2025 ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi: "Önce Amerika"

Gazeteci Ali Asmar, 2025 ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin “Önce Amerika” doktrinini kurumsallaştırmasını ve bunun küresel güç dengeleri üzerindeki etkilerini Fokus+ için kaleme aldı.
Ali Asmar
2025-abd-ulusal-guvenlik-stratejisi-once-amerika.jpg

10.12.2025 - 16:44  |  Son Güncellenme:  10.12.2025 - 16:53

2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi (UGS), Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana Amerikan dış politikasını şekillendiren temel varsayımlardan köklü bir kopuşu simgeleyen, dönüştürücü bir belgedir. Bu strateji, önceki yönetimlerin küresel liderlik ve liberal uluslararası düzeni yayma hedeflerini bir kenara bırakarak, "Önce Amerika" doktrinini resmi bir devlet politikası olarak kurumsallaştırmaktadır. Bu analizin temel amacı, stratejinin temel ilkelerini, önceliklerini ve bölgesel uygulamalarını stratejik bir süzgeçten geçirerek; uluslararası ilişkiler, küresel ticaret ve bölgesel istikrar üzerindeki potansiyel etkilerini kapsamlı bir şekilde değerlendirmektir. Bu analiz, UGS'nin ideolojik altyapısını inceleyerek başlayacak, ardından stratejinin temel ilkeleri ve önceliklerinin pratik sonuçlarını değerlendirecek ve son olarak bölgelere özgü yaklaşımların küresel güç dengelerini nasıl yeniden şekillendirebileceğini ortaya koyacaktır. 

Bu belgenin ortaya koyduğu ideolojik çerçeveyi anlamak, yeni stratejinin pratik uygulamalarını doğru bir şekilde yorumlamak için kritik öneme sahiptir. 

"Önce Amerika" doktrininin ideolojik temelleri 

Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi'nin eyleme dönük ilkelerini anlamadan önce, onu şekillendiren ideolojik çerçeveyi ve geçmişe yönelik eleştirileri kavramak stratejik bir zorunluluktur. Belge, Soğuk Savaş sonrası Amerikan dış politikasını, ülkenin kaynaklarını tüketen ve ulusal çıkarlarına hizmet etmeyen bir dizi yanlış hesaplama olarak nitelendirmektedir. UGS'ye göre bu "yoldan çıkmış" yaklaşımın temel hataları şunlardır: 

• Kalıcı Amerikan hakimiyeti" hedefinin yanlış hesaplanması: Strateji, Amerikan dış politika seçkinlerinin "tüm dünya üzerinde kalıcı Amerikan hakimiyetinin" ülkenin çıkarına olduğu yönündeki inancını temel bir hata olarak görmektedir. Bu hedefin hem ulaşılamaz olduğu hem de Amerikan halkının sonsuza dek küresel yükleri omuzlama isteğini yanlış değerlendirdiği savunulmaktadır. 

• Küreselleşme ve sözde 'serbest ticaret' üzerine yapılan yıkıcı bahisler: UGS, küreselleşme ve serbest ticaret politikalarının, Amerikan ekonomik ve askeri üstünlüğünün temelini oluşturan orta sınıfı ve sanayi tabanını "oyduğunu" iddia etmektedir. Bu politikalar, yıkıcı ve yanlış yönlendirilmiş bahisler olarak tanımlanmaktadır. 

• Müttefiklerin savunma maliyetlerini Amerikan halkına yüklemesi: Belge, müttefiklerin ve ortakların kendi savunma maliyetlerini Amerikan halkına yüklemesine izin verildiğini ve bunun ABD'yi kendi çıkarları açısından "ikincil veya ilgisiz" olan çatışmalara sürüklediğini sert bir dille eleştirmektedir. 

• Amerikan politikasının "uluslararası kurumlara bağlanması: Strateji, ABD politikasının, bazıları "açıkça Amerikan karşıtı" olan ve çoğu "bireysel devlet egemenliğini ortadan kaldırmayı" amaçlayan ulusötesi bir vizyonla hareket eden uluslararası kurumlara bağlanmasını bir egemenlik kaybı olarak görmektedir. 

UGS, bu eski yaklaşımı temelden kusurlu olarak tanımlarken, "Önce Amerika" doktrinini "gerekli ve memnuniyetle karşılanan bir düzeltme" olarak sunmaktadır. Bu düzeltme, Amerikan dış politikasını, ülkenin gücünün ve zenginliğinin temelini oluşturan temel ulusal çıkarları korumaya yeniden odaklamayı amaçlamaktadır. 

Bu ideolojik zemin, Amerikan dış politikasını pratikte yönlendirecek ve "Önce Amerika" doktrinini somut eylemlere dönüştürecek on temel operasyonel ilkenin temelini oluşturmaktadır. 

Yeni stratejinin temel ilkeleri ve uygulamadaki yansımaları 

Bu bölümde özetlenen on ilke, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi'nin operasyonel kodunu oluşturmakta ve "Önce Amerika" felsefesinin somut politikalara nasıl dönüştürüleceğini ortaya koymaktadır. Her bir ilke, ABD'nin küresel sahnedeki davranışlarını yeniden kalibre etmeyi amaçlayan pragmatik ve ulusal çıkar odaklı bir yaklaşımı yansıtmaktadır. 

• Ulusal çıkarın odaklı tanımı: Bu ilke, ABD'nin dış politika odağını "temel ulusal güvenlik çıkarlarıyla" sınırlamaktadır. Pratik etkileri, ABD'nin demokrasi teşviki veya uzak bölgelerdeki insani krizler gibi ikincil gördüğü konulardan kaynak ve dikkatini çekerek, yalnızca doğrudan güvenliğini ve refahını etkileyen meselelere (örneğin, yarımküre güvenliği, Çin ile ekonomik rekabet) yönelteceği anlamına gelir. Bu, bazı bölgelerde güç boşlukları yaratabilir ve ABD'nin yumuşak gücünü aşındırabilir. 

• Güç yoluyla barış: Bu ilke, askeri ve ekonomik gücü birincil caydırıcılık ve diplomasi aracı olarak konumlandırmaktadır. Uygulamada bu, ABD'nin askeri modernizasyona ve nükleer caydırıcılığa yoğun yatırım yapacağı, aynı zamanda tarifeler gibi ekonomik araçları rakiplerine ve hatta müttefiklerine karşı bir pazarlık kozu olarak agresif bir şekilde kullanacağı anlamına gelmektedir. Bu durum, diplomatik müzakereleri güç pozisyonundan başlatmayı hedeflerken, müttefikler arasında güvensizlik yaratma riski de taşır. 

• Müdahaleden kaçınma eğilimi: "Müdahaleyi haklı kılan" çıtanın önemli ölçüde yükseltilmesi hedeflenmektedir. Bu, ABD'nin gelecekteki çatışmalara, özellikle de "ulus inşası" gibi uzun soluklu ve maliyetli operasyonlara katılma olasılığını dramatik şekilde azaltacaktır. Müdahale, yalnızca doğrudan ve ciddi bir ulusal çıkar tehdidi altında değerlendirilecek, bu da bölgesel güçlerin kendi çatışmalarını yönetme sorumluluğunu artıracaktır. 

• Esnek gerçekçilik: Bu ilke, ABD'nin yönetim sistemleri veya ideolojileri ne olursa olsun, diğer ülkelerle çıkarlarına hizmet ettiği sürece ilişki kurmasını öngörmektedir. Bu, ABD'nin "demokratik veya diğer sosyal değişimleri dayatmaktan" kaçınacağı ve otoriter rejimlerle pragmatik ortaklıklar kurabileceği anlamına gelir. Sonuç olarak, insan hakları ve demokrasi gibi değerlere dayalı dış politika gündemleri terk edilecek, bu da ABD'nin geleneksel müttefikleriyle ideolojik ayrışmalara yol açabilecektir. 

• Ulusların önceliği: Ulus-devlet egemenliğine yapılan bu vurgu, ABD'nin Avrupa Birliği (AB) gibi ulusötesi kuruluşlarla ilişkilerini daha mesafeli ve şüpheci bir zemine taşıyacaktır. ABD, bu tür yapıların ulusal egemenliği aşındırdığını düşündüğünden, çok taraflı mekanizmalar yerine ikili ilişkileri ve anlaşmaları tercih edecek, bu da küresel yönetişim kurumlarının zayıflamasına neden olacaktır. 

• Egemenlik ve saygı: ABD'nin kendi egemenliğini koruma kararlılığı, özellikle göç ve yabancı etki operasyonları konularında katı politikaları beraberinde getirecektir. Bu, sınır güvenliğinin militarize edilmesi, yasa dışı göçe karşı sıfır tolerans politikası ve ABD iç siyasetine yönelik yabancı lobi faaliyetlerinin sıkı bir şekilde denetlenmesi gibi adımları içerecektir. Bu politikalar, komşu ülkelerle ve sivil toplum kuruluşlarıyla ciddi gerilimlere yol açma potansiyeli taşır. 

• Güç dengesi: ABD, kendisi için "küresel hakimiyet" hedefini reddederken, rakip bir gücün (özellikle Çin) bölgesel veya küresel hakimiyet kurmasını engellemek için müttefikleriyle çalışacaktır. Bu, ABD'nin küresel polis rolü üstlenmek yerine, belirli tehditlere karşı esnek ve amaca yönelik bölgesel koalisyonlar kurarak yükü paylaştırmayı hedeflediğini gösterir. Bu yaklaşım, müttefiklerden daha fazla sorumluluk talep ederken, ABD'nin taahhütlerinin güvenilirliğini de sorgulatabilir. 

• Amerikalı işçi yanlısı: Ekonomi politikalarının odağının yalnızca "büyüme yanlısı" olmaktan çıkıp "işçi yanlısı" olmaya kayması, korumacı ticaret politikalarının (tarifeler, ithalat kotaları) yaygınlaşmasına yol açacaktır. Bu durumun pratik etkileri, ticaret ortaklarından misilleme tarifeleri gelmesi, "Adalet" ilkesiyle çelişerek müttefiklerle ticari gerilimler yaşanması ve stratejinin canlandırmayı hedeflediği savunma sanayi üssü de dahil olmak üzere küresel tedarik zincirlerinin bozulması olabilir. 

• Adalet: Bu ilke, müttefik ilişkilerinde "karşılıksız yolculuğa" (free-riding) son verilmesi talebiyle somutlaşmaktadır. Özellikle NATO müttefiklerinden savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmaları istenecek, bu talebi karşılamayan ülkelerle ilişkilerde gerilim yaşanması ve hatta güvenlik garantilerinin sorgulanması muhtemeldir. Bu, ittifak içi dayanışmayı temelden sarsma potansiyeline sahiptir. 

• Yetkinlik ve liyakat: Liyakate yapılan vurgu, ABD'nin teknolojik ve askeri üstünlüğünü koruma stratejisiyle doğrudan bağlantılıdır. Ancak bu ilke, "küresel yetenek" argümanının Amerikan işçilerini baltalamak için kullanılmasına karşı bir denge unsuru olarak konumlandırılmıştır. Bu durum, nitelikli göçmen politikalarında daha kısıtlayıcı bir yaklaşıma işaret etmekte ve ABD'nin teknolojik rekabette ihtiyaç duyduğu insan kaynağına erişimini zorlaştırabilecek bir iç çelişki barındırmaktadır. 

Bu ilkeler, stratejinin daha geniş önceliklerini şekillendirmekte ve ABD'nin dünya sahnesindeki somut eylemlerini belirlemektedir. 

Stratejik öncelikler ve küresel sonuçları 

Ulusal Güvenlik Stratejisi'nde belirtilen beş temel öncelik, önceki bölümde açıklanan "Önce Amerika" ilkelerinin somut ve eyleme dönük uygulamalarıdır. Bu öncelikler, ABD'nin kaynaklarını nereye odaklayacağını ve küresel düzende ne gibi değişiklikler hedeflediğini net bir şekilde ortaya koymaktadır. 

Bu öncelik, sınır güvenliğini ulusal güvenliğin birincil unsuru olarak tanımlamakta ve kontrolsüz göçü bir "istila" olarak nitelendirmektedir. Strateji, "kitlesel göç çağının sona ermesi gerektiğini" savunarak ulusal egemenliğin korunmasını en üst sıraya yerleştirmektedir. 

Bu politikanın en doğrudan etkisi, başta Meksika olmak üzere Batı Yarımküre ülkeleriyle ilişkilerde yaşanacak gerilim olacaktır. Daha sert sınır kontrol önlemleri, komşu ülkeler üzerinde ekonomik ve sosyal baskı yaratabilir. Küresel düzeyde ise bu yaklaşım, mülteci ve göçmen haklarını savunan uluslararası norm ve anlaşmalara meydan okuyarak diğer ülkeleri de benzer korumacı politikalara teşvik edebilir. 

Bu öncelik, ilk bakışta evrensel değerleri savunuyor gibi görünse de, metnin odağı ABD'nin "Avrupa, Anglosfer ve demokratik dünyanın geri kalanındaki" müttefiklerinin iç politikalarına yöneliktir. Strateji, bu ülkelerdeki "seçkin güdümlü, anti-demokratik kısıtlamaları" eleştirmekte ve ABD'nin bu eğilimlere karşı duracağını belirtmektedir. 

Bu yaklaşım, ABD'nin geleneksel müttefikleriyle ideolojik bir çatışmaya girmesine neden olabilir. Özellikle ifade özgürlüğü, göç ve ulusal kimlik konularında farklı politikalara sahip Avrupa ülkeleriyle ilişkilerde sürtüşme yaratabilir. Bu durum, Batı ittifakı içinde siyasi ve kültürel bir ayrışmayı derinleştirme potansiyeli taşımaktadır. 

Stratejinin en somut ve potansiyel olarak en yıkıcı önceliklerinden biri, müttefiklerin savunma sorumluluklarını üstlenmesi talebidir. Belgede, NATO ülkelerinin GSYİH'lerinin %5'ini savunmaya ayırmalarını öngören "Hague Commitment" gibi spesifik hedefler yer almaktadır. ABD, müttefiklerinden artık "bölgeleri için birincil sorumluluğu üstlenmelerini" beklemektedir. 

Bu politika, NATO'nun temelini oluşturan kolektif savunma anlayışını sarsabilir. Müttefikler bu yüksek harcama hedeflerini karşılayamazsa, ABD'nin güvenlik taahhütlerini azaltması transatlantik ittifakını zayıflatabilir. Bu durum, Rusya gibi rakipler için spesifik fırsat pencereleri açabilir: enerji bağımlısı Avrupa ülkeleri üzerinde artan siyasi baskı, daha az uyumlu bir NATO içinde hibrit savaş operasyonları için alan ve Avrupa güvenlik mimarisinde stratejik bir boşluk. 

Bu öncelik, çatışma çözümünde geleneksel diplomatik kanallar yerine doğrudan başkanlık diplomasisinin kullanılmasını vurgulamaktadır. Belgeye göre Başkan Trump, Kamboçya-Tayland, Kosova-Sırbistan, Kongo Demokratik Cumhuriyeti-Ruanda, Pakistan-Hindistan, İsrail-İran, Mısır-Etiyopya, Ermenistan-Azerbaycan ve Gazze savaşının sona erdirilmesi dahil olmak üzere sekiz farklı çatışmada barışı sağlamıştır. Bu "anlaşma yapma" yeteneğinin, ülkeleri Amerikan çıkarları doğrultusunda yeniden hizalayacağı iddia edilmektedir. 

Bu yaklaşım, dış politikayı kişiselleştirerek kurumsal süreçleri ve geleneksel diplomasiyi baypas etme riski taşır. Başarılı olduğunda beklenmedik barış anlaşmalarına yol açabilirken, sürdürülebilirliği ve uygulanabilirliği belirsizdir. Bu durum, müttefikler arasında öngörülemezlik algısını artırabilir ve ABD Dışişleri Bakanlığı gibi kurumların rolünü zayıflatabilir. 

Ekonomik güvenliği ulusal güvenliğin temeli olarak gören bu öncelik, küresel ekonomi üzerinde çok yönlü etkilere sahip olacaktır: 

• Dengeli ticaret: Ticaret açıklarını azaltma hedefi ve korumacı tarifelerin stratejik bir araç olarak kullanılması, küresel serbest ticaret sistemine doğrudan bir meydan okumadır. Bu politika, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi kurumların işlevselliğini daha da aşındırabilir ve büyük ticaret ortaklarıyla (AB, Japonya, Güney Kore) ticaret savaşlarını tetikleyebilir. 

• Kritik tedarik zincirlerine erişim: "Yeniden sanayileşme" ve "üretimi ülkeye geri getirme (re-shoring)" çabaları, özellikle Çin'e olan bağımlılığı azaltmayı hedeflemektedir. Bu, küresel tedarik zincirlerinin pahalı ve karmaşık bir yeniden yapılanma sürecine girmesine neden olacaktır. Stratejik sektörlerde (yarı iletkenler, nadir toprak elementleri) ekonomik blokların oluştuğu, parçalanmış bir küresel ekonomi ortaya çıkabilir. 

• Savunma sanayi üssünü canlandırmak: Bu öncelik, ABD'nin ve müttefiklerinin savunma üretim kapasitelerini artırmak için ulusal bir seferberlik çağrısı yapmaktadır. Düşük maliyetli tehditlere (dronlar, füzeler) karşı uygun maliyetli savunma sistemleri geliştirilmesi ve tedarik zincirlerinin ülkeye geri getirilmesi hedeflenmektedir. Küresel etkisi, müttefiklerin de kendi sanayi üslerini canlandırmaya teşvik edilmesiyle birlikte, Batı'nın kolektif savunma kapasitesini artırma potansiyeli taşırken, aynı zamanda korumacı politikalara da zemin hazırlayabilir. 

• Enerji hakimiyeti: Strateji, petrol, gaz, kömür ve nükleer enerjiye odaklanarak ve "iklim değişikliği" ideolojilerini reddederek ABD'nin enerji hakimiyetini yeniden tesis etmeyi amaçlamaktadır. Bu politika, Paris Anlaşması gibi uluslararası iklim taahhütlerinden ABD'nin tamamen çekilmesine ve küresel iklim değişikliğiyle mücadele çabalarının ciddi şekilde baltalanmasına yol açacaktır. Aynı zamanda, küresel fosil yakıt piyasalarında ABD'nin etkisini artıracaktır. 

• Amerika'nın finans sektöründeki hakimiyetini korumak ve büyütmek: ABD'nin küresel finans ve sermaye piyasalarındaki liderliğinin ulusal bir güç unsuru olarak korunması hedeflenmektedir. Bu, doların rezerv para statüsünü güçlendirmeyi ve dijital finansta liderliği sürdürmeyi içerir. Küresel etkisi, ABD'ye rakiplerine ve müttefiklerine karşı önemli bir ekonomik koz sağlamaya devam etmesi, ancak aynı zamanda diğer güçleri (örneğin Çin) dolara alternatif sistemler geliştirmeye daha fazla teşvik etmesi olabilir. 

Bu öncelikler, UGS'nin küresel bir vizyon yerine, her bölgeyi ABD çıkarlarına göre ayrı ayrı ele alan parçalı bir strateji benimsediğini göstermektedir. 

Bölgelere göre yeniden yapılanma: Odaklanmış stratejilerin analizi 

Ulusal Güvenlik Stratejisi, tek tip bir küresel politika uygulamak yerine, her bölge için ABD'nin temel ulusal çıkarları doğrultusunda özel olarak tasarlanmış stratejiler benimsemektedir. Bu yaklaşım, kaynakların en kritik görülen alanlara odaklanmasını ve daha az öncelikli bölgelerdeki Amerikan angajmanının azaltılmasını öngörmektedir. 

UGS, "yarımküre dışı rakiplerin" (özellikle Çin ve Rusya) bölgedeki askeri, ekonomik ve stratejik varlığını engellemek amacıyla Monroe Doktrini'ni bir "Trump Corollary" ile yeniden canlandırmayı hedeflemektedir. Bu yaklaşım, "Kitlesel Göç Çağının Sona Ermesi" önceliğiyle birleşerek, ABD'nin kendi "arka bahçesi" olarak gördüğü bölgede rakipsiz bir üstünlük kurma ve iç güvenliğini sağlama amacını güden bütüncül bir strateji oluşturmaktadır. 

Bu politika, Latin Amerika ülkelerinin egemenlik algısıyla doğrudan çatışabilir. Çin gibi aktörlerle ekonomik ortaklıklar kuran ülkeler, ABD'nin baskısıyla karşılaşabilir ve bu durum bölgede siyasi istikrarsızlıklara yol açabilir. ABD'nin bölgedeki askeri ve ekonomik nüfuzunu artırma çabası, büyük güçler arasındaki rekabeti Batı Yarımküre'ye taşıyarak yeni gerilim alanları yaratacaktır. 

Asya stratejisi, Çin'e karşı ikili bir yaklaşım üzerine kuruludur: bir yanda Çin'in "yırtıcı ekonomik uygulamalarına" karşı koyarak ticari ilişkileri "yeniden dengelemek", diğer yanda ise Tayvan ve Güney Çin Denizi'nde askeri caydırıcılığı artırmak. Hindistan, Japonya ve Avustralya gibi bölgesel müttefiklerle (Quad üzerinden) işbirliği bu stratejinin merkezinde yer almaktadır. 

Bu strateji, Asya-Pasifik'te ekonomik ve askeri gerilimi tırmandırma potansiyeli taşımaktadır. Ekonomik alanda "yeniden dengeleme" çabaları, küresel tedarik zincirlerinde daha fazla ayrışmaya yol açarken, artan askeri caydırıcılık faaliyetleri bölgede bir silahlanma yarışını tetikleyebilir. Bölgesel müttefikler, ABD ile en büyük ticaret ortakları olan Çin arasında zor bir denge kurmak zorunda kalacaklardır. 

Strateji, Avrupa'ya yönelik eleştirel bir dil kullanmakta ve kıtanın "medeniyet özgüvenini kaybettiğini", göç politikalarının başarısız olduğunu ve ekonomik olarak durgunlaştığını iddia etmektedir. Temel hedef, Ukrayna'daki savaşı hızlı bir şekilde sona erdirmek ve Avrupa'nın "kendi ayakları üzerinde durarak" savunmasının birincil sorumluluğunu üstlenmesini sağlamaktır. 

Ukrayna savaşını hızlı bir şekilde bitirme hedefi, Avrupa'nın güvenlik endişelerini göz ardı eden bir anlaşmayla sonuçlanabilir ve Rusya'yı cesaretlendirebilir. ABD'nin Avrupa'nın savunmasından kademeli olarak çekilmesi, NATO'nun kolektif savunma ilkesini temelden sarsacak ve Avrupa'yı kendi güvenlik mimarisini yeniden inşa etmeye zorlayacaktır. Bu, potansiyel olarak daha parçalı ve istikrarsız bir Avrupa güvenlik ortamı yaratabilir. 

UGS, Orta Doğu'nun artık Amerikan dış politikasının merkezinde olmadığını açıkça ilan etmektedir. Bu politika, "Müdahaleden Kaçınma Eğilimi" ve "Adalet" (yük paylaşımı) ilkelerinin doğrudan bir yansımasıdır. Strateji, bölgedeki güvenlik yükünü İsrail ve Körfez ülkeleri gibi bölgesel ortaklara devretmeyi ve İbrahim Anlaşmaları'nı genişleterek barışı teşvik etmeyi amaçlamaktadır. Bu yaklaşımın temelinde, Başkan Trump'ın Haziran 2025'te İran'ın nükleer programını önemli ölçüde zayıflatan "Operation Midnight Hammer" gibi kararlı eylemlerle bölgedeki tehdit algısını değiştirdiği inancı yatmaktadır. 

ABD'nin bölgeden stratejik olarak çekilmesi, bölgesel güçler (İran, Türkiye, Suudi Arabistan, İsrail) arasında yeni bir rekabet ve güç mücadelesi dönemini başlatabilir. Bu durum, vekalet savaşlarının artmasına veya yeni çatışmaların ortaya çıkmasına neden olabilecek bir güç boşluğu yaratma riski taşımaktadır. İbrahim Anlaşmaları'nın genişletilmesi olumlu bir gelişme olsa da, ABD'nin caydırıcı varlığı olmadan bu anlaşmaların sürdürülebilirliği test edilecektir. 

Strateji, ABD'nin Afrika politikasını "yardım odaklı" bir yaklaşımdan, kıtanın zengin doğal kaynaklarına erişimi hedefleyen "ticaret ve yatırım odaklı" bir yaklaşıma kaydırmayı hedeflemektedir. Özellikle kritik mineraller konusundaki jeopolitik rekabet, bu yeni yaklaşımın merkezinde yer almaktadır. 

Bu yaklaşım, Afrika'yı ABD, Çin ve Rusya arasında bir kaynak rekabeti sahasına dönüştürecektir. ABD'nin yatırımları belirli ülkelere ve sektörlere odaklanırken, kıtanın geri kalanındaki insani krizler ve istikrarsızlıklar göz ardı edilebilir. Ticaret ve yatırım odaklı bu pragmatik politika, Afrika ülkeleri için yeni ekonomik fırsatlar sunarken, aynı zamanda büyük güçlerin rekabetinin yarattığı istikrarsızlaştırıcı etkileri de beraberinde getirebilir. 

Bu bölgesel stratejilerin toplamı, ABD'nin küresel rolünü temelden değiştiren ve uluslararası sistemi yeni bir belirsizlik dönemine sokan bir dış politika vizyonunu ortaya koymaktadır. 

"Önce Amerika" stratejisinin sentezi ve uzun vadeli etkileri 

Bu analizin bulgularını sentezlediğimizde, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi'nin, Amerika Birleşik Devletleri'nin dünyadaki rolünü kökten yeniden tanımlayan devrimci bir belge olduğu açıktır. Strateji, ABD'yi küresel bir hegemon veya liberal düzenin koruyucusu olarak gören geleneksel yaklaşımdan kararlı bir şekilde uzaklaşarak, kendi ekonomik ve güvenlik çıkarlarını her şeyin üzerinde tutan, pragmatik ve son derece rekabetçi bir ulus-devlet modeline doğru net bir kayışı temsil etmektedir. "Önce Amerika" doktrini, artık sadece bir slogan değil, dar bir ulusal çıkar tanımı, güç yoluyla barış arayışı, işlemsel (transactional) ittifaklar ve ekonomik milliyetçilik üzerine kurulu bir dış politika çerçevesidir. 

Bu stratejik değişimin uzun vadeli sonuçları derin ve çok katmanlı olacaktır. Küresel ittifaklar, özellikle NATO, kolektif savunma taahhütlerinin sorgulandığı ve yük paylaşımının merkezi bir gerilim noktası haline geldiği bir dönüşümle yüzleşecektir. Uluslararası kurumlar ve serbest ticaret rejimi, ABD'nin korumacı politikaları ve tek taraflı eylemleri karşısında daha da zayıflayabilir. Bu durum, küresel güç dengelerinde bir boşluk yaratarak, Çin ve diğer bölgesel güçlerin nüfuzlarını artırmaları için yeni fırsatlar sunabilir. Sonuç olarak, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, daha öngörülemez, daha rekabetçi ve daha parçalanmış bir uluslararası sisteme geçişi hızlandırma potansiyeli taşımaktadır. Dünya, ABD'nin küresel liderlikten stratejik bir geri çekilme yaşadığı ve her ulusun kendi çıkarlarını önceliklendirdiği yeni bir jeopolitik çağa girmektedir. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.