SDG Entegrasyonu İsrail'in Suriye Stratejisini Sarstı
12.09.2026 - 09:39 | Son Güncellenme: 12.09.2026 - 11:37
Geçen hafta İsrail gazetesi Haaretz'in ve son dönemde İbranice medyanın, Suriye Demokratik Güçlerinin (SDG) yeni Suriye'ye ve devlet kurumlarına entegrasyonundan duyulan rahatsızlık ve kaygıya ilişkin yayımladığı haberler beni şaşırtmadı.
Haaretz'e göre bu rahatsızlığın, daha doğru bir ifadeyle İsrail stratejisinin bütünüyle aşındırılmasının temelinde, SDG'nin PKK'nın Suriye kolu olarak Türkiye'yi içeride ve dışarıda yıpratmak ve zayıflatmak amacıyla kullanılabildiği dönemin sona ermesi bulunuyor. Aynı yapı, yeni Suriye'ye karşı da kullanılıyor, ülkenin toparlanma, istikrar, güvenlik ve toprak bütünlüğünü yeniden tesis etme sürecinin önüne engeller çıkarıyordu. SDG ayrıca 1974 Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması'nın güncellenmesine yönelik müzakerelerde bir baskı aracı olarak kullanılıyor ve İsrail'in yeni Suriye'de merkezi bir aktör olarak konumunu güçlendirmesine hizmet ediyordu.
Burada SDG'nin daha önce yaptığı yanlış ve şaşırtıcı olmayan okumaya da dikkat çekmek gerekiyor. İlham Ahmed'in Tel Aviv ile temas kurarak destek istediğine ilişkin bilinen açıklamasını hatırlamakta fayda var. Bu yaklaşım, sahadaki gerçeklikten kopuktu ve İsrail'in yeni Suriye'de peş peşe yaşanan gelişmeleri ciddi biçimde etkileme kapasitesinin sınırlı olduğunu göremedi. Bunların başında devletin, "tek devlet, tek kanun, tek silah" ilkesi doğrultusunda ülke topraklarının tamamı üzerinde egemenliğini kurması geliyor. Bu ilke, yeni Suriye'nin arkasında oluşan köklü ve stratejik Arap, bölgesel ve uluslararası destek şemsiyesinin önemli dayanaklarından birini oluşturuyor.
Haaretz'in işaret ettiği üç kayıp
Haaretz geçen hafta, SDG'nin Suriye devletine ve kurumlarına entegrasyon sürecinin tamamlanmasının ardından İsrail stratejisinin aşındırıldığına ilişkin önemli bir analiz yayımladı.
Gazeteye göre bunun temelinde üç önemli gelişme bulunuyor. Tel Aviv artık SDG kozunu Türkiye'yi zayıflatmak, iç ve dış çatışmalarla meşgul ederek kapasitesini ve imkânlarını tüketmek amacıyla eskisi gibi kullanamayacak. Aynı yapı Suriye devletini zayıflatmak, yıpratmak, toparlanmasını engellemek ve İsrail'i bu sürecin merkezi aktörlerinden biri haline getirmek amacıyla da kullanılamayacak.
En azından SDG, 1974 Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması'nın güncellenmesine ilişkin müzakerelerde şantaj ve siyasi kazanım aracı olarak da kullanılıyordu. Güneyde oluşturulacak yeni güvenlik düzenlemelerinin yalnızca İsrail'in güvenlik ihtiyaçları ve kaygıları doğrultusunda şekillenmesi hedefleniyordu. Buna karşılık bu düzenlemelerin Suriye'nin ve Suriye halkının güvenlik kaygılarını da dikkate alması gerekiyordu.
İsrail, kendi çıkarları açısından haklı olarak, SDG'yi yeni Türkiye'yi zayıflatmak ve yıpratmak için kullanmaya çalıştı. Türkiye'nin beklenen bölgesel rolünü üstlenmesini ve Arap meselelerine olumlu biçimde dahil olmasını önleyecek iç çatışmalarla meşgul edilmesi amaçlandı. En azından Ankara'nın, Batı'nın ve onun bölgedeki kara üssünün belirlediği oyun kuralları ve sınırlarına uymasını sağlamak için baskı kurulmaya çalışıldı.
Ben Gurion doktrini ve bölgesel hesap
İsrail'in bu tutumunu doğru anlamak için meseleyi tarihsel, siyasi ve düşünsel bağlamına oturtmak gerekiyor. Kurucu Başbakan David Ben Gurion'un şekillendirdiği ve İsrail'in güvenlik doktrininin parçası kabul edilen bazı stratejik ilkeleri hatırlamak bu açıdan önemli.
Arap dünyası açısından bu yaklaşım, Arap devletlerini yıpratmayı, zayıflatmayı ve yan çatışmalarla meşgul etmeyi içeriyordu. Aynı zamanda bu ülkelerde etnik, mezhepsel ve bölgesel temeldeki ayrılıkçı hareketlerin ve parçalanma planlarının desteklenmesi de bu yaklaşımın parçalarından biriydi.
İslami ve bölgesel düzeyde ise "çevre kuşağı" olarak tanımlanan Türkiye, İran ve Etiyopya ile ilişkiler kurulmaya çalışıldı. Amaç, Arap devletlerini çevrelemek ve onları işgal, Filistin ve Filistin meselesinden uzak çatışmalarla meşgul etmekti.
Ben Gurion doktrininin daha geniş boyutunda Batı ile, daha doğru ifadeyle dönemin önde gelen Batılı gücüyle kurulan bağımlılık ilişkisi de bulunuyordu. Bu güç önce Britanya, ardından Fransa ve son olarak ABD oldu. İsrail kendisini, Batı'nın bölgedeki hâkimiyetini güçlendirecek ve bölgenin zenginliklerine büyük bedeller ödemeden ulaşmasını sağlayacak bir araç olarak sundu.
Binyamin Netanyahu, Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich hükümeti bu son unsuru doğru okuyamıyor. Bu durum İsrail'in Suriye'deki stratejisinin aşındırılmasının nedenlerinden biri olarak öne çıkıyor. Bunun yanında iç dinamikler, halkın iradesini ortaya koyması ve yeni Suriye yönetimini destekleyen Arap, bölgesel ve uluslararası tutumlar da bu sürece katkı sağlıyor.
Bu tablo aynı zamanda İsrail'in yerleşimler ile Gazze, Filistin ve bölgedeki saldırgan politikaları konusunda Britanya, Fransa ve kendisini destekleyen diğer Batılı çevrelerle yaşadığı diplomatik anlaşmazlık ve krizleri de açıklıyor.
SDG Türkiye'ye karşı nasıl kullanıldı?
Ben Gurion döneminden gelen bu stratejik yaklaşım, İsrail'in SDG ile ilişkisine de yansıdı. İsrail, SDG'yi PKK'nın Suriye kolu olarak değerlendirdi. Burada SDG adının, İsrail'in önemli destekçilerinden biri olarak nitelenen ABD'nin eski DEAŞ'la Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk'ün girişimleriyle ortaya çıktığı ve bunun örgütün gerçek yapısını gizlemek ve PKK ile bağlantısını reddetmek amacı taşıdığı hatırlatılıyor.
Haaretz'in de kabul ettiği üzere İsrail, kendi çıkarları açısından SDG'yi Türkiye'yi zayıflatmak ve yıpratmak için kullanmaya çalıştı. Ankara'nın iç çatışmalarla meşgul edilmesi, beklenen bölgesel rolünü oynamasının ve Arap meselelerine olumlu biçimde dahil olmasının önlenmesi hedeflendi. En azından Türkiye'nin Batı tarafından belirlenen sınırlar ve oyun kuralları içinde tutulması için SDG'nin bir baskı aracına dönüştürülmesi amaçlandı.
Suriye açısından bakıldığında ise analizler, medya yorumları ve İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar dahil resmî isimlerin açıklamalarına göre Tel Aviv, SDG kozunu ayrılıkçı plan ve projeleri desteklemek için kullanmaya çalıştı.
Bunun içinde Suriye'nin etnik ve mezhepsel temelde beş bölgeye ayrılması yönündeki senaryoların teşvik edilmesi, yeni Suriye'nin toparlanma, yeniden inşa ve yapılanma sürecinin zayıflatılması da bulunuyordu. Bu durum, İsrail'in çevresindeki yıkım ve enkazın ortasında gelişmiş ve müreffeh kalmasını sağlayacak stratejik bir unsur olarak görülüyordu.
Güneydeki müzakerelerde SDG kozu
Müzakereler açısından Tel Aviv, SDG'yi güneydeki herhangi bir çekilmeyi veya karşılıklı güvenlik kaygılarını dikkate alan düzenlemeleri reddetmek için bir baskı aracı olarak kullandı.
Yeni Suriye'nin kendi topraklarının güvenliğini, bütünlüğünü ve birliğini garanti altına alma kapasitesi sorgulandı. Böylece Şam'dan taviz koparılması ya da en azından Suriye yönetiminin ülkenin tamamında egemenlik sağlayamadığı iddiasının güçlendirilmesi hedeflendi.
Bu yaklaşım üzerinden Tel Aviv'in, işgal altındaki topraklardan ve Suriye'nin güneyindeki tampon bölgelerden çekilmesinin istenmesinin mantıksız olduğu ileri sürülebilecekti.
SDG'nin varlık gerekçesi de değişti
SDG konusuna özel olarak gelince, rejimin çöküşünden kısa süre sonra "Yeni Suriye'de SDG ve Üçüzlere Yer Yok" başlıklı bir makale kaleme almıştım.
Bu yazıda rejimin çöküşüyle birlikte DEAŞ'la mücadele gerekçesinin ve SDG'nin varlık nedeninin de ortadan kalktığını savunmuştum. Aynı durum, su, buğday ve petrol gibi doğal kaynaklar bakımından zengin olan Fırat'ın doğusundaki "faydalı Suriye" bölgesindeki Amerikan varlığının gerekçesi için de geçerliydi.
Bu nedenle SDG'nin, Şeyh Maksud ve Eşrefiyye'deki siyasi, medya ve hatta askerî alandaki manevralarına rağmen PKK ile bağlarını koparmanın kaçınılmazlığını anlamış olması olumlu bir gelişme.
Aynı şekilde ayrılıkçı hedeflerden vazgeçilmesi, entegrasyona ve bütün vatandaşlarını kapsayan sivil ve demokratik bir devlette Kürtlerin haklarına odaklanılması gerekiyor.
İsrail stratejisine peş peşe darbeler
Haaretz, SDG'nin entegrasyonu dışında İsrail'in Suriye stratejisinin bu yıl başka önemli ve stratejik darbeler de aldığını belirtiyor.
Bunların arasında yaptırımların kaldırılması, güvenli ve istikrarlı bir Suriye'ye yatırımların akması, köklü Arap ve uluslararası destek şemsiyesinin güçlenmesi, Hikmet el-Hecri'nin Cebel el-Arab'daki ayrılıkçı projesine verilen desteğin gerilemesi ve ABD Büyükelçiliğinin Şam'da yeniden açılmasının yaklaşması sayılıyor.
Tüm bu gelişmeler, yeni Suriye'deki mevcut tablonun nereye doğru ilerlediğine ilişkin önemli sonuçlar taşıyor.
Son olarak kuzey için geçerli olan durumun güney için de geçerli olduğunu hatırlamak gerekiyor. Süveyda ve Cebel el-Arab'ın yeni Suriye'ye entegrasyonu da kaçınılmaz.
Bununla birlikte İsrail ile ilişkilerde diplomasi, sabır ve uzun vadeli bir yaklaşım benimsenmeli. Güneydeki ve Golan'daki ulusal haklardan vazgeçilmemeli.
İsrail ile çok boyutlu mücadelenin, yeniden yapılanma ve imar sürecinde kararlılıkla ilerlemeyi de kapsadığı unutulmamalı. Nihai hedef güçlü, istikrarlı, güvenli ve bütün vatandaşları için sivil ve demokratik bir devlet inşa etmek olmalı.
Kaynak: SyriaTV