Dünya Ekonomi Forumu’nda Neler Yaşandı?
23.01.2026 - 16:45 | Son Güncellenme: 04.02.2026 - 15:32
Dünya Ekonomik Forumu’nun Davos’ta düzenlenen son toplantısı, alışıldık küresel koordinasyon ve iş birliği vurgularının ötesine geçerek, uluslararası sistemin yapısal bir kırılmaya girdiğini açıkça ortaya koymuştur. Bu yıl Davos’ta dile getirilen mesajlar, “geçiş dönemi” söyleminin artık yetersiz kaldığını; küresel düzenin normatif, kurumsal ve jeopolitik temellerinin aynı anda sarsıldığını göstermektedir. Başta Kanada Başbakanı Mark Carney olmak üzere pek çok liderin ortak vurgusu, İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen kurallara dayalı uluslararası düzenin geri dönülmez biçimde aşındığı yönündedir.
Bu aşınma, büyük güçler arasındaki rekabetin sertleşmesiyle sınırlı kalmamaktadır. Ticaretin güvenlikleştirilmesi, ekonomik araçların zorlayıcı diplomasiye dönüştürülmesi, çok taraflı kurumların işlevsizleşmesi ve stratejik öngörülebilirliğin kaybolması, küresel sistemin bütün katmanlarını etkileyen yapısal bir dönüşüme işaret etmektedir. Davos’ta dile getirilen “kırılma” vurgusu, tam da bu çok boyutlu çözülmenin ifadesidir.
Bu yeni vaziyette dikkat çeken bir diğer unsur ise küresel siyasetin ekseninin büyük güç rekabetinden ibaret olmadığıdır. Aksine, orta ölçekli devletlerin (orta güçlerin) bu kırılma anında nasıl konumlanacağı, yeni uluslararası düzenin şekillenmesinde belirleyici olacaktır. Davos’ta yükselen çağrı, bu ülkelerin büyük güçlerin gölgesinde savrulmak yerine, kolektif bir stratejik hat inşa etmeleri gerektiği yönündedir.
Gücün hukuka üstün geldiği bir sistem
Davos’ta yapılan konuşmaların ortak paydası, uluslararası hukukun ve çok taraflı kurumların işlevsel düzeyin ötesine geçen, derin bir meşruiyet ve kapasite kriziyle karşı karşıya bulunduğu yönündedir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen kurumsal yapının, büyük güç rekabetinin sertleştiği bu yeni dönemde kriz yönetme ve norm üretme kabiliyetini giderek kaybettiği görülmektedir. Dünya Ticaret Örgütü’nün uyuşmazlık çözüm mekanizmasının fiilen işlemez hale gelmesi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin büyük güç vetoları nedeniyle kronik bir tıkanıklık yaşaması ve küresel yönetişim mekanizmalarının seçici biçimde işletilmesi, bu yapısal aşınmanın en görünür tezahürleridir.
Mevcut görünüm, uluslararası hukukun evrensel ve bağlayıcı bir çerçeve olmaktan uzaklaşarak, güç hiyerarşilerine göre esnetilen bir araca dönüşmekte olduğunu göstermektedir. Hukukun istisna üretme kapasitesinin artması, normların genellik ilkesini zayıflatmakta; kuralların öngörülebilirliği yerini belirsizliğe bırakmaktadır. Davos’ta dile getirilen kaygı tam da bu noktada yoğunlaşmaktadır: Kuralların herkese eşit uygulanmadığı bir sistem, uzun vadede ne istikrar ne de sürdürülebilirlik üretebilir.
Özellikle ticaret alanında yaşanan dönüşüm, küresel düzenin karakter değişimini en çıplak haliyle ortaya koymaktadır. Gümrük tarifeleri, yaptırımlar, ihracat kontrolleri ve finansal altyapılar, piyasa işleyişinin araçları olmaktan çıkıp jeopolitik rekabetin merkezî unsurları olarak konumlanmaktadır. Ticaret politikalarının güvenlik söylemiyle iç içe geçirilmesi, ekonomik alanın siyasallaşmasını derinleştirmiş; “serbest ticaret” kavramı yerini “stratejik ticaret” anlayışına bırakmıştır. Bu gelişme, liberal uluslararası düzenin temel varsayımlarından biri olan ekonomik karşılıklı bağımlılığın barış ve istikrar üreteceği yönündeki tezi ciddi biçimde sorgulanır hale getirmiştir.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Davos’taki değerlendirmeleri, bu dönüşümün normatif boyutuna ışık tutmaktadır. Macron’un vurguladığı üzere, uluslararası sistem giderek hukukun sınır çizdiği bir alan olmaktan çıkmakta; aksine gücün kendi hukukunu dayattığı bir yapıya evrilmektedir. Bu durum, küçük ve kırılgan devletlerin yanı sıra orta ölçekli ve büyük güçleri de kapsayan çok katmanlı stratejik riskler doğurmaktadır. Zira kuralsızlık, kısa vadede hareket serbestisi sağlıyor gibi görünse de uzun vadede öngörülebilirliği ortadan kaldırarak sistemik istikrarsızlığı beslemektedir.
Davos’ta öne çıkan bir diğer önemli nokta, bu normatif çözülmenin devletler arası ilişkilerle sınırlı olmadığıdır. Çok uluslu şirketler, finansal aktörler ve teknoloji devleri de bu belirsizlik ortamından doğrudan etkilenmekte; küresel ekonominin temel aktörleri dahi hukuki güvencelerin zayıfladığı bir zeminde hareket etmek zorunda kalmaktadır. Bu durum, küresel sistemin siyasetin yanı sıra ekonomik ve toplumsal bir güven krizine sürüklendiğini göstermektedir.
Bu bağlamda Davos, küresel düzenin askeri ya da ekonomik bir dönüşümle sınırlı kalmadığını; ahlaki ve normatif düzlemde de kritik bir eşikle karşı karşıya bulunduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Hukukun gücü yerine gücün hukukunun geçerli olduğu bir sistemde, hiçbir aktör için kalıcı güvenlik, sürdürülebilir refah ya da istikrarlı bir gelecek inşa etmek mümkün değildir. Bu nedenle tartışma, hukukun yeniden merkezde olduğu bir küresel yönetişim anlayışının nasıl tesis edileceğine odaklanmalıdır.
Orta güçlerin stratejik dilemması
Davos’ta öne çıkan en kritik tartışmalardan biri, küresel düzenin kırılganlaştığı bu dönemde orta güçlerin nasıl bir stratejik yönelim benimsemesi gerektiği sorusu etrafında şekillenmiştir. Büyük güç rekabetinin sertleştiği, kuralların seçici biçimde uygulandığı ve belirsizliğin kalıcılaştığı bir uluslararası ortamda, orta güçlerin pasif uyum stratejileriyle güvenlik ve refah üretme kapasitesi giderek azalmaktadır. Kanada Başbakanı Mark Carney’nin “Masada değilseniz, menüde olursunuz” ifadesi, bu yeni güç denkleminde edilgenliğin maliyetini çarpıcı biçimde özetlemektedir.
Geleneksel olarak orta güçler, büyük aktörlerle ikili ilişkiler üzerinden manevra alanı yaratmayı tercih etmiş; denge politikalarıyla riskleri minimize etmeye çalışmıştır. Ancak Davos’ta dile getirilen değerlendirmeler, bu yaklaşımın giderek daha asimetrik ve kırılgan bir zemine oturduğunu ortaya koymaktadır. Zira büyük güçlerle yürütülen ikili diplomasi, çoğu zaman eşitler arası bir müzakere süreci üretmemekte; aksine gündemin, koşulların ve kırmızı çizgilerin tek taraflı biçimde belirlendiği bir ilişki biçimine dönüşmektedir. Bu durum, orta güçlerin karar alma özerkliğini daraltmakta ve uzun vadeli stratejik bağımlılıkları derinleştirmektedir.
Orta güçler açısından temel ikilem, büyük güçlerin dayattığı gündemlere uyum sağlamak ile kolektif bir denge stratejisi inşa etmek arasındaki tercihte somutlaşmaktadır. Davos’ta öne çıkan görüşler, uyum temelli stratejilerin kısa vadede maliyetleri azaltıyor gibi görünse de orta ve uzun vadede egemenlik alanlarını aşındırdığı yönündedir. Özellikle güvenlik, enerji ve teknoloji gibi kritik sektörlerde tek bir merkeze aşırı bağımlılık, bu ülkeleri dış şoklara karşı son derece kırılgan hale getirmektedir.
Bu noktada önerilen alternatif yaklaşım, konu bazlı, esnek ve işlevsel koalisyonlar üzerinden yeni birçok taraflılık pratiği geliştirilmesidir. Bu model, klasik çok taraflılık anlayışının normatif ve kapsayıcı iddialarının yerine somut çıkarlar etrafında şekillenen pragmatik ortaklıkları esas almaktadır. Enerji güvenliği, tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesi, dijital altyapıların korunması, savunma sanayii iş birlikleri ve kritik hammaddelere erişim gibi alanlarda oluşturulacak bölgesel ve tematik koalisyonlar, orta güçlerin müzakere kapasitesini önemli ölçüde artırabilir.
Bu tür koalisyonlar, orta güçlere ekonomik ve güvenlik alanlarının ötesinde, norm üretme süreçlerinde de daha görünür bir rol sunmaktadır. Ortak hareket eden aktörler, küresel yönetişim mekanizmalarında gündem belirleme ve kural tartışmalarına müdahil olma konusunda daha güçlü bir pozisyon elde edebilir. Böylece orta güçler, büyük aktörlerin belirlediği oyunun pasif takipçileri olmaktan çıkarak, sınırlı da olsa oyunun kurallarını etkileyen aktörlere dönüşebilir.
Bu perspektif, Türkiye gibi çok boyutlu, esnek ve bölgesel kapasitelere dayanan bir dış politika izleyen ülkeler açısından da önemli dersler barındırmaktadır. Stratejik özerklik söylemi, ulusal kapasitelere dayansa da benzer kırılganlıklara ve çıkar alanlarına sahip aktörlerle kurulan dengeli ve sürdürülebilir ortaklıklarla gerçek anlamını kazanmaktadır. Yoksa, büyük güç rekabetinin giderek sertleşen dalgaları arasında yönsüz kalma, krizlere reaktif ve maliyetli tepkiler verme riski kaçınılmaz hale gelecektir.
ABD, Avrupa ve Küresel Güney
Davos 2026, transatlantik ilişkilerde bir süredir biriken yapısal gerilimin artık örtülemez hale geldiğini açık biçimde ortaya koymuştur. ABD Başkanı Trump, ekonomik, ticari ve teknolojik araçları dış politika bağlamında tehdit yönetimi mekanizması olarak giderek daha agresif ve seçici biçimde kullanmakta; bu durum, Avrupa başkentlerinde stratejik kırılganlık algısını güçlendirmektedir. Özellikle yaptırımlar, ihracat kontrolleri ve sanayi politikaları üzerinden yürütülen bu yaklaşım, Avrupa’yı ekonomik boyutun yanı sıra siyasi ve normatif açıdan da zorlayıcı bir ikilemle karşı karşıya bırakmaktadır.
Bu bağlamda “stratejik bağımsızlık” söylemi, Avrupa için soyut bir vizyondan ziyade somut bir politika ihtiyacına dönüşmektedir. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Davos’taki değerlendirmeleri, mevcut belirsizlik ortamının Avrupa açısından çift yönlü bir anlam taşıdığını ortaya koymaktadır. Mevcut durum bir yandan, transatlantik ilişkilerdeki asimetrileri derinleştiren ciddi bir risk alanı yaratmakta; diğer yandan Avrupa’nın savunma, enerji, teknoloji ve tedarik zincirleri gibi kritik alanlarda kendi kapasitesini inşa etmesi için tarihsel bir fırsat sunmaktadır. Ancak bu fırsat penceresinin kalıcı bir stratejiye dönüşmesi, söylem ile uygulama arasındaki mesafenin kapatılmasına bağlıdır.
Öte yandan bu stratejik arayış, Avrupa’nın küresel rolünü yeniden tanımlamasını kaçınılmaz kılmaktadır. Davos’ta sıkça vurgulanan yeni ticaret ve yatırım açılımları, Avrupa’nın tek bir merkeze aşırı bağımlı bir ekonomik yapıdan uzaklaşma çabasının yansımasıdır. Latin Amerika, Hint-Pasifik ve Afrika ile geliştirilen çok katmanlı ortaklıklar, pazar çeşitlendirmesi ile birlikte jeopolitik risklerin dağıtılması anlamına gelmektedir. Bununla birlikte bu açılımların başarıya ulaşması, AB’nin iç bütünlüğünü koruyabilmesine ve üye devletler arasında ortak bir stratejik irade tesis edebilmesine doğrudan bağlıdır. Aksi takdirde, ulusal önceliklerin öne çıktığı parçalı bir yaklaşım, Avrupa’nın küresel iddialarını zayıflatma riski taşımaktadır.
Davos’ta dikkat çeken bir diğer kritik unsur ise Küresel Güney’in uluslararası sistemde giderek daha merkezi ve belirleyici bir konuma yükselmesidir. Küresel Güney ülkeleri, büyük güçler arasındaki rekabetin pasif sahası olmaktan çıkmış; enerji, hammadde, lojistik ve diplomatik ağların kilit aktörleri olarak öne çıkmaktadır. Bu çerçevede Çin ile ilişkilerin “yeniden dengelenmesi” söylemi, çok merkezli bir dünya düzenine uyum sağlama zorunluluğu olarak ele alınmaktadır.
Bu gelişmeler, yeni küresel düzenin Batı merkezli hiyerarşik bir yapıdan uzaklaşarak, daha parçalı ve çok katmanlı bir sisteme evrildiğini göstermektedir. Davos’un yansıttığı gerçek, Avrupa ve ABD’nin mevcut pozisyonlarını sürdürmekle yetinemeyeceğini; Küresel Güney’i sistemin ayrılmaz bir parçası olarak gören yeni ve kapsayıcı bir stratejik perspektife ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir.
Sonuç itibarıyla Davos’ta verilen mesajlar, küresel sistemin artık eski reflekslerle yönetilemeyeceğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Kurallara dayalı düzenin aşındığı, gücün çıplak biçimde yeniden tanımlandığı bu dönemde, stratejik akıl ve kolektif hareket kabiliyeti her zamankinden daha büyük önem taşımaktadır.
“Yeni Gazze” tasarımı
Dünya Ekonomik Forumu’nun bu yılki Davos toplantılarında öne çıkan en çarpıcı başlıklardan biri, Gazze’nin geleceğine dair sunulan “Yeni Gazze” planı olmuştur. ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı ve eski başdanışmanı Jared Kushner tarafından açıklanan ve en az 25 milyar dolarlık bir bütçeye dayandığı ifade edilen bu plan, bir yeniden inşa programının ötesinde, Gazze’nin siyasal, toplumsal ve ekonomik dokusunu yeniden biçimlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir jeopolitik tasarım niteliği taşımaktadır. Davos sahnesinde tanıtılan bu vizyon, küresel ekonomik elitlerin güvenlik, kalkınma ve istikrar kavramlarını nasıl iç içe geçirdiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Planın merkezine yerleştirilen temel öncelik “güvenlik” kavramıdır. Kushner’in ifadelerinde açıkça görüldüğü üzere, yatırım, istihdam ve kalkınma ancak güvenlik sağlandığı takdirde mümkün görülmektedir. Bu yaklaşım, kalkınmayı siyasi çözümlerden ve yerel meşruiyetten ziyade, askeri ve güvenlik temelli bir ön koşula bağlamaktadır. Hamas’ın silahsızlandırılması, Gazze yönetiminden dışlanması ve güvenliğin uluslararası bir yapı tarafından sağlanması, planın temel varsayımları arasında yer almaktadır. Bu durum, yeniden inşa sürecinin tarafsız bir ekonomik proje olmadığını da göstermektedir.
“Yeni Gazze” olarak adlandırılan ana planın içeriği, klasik insani yeniden inşa çerçevesinin ötesine geçmektedir. Konut projeleri, sanayi parkları, veri merkezleri, turizm bölgeleri ve yüksek katlı yapılar üzerinden kurgulanan bu model, Gazze’yi 2035 yılına kadar bölgesel bir ekonomik merkeze dönüştürmeyi hedeflemektedir.
Gayrisafi yurt içi hasılanın 10 milyar doların üzerine çıkarılması, hane başına düşen gelirin artırılması ve yüz binlerce kişiye istihdam yaratılması gibi hedefler, planın ekonomik boyutunu oluşturmaktadır. Ancak bu hedeflerin, savaşın doğrudan mağduru olan Filistinlilerin siyasi hakları, mülkiyet talepleri ve toplumsal temsiliyetleriyle nasıl örtüştüğü belirsizliğini korumaktadır.
Nitekim planın en dikkat çekici yönlerinden biri, Filistinlilerin mülkiyet haklarına, yerinden edilme risklerine ve savaş sırasında kaybedilen mal varlıklarının tazminine ilişkin net bir çerçeve sunmamasıdır. Yeniden inşa sürecinde yerinden edilecek nüfusun nerede ve hangi statüde yaşayacağı sorusu yanıtsız bırakılmaktadır. Bu durum, kalkınma söylemi altında yeni bir demografik ve mekânsal mühendislik riskini gündeme getirmektedir. Ekonomik büyüme ve altyapı yatırımları, yerel halkın rızası ve katılımı olmaksızın hayata geçirildiğinde, uzun vadede istikrar üretmek yerine yeni gerilim alanları yaratma potansiyeli taşımaktadır.
Davos’ta imzalanan ve 59 ülkenin katılımıyla kurulan “Gazze Barış Kurulu” ise bu sürecin kurumsal boyutunu temsil etmektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin onayladığı yapı, güvenlikten kamu yönetimine, silahsızlanmadan ekonomik yönetişime kadar geniş yetkilerle donatılmıştır. Ancak bazı çevrelerde dile getirilen, bu yapının BM’nin işlevini ikame edebileceği yönündeki endişeler, küresel yönetişim açısından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır. Uluslararası hukukun yerleşik mekanizmaları yerine, “ad hoc ve büyük güçlerin öncülüğünde” kurulan yapıların öne çıkması, Davos’ta daha önce tartışılan normatif aşınma olgusunun somut bir örneği olarak değerlendirilebilir.
Türkiye’nin bu süreçte Dışişleri Bakanı Hakan Fidan aracılığıyla kurulda yer alması, Ankara açısından hem fırsatlar hem de riskler barındırmaktadır. Gazze’nin yeniden inşasında aktif rol alma iradesi, Türkiye’nin insani diplomasi ve bölgesel dengeleyici rolüyle uyumlu bir çizgi sunmaktadır. Ancak sürecin uluslararası hukuk, Filistinlilerin siyasi iradesi ve kalıcı barış perspektifiyle ne ölçüde örtüştüğü, Türkiye’nin atacağı adımlar açısından belirleyici olacaktır.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.