"Hâlâ Yaşayanlar": Gazze'nin Acısını ve Umudunu Haritalayan Bir Sinema Şaheseri
01.09.2026 - 11:40 | Son Güncellenme: 01.09.2026 - 11:56
İsviçreli belgesel sinemacı Nicolas Wadimoff'un 2025 yapımı "Who Is Still Alive" (Hâlâ Yaşayanlar) adlı filmi, duyarlılık ile şiirselliği yönetmenlik ustalığıyla buluşturan nadir eserlerden biri. Film, bu nitelikleriyle Venedik Film Festivali'nin 82. edisyonunda düzenlenen Venedik Günleri yarışmasından en iyi yönetmen ve sinema ile sanatlar ödüllerini kazanmayı hak etti.
Filmde, 7 Ekim sonrasında yoğunlaşan İsrail saldırıları nedeniyle Gazze'den göç etmek zorunda kalan dokuz Filistinli yer alıyor. Her birinin kendine özgü hikâyesi var; bu hikâyeler kimi zaman birbirleriyle örtüşüyor, kimi zaman ayrışıyor. Kameraya dönen bu insanlar, acıları ve umutları dile getiriyor.
Film, İsrail'in Gazze'ye yönelik savaşının insani sonuçlarını doğrudan aktarmakla yetinmiyor; çok daha derine iniyor. Anlatının düşünsel katmanları iki paralel eksen üzerinde ilerliyor: Bir yanda umudun gücünü ve kesintiye uğrayan hayatı sürdürme kararlılığını dile getiren bir ses; öte yanda ise "ev" kavramının metaforik boyutlarını ve bunun ardındaki "vatan" anlamını sessizce işleyen bir iz.
Gözden Kaçmasın
Wadimoff, belgesel ve kurmaca alanında yaklaşık on beş uzun metrajlı film çekmiş, belgesel nitelikli televizyon dizileri ve kısa filmler de yönetmiş bir isim. Ancak bu geniş filmografisinin en dikkat çekici bölümü, Filistin ve Filistinliler üzerine kurduğu üçlemedir. 2010 yapımı "Aïsheen" ile başlayan bu üçleme, 2018'de "Apollo de Gaza" ile sürdü ve şimdi "Hâlâ Yaşayanlar" ile tamamlandı.
Peki bu Avrupalı yönetmeni Arap anlatılarının peşine düşmeye iten nedir?
Anıların haritaları
Yanıt, bu hikayelerin taşıdığı ağır insani yükte gizli. Bu yük, kuru siyasi meselelere duyarlılık ve çekim gücü katıyor; resmî söylemin gölgesinde kalan "öteki anlatıyı" gün yüzüne çıkarıyor. Halkın tanıklığı, resmî tarih yazımından her zaman farklıdır ve çoğu zaman çok daha gerçektir.
Film, geniş bir masanın etrafında toplanan insanları gösteren orta boy çekimlerle açılıyor. Masa, siyah kâğıtla kaplı; herkesin elinde beyaz bir kalem var. Göç etmeden önce Gazze'deki evlerini çizmeye çalışıyorlar. Bu sahne, savaşa dair alışılmışın dışında bir bakış açısı sunuyor: Daha önce çekilen filmler olayları içeriden canlı biçimde aktarıyordu; bu film ise gerçek görüntü içermemesine karşın hem savaşın anlık izlerini hem de savaş öncesini şaşırtıcı bir açıklıkla gözler önüne seriyor.
Kısa genel bakış
Anlatı üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde dokuz kahraman, işgal öncesindeki yaşamlarını kısa sahnelerle aktarıyor. İkinci bölüm, İsrail askerî operasyonlarının başlamasıyla birlikte bu hayatların nasıl çöktüğünü acı bir ayrıntıyla ortaya koyuyor. Üçüncü bölümde ise kamera, kahramanların savaşın bitmesine ve şehirlerine geri dönmeye ilişkin düşlerini ve dileklerini aktarıyor.
Bu dokuz ses, birbirinden farklı görünse de üç ortak sütun etrafında birleşiyor: Acı ve yitim, ölümle iç içe yaşamak ve umudun gücü. Bu üç tema, bilinçsizce ve sırasız biçimde her anlatıda yeniden beliriyor.
İlk bölümde kahramanlar, siyah kâğıt üzerine evlerini çizerken geçmişlerini anlatıyor. Hepsi şu an Mısır'da geçici olarak ikamet ediyor; bazı sahneler orada, bir kısmı ise Güney Afrika gibi farklı ülkelerde çekilmiş. Joudeh Khoudary sünger atölyesini, çiftliğini ve Filistin geleneksel kıyafetleri müzesini yitirdiğini anlatıyor. Hana Alloua, kesintisiz hava bombardımanı başlayana dek rahat bir iş hayatı sürdürdüğünü, ardından evini terk etmek zorunda kaldığını söylüyor. Küçük Ghada Abdullah, evi aniden bombalanınca ailesiyle birlikte göç etmek durumunda kaldı. Yazar Mahmoud Joudeh ise Refah'taki evini savaş uçakları vurduğunda terk etti.
Acı ve yitim, bu anlatıları birbirine bağlayan ilk ortak unsur. Bir sahnede Joudeh konuşmayı bırakıyor; küçük Ghada'nın sözleri de acının ağırlığıyla kesiliyor. Sanki o anları belleklerinden silmek, yeniden başlamak istiyorlar; geçmişin hayaletlerinden arınmış, temiz bir sayfa açmak istiyorlar.
Ölüm ya da kaçış
İkinci ortak unsur ise ölümle birlikte yaşamak. Plastik sanatçı Adel Tawil'in sözleri bu duyguyu çarpıcı biçimde özetliyor: "Füzenin sesini duyarsak bomba uzaktır; hiçbir ses gelmezse bomba tam üstümüzdedir." Tüm karakterler bu yakın ölüm hissine alışmak zorunda kaldı; bu durum onları kaçınılmaz biçimde daha kırılgan kıldı. Gazeteci Hanin Harara, üç çocuğuyla birlikte Gazze'den kaçışını, bir yerden bir yere sığınarak birbiri ardına yağan bombalardan nasıl kurtulmaya çalıştığını anlatıyor.
Filmin en güçlü sahnelerinden biri, kahramanların Gazze'nin farklı mahallelerini temsil eden küçük karelerden oluşan büyük bir zemin haritasının üzerinde durduğu bölüm. Joudeh gözlerini kapatıyor ve uyurgezer gibi haritadaki yerine yürüyor; yönler ve konumlar içine işlemiş, eve dönmek için bakmaya gerek yok.
Kahramanlar yerlerine geçince anıların kapıları ardına kadar açılıyor. Mahmoud Joudeh, Gazze'nin kültürel çeşitliliğini ve doğal zenginliğini anlatıyor; ardından ekliyor: "Şimdi her şey yıkıldı; insanlar, yapılar, hayvanlar." Sonra şunu söylüyor: "Bizim hikâyemiz henüz anlatılmadı. Şu an siyasi ve askerî anlatılar konuşuyor; halkın anlatısının zamanı henüz gelmedi."
Rus yönetmen Andrei Tarkovsky, sinemanın izleyiciyi geçmişe taşıyabileceğini ve bilinci yeniden biçimlendirebileceğini söyler. Bu film de tam olarak bunu yapıyor. Hatırlamak ve anıya tutunmak, silinmeye ve yok edilmeye karşı bir direniş eylemi; tartışmasız ve yoruma kapalı bir mücadele biçimi.
Bir aradan sonra geri dönüş
Acı ve çaresizliğin ortasında umut kıvılcımları da yükseliyor. Herkes yaşananların geçici olduğuna inanıyor; eve dönüş kaçınılmaz. Joudeh, "Sabra o kadar tutundum ki sabırdan nefret ettim" diyor. Hanin Harara ise "Yakında Gazze'ye döneceğiz" diye ekliyor. Umudun düzeyi, her birinin çektiği acıyla orantılı biçimde dalgalanıyor; ama hiç söndüğü yok.
Stanley Kubrick bir röportajında şöyle demişti: "Filmler hikâyeden çok müziğe benzemeli; izleyiciyi derece derece etkileyen, birbiri ardına gelen duygular dalgası olmalı; hikâye ve mesajlar sonra gelir." Bu film de tam da böyle; sonsuz bir duygu yükü taşıyor, hüzün ve keder iç içe geçmiş.
"Hâlâ Yaşayanlar", modern ve geleneksel anlatım biçimlerini harmanlayan üslubuyla hem şiirsel bir ifade gücü taşıyor hem de insanı hiç susmayan sorularla baş başa bırakıyor: İnsanın değerini tanımayan gaddar bir güç ile bu bitip tükenmez çatışma sarmalında tükenmiş bir halk arasındaki bu dengesiz savaş ne zaman sona erecek?
Kaynak: megazine.ultrasawt