Afrika’da Zamanın Tanığı Büyük Zimbabve Şehri

Araştırmacı Esin Güzel, Büyük Zimbabve şehrinin tarihini, kültürel mirasını, Shona halkının inanç sistemini ve arkeolojik önemini Fokus+ için inceledi.
Esin Güzel
Afrika’da Zamanın Tanığı Büyük Zimbabve Şehri 

14.03.2025 - 15:18  |  Son Güncellenme:  03.09.2025 - 14:58

Büyük Zimbabve, başta Afrika kıtasının olmak üzere dünya tarihinin en gizemli ve etkileyici antik şehirlerinden biridir. Afrika’nın güneydoğusunda yükselen bu taş yapının varlığı 1100’lü yıllara dayanmaktadır ve 15. yüzyıla kadar Zimbabve Krallığı’nın başkenti olarak hizmet vermiş, uzak diyarlardan gelen tüccarlar ile gezginlerin uğrak noktası olmuştur. Portekizli kaşiflerin hatıratlarında altın ticaretinin merkezi olarak bahsettiği şehir, gerek mimari ihtişamı gerekse tarihi derinliğiyle yüzyıllardır araştırmacıların dikkatini çekmektedir.   

Batılı güçlerin 19. yüzyılda artırdıkları sömürü faaliyetleriyle yeniden keşfedildiğinde kim tarafından inşa edildiği konusunda tartışmalar başlamıştır. Bazı Avrupalı tarihçiler, bu ihtişamlı taş yapıların yerli Afrika halkları tarafından inşa edilmemiş olabileceğini öne sürerek bölgeyi Antik Mısır, Fenike veya Arap kültürleriyle ilişkilendirmiştir. Ancak modern arkeolojik çalışmalar Büyük Zimbabve’nin kurucularının Afrika’nın yerli halklarından Shona topluluğu olduğunu ortaya koymaktadır.  

Taş duvarların hikayesi  

Taş duvarların hikayesi  

Büyük Zimbabve, günümüz Zimbabve’sinin Masvingo kenti yakınlarında bulunan ve geniş bir alana yayılan taş şehir olarak tarih sahnesine çıkmıştır. 11. yüzyılda inşa edilmeye başlanan bu yapı kompleksi, yaklaşık 300 yıl boyunca gelişerek, Zimbabve Krallığı’nın başkenti olmuştur. Tepe Kompleksi, Büyük Muhafaza ve Vadi Harabeleri denilen üç ana bölgeden meydana gelen şehrin inşasında hiçbir harç kullanılmaması, yapıları oluşturan taşların ustalıkla yontularak üst üste dizilmesi onu dünyanın en etkileyici mühendislik harikalarından biri yapmaktadır.   

Tepe Kompleksi, şehrin en eski yerleşim alanıdır ve yüksek kayalıkların üzerine inşa edilmiştir. Hükümdar ile birlikte yönetici sınıfın burada yaşadığı tahmin edilmektedir. Ayrıca dini törenlerin de yine burada düzenlendiği, böylece bir merkez konumunda olduğu düşünülmektedir. Bu görüşü kuvvetlendiren bir diğer etken ise komplekste gizli geçitlerin olmasıdır. Geçitlerin her ne kadar savunma amacıyla oluşturulduğu biliniyor olsa da tapınak şeklinde kullanılmış olması güçlü bir ihtimaldir.   

Büyük Muhafaza, Büyük Zimbabve’nin en dikkat çekici yapılarından biridir. Yaklaşık 250 metre uzunluğa ve 11 metre yüksekliğe sahip olan bu devasa taş duvar, Afrika kıtasındaki en büyük taş yapılar arasındadır. İçerisinde Konik Kule adı verilen ve işlevi tam olarak anlaşılamayan ancak sembolik bir öneme sahip olduğu düşünülen büyük bir taş kule bulunmaktadır. Bu kulenin tahıl deposu, astronomik bir gözlem noktası veya kraliyet gücünü temsil eden bir yapı olduğu konusunda farklı teoriler öne sürülmüştür.  

Vadi Harabeleri, şehrin daha düşük rakımlı bölgelerinde yer alan ve halkın büyük bir kısmının yaşadığı düşünülen geniş bir yerleşim alanıdır. Buradaki yapılar çamur ve ahşaptan oluştuğu için çoğu günümüze kadar korunamamıştır. Ancak arkeolojik kazılarda ortaya çıkan seramikler, metal işçiliği ürünleri ve taş figürler burada yaşayan insanların oldukça gelişmiş bir medeniyete sahip olduğunu göstermektedir. Genel itibariyle Büyük Zimbabve’nin mimarisine bakıldığında yönetici elitlerin gücünü simgeleyen bir statü göstergesi şeklinde planlandığı görülür. Yani taş yapılar sadece yöneticiler için inşa edilmiştir. Bununla birlikte oluşturulan vadi harabeleri ise çamurdan evlerde yaşamını sürdüren halka ayrılmıştır. Yaşam alanlarındaki ayrım Büyük Zimbabve’nin toplumsal yapısındaki hiyerarşiyi göstermesi bakımından önemlidir.

Zimbabve Şehri 

Shona kültürünün şehre yansıması   

Shona halkı, Zimbabve’nin en büyük etnik gruplarından biridir ve bölgedeki en derin kültürel miraslardan birine sahiptir. Atalarının Bantu Göçü sırasında bu bölgeye yerleştiği düşünülmektedir. Günümüzde Botsvana, Mozambik, Zambiya ve Güney Afrika gibi ülkelerde de yaşamını sürdüren Shona halkının kültürü, tarih boyunca bıraktığı izlerle adından sıkça söz ettirmiştir. Yaptıkları taş heykeller estetik ifadenin ötesine geçen yapılar olmuş; bunlara atfedilen ruhsal anlamlarla inançların, geleneklerin ve doğayla olan ilişkilerin yansımasını sunmuşlardır.   

Shona dilinde “taş evler” anlamına gelen Zimbabve’de yapılan kazılar, şehrin dini yapılarının hem fiziksel hem de manevi olarak Shona halkının dünyaya bakışını yansıttığını göstermektedir. Shona halkının inanç sistemi, topluluğun manevi yaşamında büyük bir yer tutar. Halk, Tanrıya doğrudan dua etmeyi bir tür saygısızlık olarak kabul eder, bunun yerine atalara dua edilir. Zimbabve’de bulunan ve şehrin sembolü haline gelen taş oyma kuş figürleri ata ruhunu temsil ederek yüzyıllar boyunca gerçekleştirilen dini törenlerde kullanılmıştır dolayısıyla günlük yaşamda, toplumsal dayanışma ve birlikteliği güçlendiren ritüellerde ve kutlamalarda dikkat çeken bir figürdür.  

Büyük Zimbabve’yi inşa ederek kimliğinin yansıması haline getiren Shona halkı demircilik, tarım ve ticaret konularında uzmanlaştı. Uluslararası pazarda önemli aktör konumuna gelen Zimbabve, Afrika’nın doğu kıyısındaki Svahili şehir devletleriyle ve Hint Okyanusu kıyısındaki Sofala Limanı üzerinden Arap, Pers, Hint ve Çinli tüccarlarla ticaret yaptı. Ayrıca ekonomik güç siyasi ve askeri yapıyla destekleniyordu, şehrin görkemli surları dış saldırılara karşı koruma sağlarken, merkezi bir otoritenin varlığını gösteriyordu. Bu durum bölgedeki diğer devletler üzerinde etki alanını genişleterek, krallık rejimiyle yönetildiği düşünülen ve hükümdarın teokratik bir lider olarak siyasi ve dini otoriteyi elinde tuttuğu öne sürülen Zimbabve’de uzun yıllar gücü pekiştiren ana unsurlardan biri oldu.   

Ancak zamanla Portekizli denizcilerin Afrika kıyılarına ulaşması ve Hint Okyanusu’ndaki ticarete doğrudan müdahale etmesi, Büyük Zimbabve’nin ekonomisini olumsuz yönde etkiledi. Portekizliler, altın ticaretini doğrudan kıyı bölgelerindeki ticaret merkezleri üzerinden yürütmeye başlamış ve böylece Büyük Zimbabve’nin ticari aracılık rolü azalmıştır. Bunun sonucunda şehir artık ekonomik güç olmaktan çıkarak zenginliğini kaybetmeye başlamıştır. 

Çöküş yılları ve sömürgeci tarih yazımı  

Şehir, kalabalık nüfusu barındıracak kadar geniş bir alana yayıldığı için çevresel bozulmalar başladı. Bölgede yapılan arkeolojik kazılar aşırı tarımsal kullanım nedeniyle toprak erozyonu yaşandığını ve ekilebilir alanların verimliliğini giderek kaybettiğini göstermiştir. Halkın yiyecek bulmasını zorlaştıran bu durum farklı klanların güç mücadelesiyle birleşerek siyasi krize sebep oldu ve Büyük Zimbabve 16. yüzyılda tamamen terk edildi. Ancak bu tarihten sonra da bölgedeki yerel halk tarafından kutsal bir alan olarak görülmeye devam etmiştir.  

İlk Avrupalı gezginlerden biri olan Karl Mauch 1871 yılında Büyük Zimbabve’nin kökeni hakkında spekülatif iddialarda bulunarak kadim taş şehrin Afrikalılar tarafından inşa edilmiş olamayacağını söyledi. Burayı Tevrat’ta geçen Saba Melikesinin Sarayı olarak tanımlayan Mauch, yapıları Fenikelilere veya Antik Mısır’a atfetmiş ve bölgedeki altın ticaretini İncil’de adı geçen Ophir bölgesiyle ilişkilendirmiştir. Bu tür Afrika kökenlerini reddeden iddialar dönemin sömürgeci ideolojilerine uygun olduğu için hızla kabul görse de 20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, modern arkeolojik yöntemler sayesinde Büyük Zimbabve’nin Shona halkı tarafından inşa edildiği ortaya çıktı. 1929’da ünlü İngiliz arkeolog Gertrude Caton Thompson, kazılar sırasında şehrin dışarıdan gelen bir uygarlık tarafından kurulmadığını söyleyerek yapının tamamen yerli halk tarafından inşa edildiğini ortaya koymuştur.   

Zimbabve 1980 yılında bağımsızlığını kazandığında, Büyük Zimbabve’yi ulusal bir miras ve gurur kaynağı olarak sahiplenmiş; şehrin simgesi olan taş oyma kuş figürlerini ülkenin bayrağına ve resmi devlet arması içerisine yerleştirmiştir. Böylece uzun yıllar boyunca çarpıtılan tarihi gerçekler bağımsız Zimbabve halkının kimliğini oluşturmuştur. Kadim şehir 1986’da UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır.