Sudan Siyasetinde İsrail ile Normalleşme Paradoksu

Hızlı Destek Güçleri’nin İsrail temasları Sudan hükûmeti için stratejik bir koz iken; aynı yola başvurmak, hükümetin savaş boyunca inşa ettiği haklılık anlatısını kendi elleriyle çökertmesi anlamına gelir.
sudan-siyasetinde-israil-ile-normallesme-paradoksu.png

02.09.2026 - 09:55  |  Son Güncellenme:  02.09.2026 - 10:09

Geçtiğimiz günlerde Reşan Oşi'nin "İsrail'i neden milislere bırakalım?" başlıklı makalesini okudum. Yazar bu yazıda Sudan hükûmetini işgalci İsrail devletiyle iş birliği yapmaya ve Hızlı Destek Güçleri'nin bu devletle ittifak kurmasının önünü kesmeye açıkça davet ediyor; sanki normalleşme, kazanılacak bir yarış ya da kârlı bir anlaşmaymış gibi. Oşi ayrıca Afrika İstihbarat dergisinin Hızlı Destek Güçleri mensuplarının İsrail'i ziyaret ettiğine dair yayımladığı araştırmacı habere atıfla, Sudan'ın çıkarlarına hizmet etmesi amacıyla İsrail'in teknoloji, tarım, su ve güvenlik alanlarındaki kapasitesinden yararlanılması gerektiğini de vurguluyor.

Sudan siyaset koridorlarında işgalci devletle normalleşme meselesi her ne kadar zaman zaman gündeme gelse de bu konu her zaman çekingen bir biçimde ve kapalı kapılar ardında dile getirilmiştir.

Oşi makalesinde ayrıca "hayali düşmanlar yaratmama" gerekliliğine ve Sudan'ın dış ilişkilerinin her şeyden önce Sudanlıların çıkarına göre şekillenmesi gerektiğine dikkat çekiyor. İsrail ile ilişkileri kesmede "ideolojik" kaygıları esas alan eski Beşir rejimine ilişkin değerlendirmeleri bir kenara bırakarak şunu soruyor: Mevcut yönetim siyasi hesaplara ve doğrudan çıkara göre hareket eden "pragmatik" bir yönetimse, neden işgalci devletle ilişki kurmaya çalışmasın?

Sudan siyaset koridorlarında işgalci devletle normalleşme meselesi her ne kadar zaman zaman gündeme gelse de bu konu, Mayıs rejimi döneminde Falasha operasyonundan bu yana her zaman çekingen bir biçimde ve kapalı kapılar ardında dile getirilmiştir. Çeşitli raporlar, konunun Oşi'nin ideolojik eğilimli olarak nitelendirdiği eski Beşir rejiminin iç çevrelerinde de dolaşımda olduğuna işaret etmektedir. Aralık 2018 devriminin dalgasına binen "Özgürlük ve Değişim" olarak bilinen yapı ise geçiş döneminde bu çizgiyi sürdürmüş; üstelik bunu, ABD'nin İbrahim Anlaşmaları aracılığıyla yürüttüğü uluslararası normalleşme propagandasıyla eş zamanlı olarak çok daha pervasız ve açık bir biçimde yapmıştır.

Bu yazıda asıl üzerinde durmak istediğim, Oşi'nin ideolojik eğilimli eski rejimin bazı bekçileriyle, geçmişte "Özgürlük ve Değişim"le ve bugün "Sumud" hareketiyle paylaştığı "çıkar" söylemidir. Birbirinden ideolojik olarak uzak olan bu tüm aktörler, "hayali düşmanlar yaratmama", "Sudanlıların çıkarı her şeyden önce gelir" ve "pragmatizm" gibi söylemlerde buluşmaktadır.

Normalleşmeyi meşrulaştırmak için her fırsatta tekrarlanan ve bu amaçla hafifçe, hatta zaman zaman safdilce kullanılan pragmatizm yaklaşımının gerçek pragmatizmle hiçbir ilgisi yoktur. Pragmatizm, salt teorik fikirlere körü körüne bağlı kalmak yerine pratik ve gerçekçi sonuçlara dayalı düşünme ve karar alma üzerine kurulu akılcı bir yöntemdir.

Pragmatizm kavramını 1878'de ilk kez kullanan filozof Charles Sanders Peirce'den bu yana pek çok düşünce okulu bu kavramı ele almıştır. Felsefi tanımına girmeksizin şöyle özetlenebilir: Değerin temel ölçütü olarak sonuçlara odaklanarak meselelere pratik bir temelde gerçekçi biçimde yaklaşmak.

Bu tanımı, kendisini Birleşik Arap Emirlikleri tarafından desteklenen bir milise karşı varoluşsal bir savaş yürütüyor olarak tanımlayan Sudan hükûmetinin mevcut durumuna uyguladığımızda tablo netleşmektedir. Hükûmet, BAE'nin uluslararası ilişkilerini ve siyasi rüşvetlerini Sudan'a komşu ülkeler üzerinden ikmal hatları oluşturmak için kullandığını, uluslararası ve BM kurumları nezdinde Sudan hükûmetini meşruiyetten yoksun bırakmaya ve uluslararası ile bölgesel kurumlardan tecrit etmeye yönelik kararların geçirilmesinde siyasi örtü sağladığını öne sürmektedir. Hükûmet aynı zamanda Hızlı Destek Güçleri'ni, Cenine'den Faşir'e, Cezire'den Hartum'a Sudan'ın çeşitli eyaletlerinde katliam ve soykırım gerçekleştiren bir terör milisi olarak tanımlamaktadır. Peki bu koşullarda "pragmatizm" gerekçesiyle işgalci devletle ilişki kurmak nasıl savunulabilir? Gerçekte hükûmet, milisi savaş suçları ve soykırım işlemekle suçlayan siyasi söyleminin meşruiyetini yitirmiş olacaktır; zira aynı anda, en üst makamları savaş suçları ve soykırımla itham edilen işgalci bir devletle diplomatik ve ticari ilişkiler kurmaya çalışacaktır.

Peki Sudan hükûmeti, Sudanlıların maruz kaldığı soykırım ve zorla yerinden edilme suçlarını reddederken Filistinlilerin maruz kaldığı aynı suçlarla ilgisiz mi kalacaktır? Eğer öyleyse, Hızlı Destek Güçleri'nin suçlarını neden bu denli yüksek sesle dile getiriyor? Oysa Filistinlilerin ve Lübnanlıların maruz kaldığı suçlar da aynı niteliktedir; Oşi ve onun gibi düşünenler ise bu suçları "Sudanlıların ve Sudan'ın çıkarı" adına görmezden gelmemizi istemektedir. Üstelik pragmatizmin hükûmetin tutumunu meşrulaştırmak için bu denli kolayca kullanılması karşısında şu meşru soruyu sormak gerekir: Hızlı Destek Güçleri'nin ya da "Sumud" grubunun işgalci devletle benzer bir ilişki kurmasının önünde ne gibi bir engel vardır? Pragmatizm yalnızca Sudan hükûmetinin tekeli midir?

Bölgede, işgalci devletle ilişki kurmayı meşrulaştırmak için çıkar söyleminin ya da pragmatizmin kullanılmasının nereye vardığına dair pek çok örnek mevcuttur. Mahmud Abbas (Ebu Mazin) liderliğindeki Filistin Yönetimi bunların başında gelmektedir; güvenlik koordinasyonunu ve işgalci devlete boyun eğmeyi sürekli meşrulaştıran bu yapı, karşılığında Batı Şeria'da artan yerleşim faaliyetleri ve Filistinlilerin zorla yerinden edilmesiyle ödüllendirilmiştir. Mısır Arap Cumhuriyeti da bu tablonun bir parçasıdır: İşgalci devlet, Mısır ile imzalanan "Taba" anlaşması ve Sina çevresindeki askerî varlığa ilişkin tüm güvenlik ve askerî anlaşmaları çiğnemiş; üstelik Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından aranan İsrail başbakanı Mısır'a doğrudan tehditler savurmuştur.

Oşi'nin görüşüne göre, her oturumda Hızlı Destek Güçleri'nin terör örgütü olarak tanınmasını talep eden Sudan'ın BM Güvenlik Konseyi temsilcisi Büyükelçi Haris İdris, Filistinlilere, Suriyelilere ve Lübnanlılara karşı soykırımı günlük bir alışkanlık gibi uygulayan bir devletle diplomatik ya da ticari ilişki kurmayı nasıl açıklayacaktır? Büyükelçi Haris, hükûmetinin Uluslararası Adalet Divanı'nda BAE'ye karşı açtığı davayı, aynı mahkemenin Filistin topraklarındaki varlığını hukuka aykırı ilan ettiği bir devletle ticari ve diplomatik ilişki arayışıyla nasıl bağdaştıracaktır? Hükûmet, Nyala'yı, Faşir'i ve Damazin'i kurtaracağını söylerken aynı anda uluslararası hukuku hiçe sayan, Batı Şeria'da her gün yeni yerleşimler kuran, Lübnan ve Suriye topraklarını işgal eden bir devlete ticari ya da diplomatik meşruiyet tanıyabilir mi?

Sudan'ın ve Sudanlıların çıkarı açısından, salt pragmatik bir perspektiften bakıldığında bile, işgalci devletle herhangi bir ilişki kurulması doğru değildir. Hatta Afrika İstihbarat dergisinin haberinin doğru olduğu varsayılırsa, Hızlı Destek Güçleri'nin İsrail ziyareti, hükûmetin süregelen savaşa ilişkin anlatısını Sudanlı vatandaşların zihninde pekiştiren bedavaya gelmiş bir hediyedir.

Oşi ile "Sumud" ve Hızlı Destek Güçleri çevrelerinin kavrayamadığı şudur: Bunlar pragmatizmden yalnızca "çıkar" boyutunu almış, ancak pragmatizmin özünde akılcı bir düşünme biçimi olduğunu, sonuçların ve bunların etkilerinin titizlikle değerlendirilmesini gerektirdiğini ve hiçbir koşulda fırsatçılık ya da hatalı hesapları meşrulaştırmak için hafifçe ya da safdilce kullanılamayacağını göz ardı etmişlerdir. Herhangi bir adımın bedeli kazanımından büyükse, bu pragmatizm değil, siyasi intihardır.

Kaynak: Ultrasawt