15 Temmuz ve Şimdiki Zamanı Özgürleştirmek
20.07.2026 - 13:46 | Son Güncellenme: 20.07.2026 - 14:06
Toplumların kaderini değiştiren kırılma anları, yalnızca siyasi veya sosyolojik birer olgu değildir; onlar aynı zamanda insan bilincinin zaman, gerçeklik ve irade ile kurduğu ilişkiyi kökten sarsan deneyimlerdir. 15 Temmuz darbe girişimi de toplumsal varoluşumuzun orta yerine düşen, gerçekliğin doğasını ve zaman algımızı yeniden sorgulamamızı zorunlu kılan derin bir felsefi problem olarak belirir. Bu problem bir olayın ne olduğunu bilmek ile onun arkasındaki olgunun ne anlama geldiğini idrak etmek arasındaki uçurumda doğar.
Geleneksel analizler genellikle iki indirgeme tuzağından birine düşer. Bir tarafta olguyu yalnızca askerî stratejiler, adli belgeler ve kronolojik saat zincirine indirgeyen, böylece insan bilincini ve iradesini dışlayan bir "pozitivizm" yer alır; Samuel Huntington'ın sivil-asker ilişkilerini kurumsal denge ve profesyonel hiyerarşi meseleleri olarak ele alan klasik çerçevesi, bu türden bir okumanın güçlü ve ciddiye alınması gereken bir örneğidir. Diğer tarafta ise yaşanan her kırılmayı, tarihin önceden yazılmış bir senaryosunun zorunlu bir uğrağı gibi okuyan bir "tarihselcilik" bulunur. İster Hegel'in akılcı-teleolojik tarih şemasında, ister Marx'ın diyalektik-materyalist determinizminde, isterse Gadamer’in hermenötik bilincinde olsun, insanı dev bir mekanizmanın pasif dişlisine çeviren ortak bu inanç, tarihin, keşfedilmeyi bekleyen yasa-benzeri bir rotası olduğunu söyler. Birbirinden farklı kökenlerine rağmen pozitivizm ve tarihselcilik, insanın özne olmaklığını bir parazit gibi görme noktasında buluşurlar. Her iki yaklaşım da kendi alanları içinde açıklayıcı bir güce sahip olsalar dahi bugünün yani şimdiki zamanın canlı gerçekliğini mekanik bir şemaya hapsetme riskini taşırlar.
15 Temmuz darbe girişimini bu iki indirgemeci yaklaşımın karşısına dikilerek değil, onlarla hesaplaşarak, zaman ve varoluş felsefesi ekseninde incelemek için önce Paul Ricoeur ve Jean-Paul Sartre üzerinden travmatik geçmişin şimdiki zamanı nasıl felç ettiğini inceleyeceğiz. İkinci kısımda Hegel ve Karl Popper'ın polemiği eşliğinde tarihsel tekerrür yanılgısını eleştirecek, son bölümde ise Hannah Arendt'in eylem felsefesiyle şimdiki zamanın iradesini tanımlayacağız. Ümit ediyorum ki böylece darbe girişiminin toplumsal zihnimizdeki yerini doğru konumlandırmanın, sadece bir siyaset bilimi meselesi değil, doğrudan doğruya bir zaman ve varoluş felsefesi problemi olduğu anlaşılır. Öyleyse bu kırılma anını yaşadığımız zamanın biricikliğini ve öngörülemezliğini göz ardı etmeden, zihinsel bir sağaltım imkânı olarak nasıl anlayabiliriz?
Travma, hafıza ve tarih
Toplumsal sarsıntılar, geride yalnızca yıkılan binalar veya değişen kurumlar bırakmaz; kolektif bilincin derinliklerinde kapanması zor yaralar açar. Bu yaralarla nasıl ilişki kurduğumuz, toplumun geleceği inşa etme kapasitesini doğrudan belirler.
Hermenötiğin önemli temsilcilerinden Paul Ricoeur, hakikat arayışında "hafıza" ile "tarih" arasında kritik bir ayrım yapar. Hafıza; duygusal, yara bereli, sürekli kanayan ve geçmişi şimdiki zamanın içinde canlı tutmak isteyen sübjektif karakterli bir çabadır. Tarih ise bilincin geçmiş olaylara serinkanlı bir mesafe koyması, onları analitik bir disiplinle incelerken şimdiki zaman ile geçmiş arasındaki sınırı net biçimde çizmesidir. Ne var ki Ricoeur bu ikiliyi olduğu gibi bırakmaz; üçüncü bir terim olarak "hakşinas hafıza" (juste mémoire) kavramını önerir. Hakşinas/hakkı gözeten hafıza, ne yarayı sonsuza dek açık tutan ham hafızadır ne de acıyı soğuk bir vaka incelemesine çeviren mesafeli tarihtir; hatırlamanın hem sağaltıcı hem de hesap verebilir olabileceği ne unutmayı ne de saplantıyı meşrulaştırmayan bir orta yoldur. 15 Temmuz'u "tarih”e devretmek, bu üçüncü terim gözetilmediği takdirde, mağduriyetin ve sorumluluğun üstünün kapatılması anlamına gelebilir; oysa mesele hafızadan kaçmak değil, onu hakkı gözetir hâle getirmektir.
15 Temmuz darbe girişimini yalnızca yanan ve sürekli kanayan bir hafıza nesnesi olarak tutmak, toplumun zihinsel sağaltımını engelleyecektir. Bu durum, kültürel kuramcı Mark Fisher'ın "hayaletbilim" kavramıyla tanımladığı bir zihinsel kilitlenmeye yol açar. Geçmiş, bir türlü defnedilemeyen bir hayalet gibi şimdiki zamanın üzerine çöker; toplumu sürekli geçmişin travmatik simülasyonunu yaşamaya mahkûm eder ve yeni bir gelecek hayal etme gücünü felç eder.
Gözden Kaçmasın
Burada Sartre'ın "kötü niyet" (mauvaise foi) kavramı devreye girebilir. Bireyler veya toplumlar, bugünün karmaşık sorunlarıyla, belirsizlikleriyle ve etik sorumluluklarıyla yüzleşmekten korktukları zaman, kendilerine korunaklı bir sığınak ararlar. Tarihsel bir travmayı, şimdiki zamanın bütün eylemsizliğine, belirsizliğine ve başarısızlıklarına evrensel bir mazeret olarak sunmak, Sartre'ın gözünde varoluşçu bir kaçıştan başka bir şey değildir.
İnsan, bugünü değiştirme ve yeni bir karar alma özgürlüğünün getirdiği ağır yükten kurtulmak için geçmişin değişmezliğine sığınır. Hayaletlerin gölgesinde yaşamak, şimdiki zamanın sorumluluğunu üstlenmekten daha kolaydır. Geçmişin travmatik hafızasını bugünün kaçış alanına çevirme tehlikesini fark ettiğimizde ve Ricoeur'ün hakşinas hafıza uyarısını göz önünde bulundurduğumuzda, karşımıza ciddi bir metodolojik soru çıkıyor. Yaşadığımız sarsıcı olayları, geçmiş yüzyılların değişmez kanunları gibi okuma yanılgısından nasıl kurtulacağız?
Süreklilik illüzyonu
Felsefe tarihi boyunca geçmiş ile şimdiki zaman arasındaki ilişkiyi tanımlamanın en konforlu yolu, olayları kesintisiz bir zincirin halkaları olarak görmektir. Bu determinist geleneğin en büyük mimarı olan Hegel, tarihin akılcı bir amaca doğru ilerlediğini savunur. Hegel'in "aşarak koruma" (Aufhebung) mantığına göre geçmiş asla tamamen yok olmaz; elenip biçim değiştirerek bugünün dokusu içinde varlığını sürdürür.
Karl Marx da benzer bir tarihselci damardan beslenerek, geçmiş kuşakların mirasının yaşayanların zihinlerine kâbus gibi çöktüğünü söyleyerek tarihte yaşama hastalığını doğru teşhis eder; ancak kurduğu tarihsel materyalizm sisteminde insan eylemini yine geçmişin verili maddi koşullarına bağlayarak tarihselci determinizme geri döner. Bu bakış açısı, 15 Temmuz darbe girişimini 1960 veya 1980 askerî darbelerinin bir benzeri, geleneksel ordu-siyaset gerilimi zincirinin zorunlu bir halkası olarak okuma eylemine zemin hazırlar.
Ancak analitik felsefenin ve bilim metodolojisinin öncülerinden Karl Popper, bu determinist anlayışa karşı "tarihselcilik" eleştirisiyle sert bir balyoz indirir; nitekim Popper, Açık Toplum ve Düşmanları'nda Hegel'i doğrudan hedef alarak onu Platon ve Marx'la birlikte "kapalı toplum"un felsefi mimarlarından biri sayar. Yani burada söz konusu olan yalnızca soyut bir kavramsal karşıtlık değil, felsefe tarihinin kaydettiği gerçek ve şiddetli bir polemiktir. Popper'a göre tarihin önceden yazılmış bir senaryosu, değişmez bir yasası veya insanlığı zorunlu bir hedefe sürükleyen bir kaderi yoktur. Tarihi, geleceği tahmin etmeyi sağlayan bir kehanet aracı gibi görmek, bilimsel ve felsefi bir yanılsamadır.
Burada önemli bir noktaya açıklık getirmeliyiz. 15 Temmuz'u "benzersiz" ilan etmek, ordu-siyaset ilişkisinin sivil-asker gerilimi, kurumsal zafiyetler, tarihsel refleksler gibi yapısal örüntülerini görmezden gelmek anlamına gelmez.
Popper'ın reddettiği şey yapısal analiz değil, kaderci okumadır; yani geçmişin, geleceği önceden belirleyen bir senaryo olarak kullanılmasıdır. Yapısal sürekliliği kabul etmek başka, olayı bu sürekliliğin zorunlu ve öngörülebilir bir sonucu saymak başkadır. Bu denemenin itirazı ikincisinedir, birincisine değil.
15 Temmuz darbe girişimini geçmiş darbelerin bir benzeri olarak yorumlarsak olayın doğasındaki yeniliği kaçırırız. Fethullahçılar; klasik askerî hiyerarşiden uzak, ağ tipi örgütlenen, ezoterik bağlılıkları dijital çağın iletişim dinamikleriyle birleştiren ve ulus-ötesi operasyonel kabiliyete sahip bir mekanizma kurmuşlardı. Bu özellikler, daha önceki darbe ve darbe girişimlerine göre 15 Temmuz'u bambaşka bir olguya dönüştürmektedir.
“Etkin tarih bilinci” ve “ufukların kaynaşması” kavramlarıyla bilinen Hans-Georg Gadamer ise insana tarihin dışına çıkma imkânı tanımayarak zihni sürekli geçmiş ile şimdiki zamanın ufuklarını birleştirmeye zorlar. Bu durum, tarihselciliğin hermenötik biçiminden başka bir şey değildir. Oysa bazı tarihsel kırılmalar o kadar emsalsizdir ki geçmişin ufku şimdiyi açıklamak bir yana, bilincin üzerini örten ve şimdiki zamana bakışı kör eden bir perdeye dönüşür. 15 Temmuz gibi bir olayı geçmişin ufkuna yerleştirmeye çalışmak, o ufkun kendine has karakterini perdelemekten başka bir işe yaramaz.
Böylece geriye, ufukların kaynaşmasından değil, ufkun bizzat kendisinin kırılma anında askıya alınabileceği bir anlama imkânından söz etme zorunluluğu kalır. Geçmişin şablonlarıyla içinde yaşadığımız zamanın benzersizliğini açıklamaya çalışmak, yalnızca yanlış kullanılmış bir yöntemin değil, yöntemin kendisinin öngördüğü bir sınırın sonucudur; bu da "anakronizm" tuzağından çıkışı Hegel’in veya Gadamer'in tarihselci çerçevesinde değil, başka bir felsefi zeminde aramamız gerektiğini gösterir.

Şimdiki zamanı özgürleştiren doğumlar
Darbe girişimi gecesi sokaklarda, meydanlarda ve havalimanlarında ortaya çıkan sivil direnişi sadece pozitivist verilerle veya tarihselci yasalarla açıklamak imkânsızdır. Pozitivizm, insan bilincinin ölüm riskini göze alarak ortaya koyduğu ahlaki duruşu ve anlam arayışını sayılara, istatistiklere veya kronolojik saat zincirine indirgeyerek görünmez kılar. Tarihselcilik ise tankların karşısına dikilen iradeyi geçmiş asırların, geleneksel kodların veya diyalektik süreçlerin zorunlu bir sonucu gibi okuyarak eylemin özgünlüğünü yok eder. Her iki yaklaşım da insanın kendi kaderini eline alma gücünü açıklamakta çaresiz kalır.
Varoluşçu siyaset felsefesinin en özgün seslerinden Hannah Arendt, insanı doğanın mekanik nedensellik zincirine hapsolan pasif bir biyolojik varlık olarak görmez. Ona göre insan varoluşunu tanımlayan en temel yeti, "doğumsallık" kapasitesidir. Ne var ki Arendt'te doğumsallık, geçmişten kopuk, hiçlikten doğan saf bir özgürlük de değildir; eylem, Arendt'in "ilişkiler ağı" dediği, başkalarının bakışı ve anlatısıyla geriye dönük olarak anlam kazanan bir dokunun içinde gerçekleşir. Doğumsallık, geçmişin bağlamından kopmadan geçmişin belirleyiciliğine indirgenemezliktir: yeni başlangıçlar, ilişkiler ağının tümüyle dışında değil, o ağın içinden, onu kıran ama onu da tümüyle yok saymayan bir eylemle doğarlar.
Doğumsallık; insanın tarihsel determinizm zincirini kırma, öngörülemez olma, geçmişin tüm hesaplaşmalarını bir kenara bırakmadan dünyaya yepyeni ve spontane bir başlangıç getirme gücüne işaret eder. 15 Temmuz gecesi sergilenen direniş, ne Hegelci anlamda tarihin zorunlu bir diyalektik sonucu ne de Gadamerci anlamda geçmişin ufkuyla önceden kuşatılmış bir anlam nesnesi olarak okunabilir; o, Arendtçi anlamda tarihin akışını kesintiye uğratan ama bu akıştan tümüyle kopmayan radikal bir doğumsallık eylemidir. İnsan iradesi, geçmiş darbeler tarihinin kader olmadığını, eylem kapasitesiyle kanıtlamıştır.
Tarihsel bilincin gerçek işlevi, geçmişi kutsamak ya da onun gölgesinde saklanmak olmamalı. Geçmişi bilmek, onun nerede bittiğini ve şimdiki zamanın nerede başladığını tayin edebilmek için gerekir. Tarihi tarih olarak öğrenmezseniz, tarihte yaşarsınız; bugünde değil. Bu derin gerçeği idrak edersek, geçmişin prangalarını kırar, dünün kavramlarıyla bugünün taze doğumlarını maskelemekten uzak dururuz.
15 Temmuz gibi kırılma anları, bize tarihin içinde pasifçe sürüklenen nesneler olmadığımızı hatırlatmaktadır. Geçmiş, değişmez kader veya bir mazeret olarak sürekli kendisine sığınılacak bir liman olarak görülmezse, analitik bir bilgiye dönüşerek, insan iradesini şimdiki zamanın benzersiz sorumluluğuyla baş başa bırakır. Ama bu sorumluluk, ancak kamusal hafıza pratiklerimizi (anma biçimlerimizi, tarih yazımımızı, eğitim müfredatımızı) hem yarayı inkâr etmeyen hem de onu kaderciliğe mahkûm etmeden hakşinas bir hafıza anlayışıyla yeniden kurduğumuzda somutlaşır. Bu demektir ki varoluş, dünün hayaletleriyle dövüşmekte değil, geçmişi ne inkâr eden ne de ona teslim olan bir sorumlulukla, şimdiki zamanın özgürlüğünü ve özgünlüğünü sahiplenerek geleceği inşa etme cesaretinde saklıdır.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.