Dünyaca Ünlü Yazardan Filistin İçin Tarihi Çıkış!

Ünlü yazar Sally Rooney, İngiltere'nin barışçıl protestocuları "terörist" ilan etmesini eleştirdi. İsrail'in soykırımına ortak olmakla suçladığı İngiltere'ye rest çeken Rooney, "Palestine Action'ı destekliyorum, bu beni terör destekçisi yapıyorsa varsın öyle olsun" dedi ve BBC'den aldığı telifleri gruba bağışlayacağını açıkladı. İşte Rooney'nin sansüre, çifte standarda ve soykırıma karşı kaleme aldığı o tarihi yazı...
Fokus+
Sally-Rooney--Filistin-Halkına-Sadece-Kelimelerimizi-Değil,-Çok-Daha-Fazlasını-Borçluyuz

26.08.2025 - 12:03  |  Son Güncellenme:  02.09.2025 - 15:48

İrlandalı dünyaca ünlü yazar Sally Rooney, The Irish Times'ta çarpıcı bir yazı kaleme aldı. Rooney, barışçıl protestocuları "terörist" ilan eden İngiltere hükümetini, İsrail'in soykırımına ortak olmakla suçladı. "Palestine Action'ı destekliyorum, bu beni terör destekçisi yapıyorsa varsın öyle olsun" diyen yazar, BBC'den aldığı telif ücretlerini gruba bağışlayacağını açıkladı.

Öte yandan Rooney, İrlanda hükümetinin sessizliğini eleştirirken, "Filistin halkına sadece kelimelerimizi değil, çok daha fazlasını borçluyuz" ifadelerini kullandı. Peki, dünyaca ünlü bir yazarı böylesine sert bir çıkış yapmaya iten neydi? 

 


Sally Rooney - 16 Ağustos 2025 - irishtimes.com

“9 Ağustos Cumartesi günü, Birleşik Krallık polisi 500’den fazla barışçıl protestocuyu terör suçları şüphesiyle gözaltına aldı.  Limerickli Sinéad Ní Shiacáis’in de aralarında bulunduğu İrlanda vatandaşları, gözaltıların çoğunun gerçekleştiği Londra’daki Parlamento Meydanında alıkonuldular ama bununla bitmedi, aynı gün Belfast’ta da bir başka kadın, PSNI (Kuzey İrlanda Polis Servisi) tarafından gözaltına alındı. Protestocular hiçbir şiddet eylemine girişmedikleri gibi hiçbir canlıya karşı da en ufak biçimde şiddeti teşvik etmemişlerdi. Buna rağmen şimdi, hayatlarını altüst edecek terör suçlamalarıyla karşı karşıyalar; bazıları on dört yıla kadar hapis cezası alabilirler. Neden? Çünkü bu cesur insanlar, bütün olası sonuçların tamamıyla farkında olarak, Palestine Action adlı protesto grubuna desteklerini ifade etmeyi seçtiler.

Polis memurları, geçen hafta sonu Londra'daki Parlamento Meydanı'nda yasaklı Filistin Eylemi grubunu desteklemek için düzenlenen bir gösteride 89 yaşındaki bir protestocuyu tutukladı. Fotoğraf: Chris J Ratcliffe/AFP via Getty

Palestine Action kurulduğu 2020’den bu yana esas olarak silah üreticilerine karşı doğrudan protesto eylemleri örgütledi: binaları boyadılar, camları kırdılar, fabrikaları işgal ettiler. Bu yaz, Birleşik Krallık Gazze’de süren soykırıma hem maddi hem diplomatik destek sunmaya devam ederken, aktivistler bir RAF (Kraliyet Hava Kuvvetleri) üssüne girip iki uçağı sprey boyayla boyadılar. Hükümetin buna cevabı Palestine Action’ı terör örgütü ilan etmek ve grubu El Kaide ile IŞİD’le aynı hukuki kategoriye sokmak oldu. Grubun kurucularından Huda Ammori şu anda bu karara karşı mahkemede mücadele ediyor; ama bu arada Palestine Action’a destek anlamına gelen her ifade – basit bir pankart ya da tişört bile olsa– Birleşik Krallık yasalarına göre ciddi bir terör suçu sayılıyor.

Bu arada İrlanda hükümeti, dünyadaki neredeyse bütün insani kuruluşlarla birlikte, İsrail’in Filistin’de yapıp ettiklerini soykırım olarak tanıdı. Soykırım, uluslararası suçların en ağırı ve çoğumuz için, hukuki çerçeveden tamamen bağımsız olarak, tasavvur edilebilecek en korkunç kötülük. İrlanda’nın da Birleşik Krallık’ın da imzacısı olduğu Soykırım Sözleşmesi çerçevesinde ulus devletler, yalnızca cezalandırmakla değil, aynı zamanda benzeri olmayan dehşet verici bu suçun işlenmesini önlemekle de yükümlüler. Soykırımcı bir rejime silah akışını engellemeye gayret eden aktivistler, bir iki cezai düzenlemeyi ihlal ediyor olabilirler; ama çok daha büyük bir yasayı ve çok daha temel bir insanlık vazifesini yerine getiriyorlar: bir halkı ve bir kültürü yok edilmekten korumaya çalışıyorlar. Buna rağmen, İrlanda vatandaşları soykırım olarak tanınmış bir suça karşı çıktıkları için burada, kendi adalarında bile terörle suçlanabilirlerken, İrlanda hükümeti bugüne dek sessiz kaldı. Dünyanın başka yerlerindeki otoriter rejimlerde vatandaşlarımız gözaltına alındığında, devlet ve konsolosluk hizmetleri İrlanda pasaportu taşıyanların insan haklarını savunmak için derhal devreye giriyor ya da en azından devreye giriyormuş gibi davranıyor. Ama işte şimdi bütün bunlar yanı başımızda hatta daha da yakınımızda olup biterken hükümetimiz bir şeyler yapmak için garip bir isteksizlik gösteriyor. Eğer Dublin hükümeti gerçekten İsrail’in soykırım işlediğine inanıyorsa, en yakın komşumuz bu suçu finanse ederken ve vatandaşlarımız yalnızca seslerini yükselttikleri için gözaltına alınırken, nasıl sessiz kalabilir?

Belfast’ta bir protestocunun gözaltına alınması, kolluk faaliyetlerinin siyasallaştırılmasının en vahim örneği. Geçen yıl kuzey Belfast’ta bir fırtına, kötü şöhretli bir Birleşik Krallık yanlısı duvar resmini tahrip ettiğinde, birileri hiç vakit kaydetmeden işe koyuldu ve bugün duvar yine UVF’nin (Ulster Volunteer Force – Ulster Gönüllü Gücü) sembolleriyle kaplı. Bu yüzden kimse gözaltına alınmadı, duvar resmi yerinden kaldırılmadı. Oysa UVF, yüzlerce sivilin öldürülmesinden sorumlu, yasaklanmış bir terör örgütü. Aynı yasaya göre listeye alınan Palestine Action ise kimsenin ölümden sorumlu değil, hiçbir zaman herhangi bir insana karşı şiddet kullanılmasını savunmadı. Peki neden onun destekçileri tişört giydikleri için gözaltına alınırken, Krallık yanlısı ölüm mangalarını yücelten duvar resimleri dokunulmadan bırakılıyor? PSNI (Kuzey İrlanda Polis Servisi), terörle mücadele yasasının bu keyfi ve yanlı uygulanışını açıklayabilir mi?

Sally Rooney - Yazar

Birleşik Krallık’ta protestoculara “terörist” damgası vurulurken, İsrail güçleri de Filistinli sivillere aynı yaftayı yapıştırıyor. Tabii Birleşik Krallık’ta protestocular uyduruk suçlamalarla hapse gönderilmekle karşı karşıyayken, Filistinliler ölümle yüzleşiyor. Geçen hafta sonu İsrail güçleri Gazze’de, aralarında Reuters’a yaptığı haberlerle geçen yıl Pulitzer kazanmış ünlü gazeteci Anas el-Şerif’in de bulunduğu El Cezire muhabirlerinden oluşan bir ekibi katletti. İsrail bu dehşet verici savaş suçunun sorumluluğunu inkâr etmedi, aksine açıkça üstlendi; hiçbir güvenilir kanıt göstermeden Anas el-Şerif’in aslında “terörist” olduğunu iddia etti. Bu temelsiz iddia Batı medyasında tekrarlandı. Görünüşe göre ortaya “terörist” lafı atıldığında, bütün yasalar buharlaşıyor ve her şey mübah hale geliyor.

Bu koşullar altında, geçen hafta sonu gözaltına alınan yüzlerce protestocu gibi, bir kez daha açıklamak zorunda hissediyorum: Palestine Action’ı ben de destekliyorum. Eğer bu, Birleşik Krallık yasalarına göre beni bir “terör destekçisi” yapıyorsa, varsın öyle olsun. Kitaplarım en azından şimdilik, hâlâ Britanya’da yayımlanıyor, kitapçılarda ve hatta marketlerde bile bulunabiliyor. Geçtiğimiz yıllarda Birleşik Krallık’ın resmî yayın kurumu iki romanımın gayet hoş uyarlamalarını yayınladı ve bana hâlâ telif ödüyor. Şunu açıklığa kavuşturmak isterim ki, hem eserlerimden elde ettiğim bu gelirleri hem genel olarak sahip olduğum kamusal konumu, elimden gelen her yolla Palestine Action’ı ve soykırıma karşı doğrudan eylemleri desteklemek için kullanmaya devam etme niyetindeyim. Eğer İngiliz devleti bunu “terörizm” olarak kabul ediyorsa, o halde belki eserlerimi tanıtmaya ve faaliyetlerimi finanse etmeye devam eden WH Smith ve BBC gibi kurumları da soruşturmalılar.

İngiliz halkının bu tutumumdan haberdar olabilmesini sağlamak için, bu yazının bir Birleşik Krallık gazetesinde yayımlanmasından mutluluk duyardım. Ama bu artık yasa dışı. Şimdiki Birleşik Krallık hükümeti, İsrail’le olan ilişkilerini koruyabilmek uğruna, kendi vatandaşlarının, farklı görüşler ifade etme ve bu görüşleri okuyabilme hakları da dahil olmak üzere, en temel hak ve özgürlüklerini engellemeyi tercih ediyor. Bunun, saygıdeğer şair Alice Oswald tutuklandığı, sayıları günden güne artan sanatçıların ve yazarların seslerini duyurmak için artık emniyet içinde seyahat edemediği Birleşik Krallık’taki kültürel ve entelektüel hayat üzerinde derin etkileri var ve bu sancılar derinleşmeye devam edecek. Ama Sinéad Ní Shiacáis’in geçen hafta gözaltına alındıktan sonra söylediği gibi: “Burada asıl mesele biz değiliz; asıl mesele Filistin halkıdır. Onlar kendilerine bir ses verilmesi için yakarıyor.” Palestine Action Birleşik Krallık’ta yükselen o seslerin en güçlülerinden biri oldu, şiddet makinesini durdurmak için doğrudan adımlar attı. Cesur aktivistlerine minnetimizi ve dayanışmamızı borçluyuz. Ve artık, neredeyse iki yıldır canlı yayınlanan bu soykırımın ortasında, Filistin halkına sadece kelimelerimizi değil, çok daha fazlasını borçluyuz.”