uyarıdır. Bu söylem, aynı zamanda Türkiye'nin AB ile ilişkilerinde "güvenlik partnerliği" temelli yeni bir çerçeve arayışında olduğunun da göstergesidir.

Öte yandan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın zirve kapsamındaki açıklamalarında Filistin meselesi, Gazze’deki insani kriz ve Suriye’nin geleceğine dair vurgular, Türkiye’nin dış politikasında yalnızca reel-politik değil, normatif değerlerin de belirleyici olduğunu göstermektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail’in Filistin topraklarındaki hukuk ihlallerine ve Gazze’deki insani trajediye dair yaptığı eleştiriler, Türkiye'nin sadece NATO ve AB perspektifinden değil, uluslararası insani hukuk bağlamında da bağımsız bir ses olma iddiasını yansıtmaktadır.

Suriye bağlamında ise Türkiye’nin dile getirdiği sosyal ve ekonomik kalkınma yoluyla mültecilerin gönüllü geri dönüşlerinin sağlanması vurgusu, Avrupa'nın güvenliğini sadece sınırları içerisinde değil, kriz kaynaklarını adresleyen bir perspektifle ele aldığını ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, Türkiye’nin bölgesel krizlerin askeri araçların ötesinde, kapsayıcı ve sürdürülebilir stratejilerle yönetilmesi gerektiği yönündeki diplomatik vizyonunun altını çizmektedir.

Sonuç yerine: Yeni dönemde Türkiye’nin çok katmanlı rolü

Lahey Zirvesi, NATO’nun klasik güvenlik anlayışından sıyrılarak 21. yüzyılın çok boyutlu tehditlerine karşı daha esnek, kapsayıcı ve stratejik bir güvenlik mimarisi inşa etme çabasını somutlaştırmıştır. Zirvede ortaya konan hedefler; savunma bütçelerinin artırılmasından teknoloji temelli askeri kapasiteye, savunma sanayi iş birliklerinden siyasi eşgüdüme kadar geniş bir yelpazede ittifakın yeniden yapılandırılmakta olduğunu göstermektedir. Bu dönüşüm süreci, NATO’nun kurumsal kapasitesini ve üyelerinin ittifak içindeki konumlarını yeniden şekillendirmektedir. 

Bu bağlamda Türkiye, Lahey Zirvesi ile NATO içindeki konumunu yalnızca yükümlülüklerini yerine getiren bir üye ülke olarak değil, ittifak politikalarına yön veren, kriz çözümünde arabulucu rol üstlenen ve stratejik savunma üreticisi kimliğiyle katkı sağlayan çok katmanlı bir aktör olarak yeniden konumlandırmıştır. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın zirve süresince gerçekleştirdiği ikili görüşmelerde gündeme gelen Gazze, Suriye ve Ukrayna başlıkları, Türkiye’nin yalnızca NATO’nun doğu sınırını koruyan bir güvenlik tamponu olmadığını, aynı zamanda Avrupa güvenlik mimarisi, Ortadoğu dengeleri ve Avrasya jeopolitiğinde diplomatik ve insani sorumluluk taşıyan bir aktör olduğunu açıkça göstermektedir.

Türkiye’nin savunma sanayii alanındaki atılımları, NATO’nun inovasyon ve dayanıklılık hedefleriyle doğrudan örtüşmekte, yerli ve milli üretim odaklı yaklaşım, ittifak içi tedarik zinciri güvenliğini artıran stratejik bir katkı olarak değerlendirilmektedir. Diğer yandan, Türkiye'nin AB-NATO ilişkisinde stratejik dışlanmaya karşı geliştirdiği söylem ve öneriler, yalnızca ulusal çıkar odaklı bir çıkış değil, NATO’nun kolektif bütünlüğünün korunması ve AB’nin güvenlik mimarisinde bütüncül bir perspektifin benimsenmesi açısından da yapıcı bir öneri niteliğindedir.

Sonuç itibarıyla, Lahey Zirvesi Türkiye için yalnızca bir taahhüt ve görüş alışverişi platformu olmayıp, küresel güvenlik mimarisi içerisinde kendisini yeniden tanımladığı ve çok katmanlı dış politikasını İttifak bağlamında yeniden konumlandırdığı bir dönüm noktası olmuştur. Türkiye hem krizlerin çözümünde inisiyatif alan hem de bölgesel istikrarın tesisi için küresel sorumluluk üstlenen bir aktör olarak, NATO’nun geleceğinde belirleyici rol oynamaya adaydır. Bu rol, sadece askeri değil diplomatik, teknolojik, insani ve ekonomik unsurlarla şekillenen bütüncül bir stratejik kimliktir.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.