Savaş Sonrası Kayıplarda Devletin Sorumluluğu
02.09.2026 - 11:22 | Son Güncellenme: 02.09.2026 - 11:54
Savaş, siyasi takvimde belirlenebilir bir tarihle sona erer; bir anlaşma imzalanır, bir cephe yatışır, bir rejim çöker ya da kuvvetler çekilir. Ancak bu tarih, yıllar önce evden çıkıp bir daha dönmeyen birinin fotoğrafını hâlâ saklayan bir aile için pek bir anlam taşımaz.
O aile için aynı sorular açık kalmaya devam eder: Hâlâ hayatta mı? Tutuklandı mı, öldürüldü mü? Öldüyse, nerede yatıyor?
Bu nedenle 30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybedilme Mağdurları Günü, yalnızca kaybolan insanları anmaktan öte bir anlam taşıyor. 2026 yılı ise Tüm Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme'nin kabulünün 20. yıl dönümüne denk gelmesi nedeniyle ayrıca önem taşıyor.
Gözden Kaçmasın
Birleşmiş Milletler (BM), bu yıl mağdurların hakikat, adalet ve tazminat haklarını günün odağına yerleştirirken zorla kaybetmelerin dünyanın farklı bölgelerinde yaşanmaya devam ettiğinin altını çiziyor.
Kayıp kişilerin aranması çoğunlukla savaşın bitiminden sonra başlayan bir görev olarak görülüyor. Ancak uluslararası hukuk farklı bir ilkeden hareket ediyor: Devletin ve çatışmanın taraflarının sorumluluğu, bir insanın izinin kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı andan itibaren başlıyor ve çatışmanın sona ermesiyle ortadan kalkmıyor.
Kayıp ile zorla kaybedilen aynı değil
"Kayıp" ile "zorla kaybedilen" kişi zaman zaman birbirinin yerine kullanılsa da aynı şeyi ifade etmiyor.
"Kayıp" daha geniş kapsamlı bir kavram. Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC), bunu ailesinin akıbetini ya da nerede olduğunu bilmediği veya güvenilir bilgilere dayanılarak kayıp olduğu bildirilen kişi olarak tanımlıyor. Bu durum silahlı çatışma, şiddet ya da araştırma gerektiren başka koşullardan kaynaklanabiliyor.
Kayıp kişi, cesedine ulaşılamamış bir asker, savaşın ailesinden kopardığı bir sivil, göç yolunda hayatını kaybeden biri, kendisinden haber alınamayan bir tutuklu ya da kalıntılarına ulaşıldığı halde kimliği henüz belirlenemeyen bir kişi olabilir.
Zorla kaybedilme ise daha özgül bir hukuki tanıma sahip. Bir kişinin devlet görevlileri ya da devletin izni, desteği veya onayıyla hareket eden kişi veya gruplar tarafından özgürlüğünden yoksun bırakılması ve ardından bu durumun inkâr edilmesi veya kişinin akıbetinin ve bulunduğu yerin gizlenerek hukukun koruması dışına çıkarılması bu kapsamda değerlendiriliyor.
Bu ayrım önem taşıyor. Her kayıp kişi zorla kaybedilme mağduru değil ancak zorla kaybedilen kişi aynı zamanda ailesi açısından akıbeti bilinmeyen biri haline geliyor. Bu nedenle savaş sonrası arama çalışmalarının yalnızca belirli bir grubu değil, tüm kayıp kişileri kapsaması gerekiyor. Kaybolan kişinin kimliği ya da kaybolmasından sorumlu olduğu düşünülen taraf, ailesinin yanıt alma hakkının önünde engel oluşturmamalı.
Devletin sorumluluğu savaş bitmeden başlıyor
Uluslararası insancıl teamül hukukunun 117. Kuralı, çatışmanın her tarafının savaş nedeniyle kayıp olduğu bildirilen kişiler hakkında bilgi edinmek için mümkün olan tüm önlemleri almasını ve ailelere elindeki bilgileri iletmesini öngörüyor.
Uluslararası Kızılhaç Komitesinin ortaya koyduğu hukuki çerçeve ise birbirine bağlı üç yükümlülüğe işaret ediyor: Kişilerin kaybolmasını mümkün olduğunca önlemek, kayıpların akıbetini ve bulunduğu yeri aydınlatarak ailelerini bilgilendirmek, kaybolma ya da zorla kaybedilmelere yol açan suçları soruşturmak ve gerektiğinde failleri yargılamak.
Bu nedenle 20 yıl sonra bir dosyanın çözüme kavuşma ihtimali, çoğu zaman kayboluşun ilk saatlerinde yapılanlara bağlı olabiliyor. Tutuklunun adı kaydedildi mi? Cezaevi kayıtları korundu mu? Hastaneye getirilen ceset belgelendi mi? Defin yeri numaralandırıldı mı? Ölen kişinin eşyaları saklandı mı? Yoksa kimliği bilinmeden gömülerek onu yeniden kimliğiyle buluşturabilecek bilgiler de ortadan mı kalktı?
Çatışma sona erdiğinde görevin biçimi değişiyor. Dağınık kayıtların bir araya getirilmesi, arşivlerin korunması, defin alanları ve toplu mezarların güvence altına alınması, ailelerin başvurularının alınması ve veri tabanlarının tıbbi ve adli bilgilerle ilişkilendirilmesi gerekiyor.
Hükümetin ya da rejimin değişmesi de akıbeti bilinmeyen kişilere karşı devletin yükümlülüklerini ortadan kaldırmıyor. Yeni yönetim, kendisinden önceki yönetimin eylemlerinden cezai olarak sorumlu olmayabilir ancak kayıpları arama, delilleri koruma ve hakikatin ortaya çıkarılmasının önünü açma sorumluluğunu devralıyor.
Kayıpları aramak yalnızca mezarları açmak değil
Etkili bir arama süreci, bütünleşik verilerle başlıyor. Kayıp kişinin adı, son görüldüğü tarih ve yer, kaybolma koşulları, fiziksel özellikleri, tutukluluk ve hastane kayıtları, olası defin yerleri, tanık ifadeleri ve gerektiğinde aile bireylerinin genetik bilgilerinin bir araya getirilmesi gerekiyor.
Kimliği belirlenemeyen kalıntılar bulunabilirken yüzlerce kilometre ötede, yıllar önce kaybolan bir kişinin bilgilerini saklayan bir aile bulunabiliyor. Bir cezaevi ya da hastane kaydındaki tarih veya numara, bu iki dosya arasında bağlantı kurulmasını sağlayabiliyor.
Bu nedenle kalıntıların çıkarılması tek başına yeterli değil. Sürecin adli tıp sistemi, delillerin korunması ve binlerce dosyanın karşılaştırılmasına imkan sağlayan veri tabanlarıyla desteklenmesi gerekiyor.
Defin alanlarının korunması da kritik önem taşıyor. Toplu mezarın usulüne uygun olmayan biçimde açılması veya kalıntıların belgelenmeden taşınması; cesedin konumu, yanında bulunan eşyalar, diğer kalıntılarla ilişkisi ve ölüm zamanı ile koşullarının belirlenmesine yardımcı olabilecek geri döndürülemez bilgileri yok edebiliyor.
Suriye'deki toplu mezarların bulunmasına yönelik çalışmalar ve El Araby TV'nin Halep'teki toplu mezarlara ilişkin araştırmaları da bu alanlara ne kadar hassas yaklaşılması gerektiğini ortaya koyuyor.
Dolayısıyla amaç yalnızca insan kalıntılarına ulaşmak değil; bir dosyaya ya da numaraya dönüşen kişiye adını, kimliğini ve akıbetini yeniden kazandırmak.
Ailelerin hukuki hakları da korunmalı
Uluslararası Sözleşme, zorla kaybedilme mağdurlarına kayboluşun koşullarını, soruşturmanın ilerleyişini ve sonuçlarını, ayrıca kaybedilen kişinin akıbetini öğrenme hakkı tanıyor. Taraf devletler de kişiyi aramak ve yerini belirlemekle, ölümü kesinleşmişse kalıntılarını bulmak, onlara saygı göstermek ve ailesine teslim etmekle yükümlü tutuluyor.
Ancak uzun süren kayıp hali yalnızca adli tıp çalışmalarıyla çözülemeyen başka sorunları da beraberinde getiriyor.
Kayıp kişinin eşi, onun mülkleriyle ilgili işlemleri yapamıyor olabilir. Çocukları velayet veya mali haklara ilişkin işlemleri gerçekleştiremeyebilir. Aile, kanıtlayamadığı hukuki bir statü nedeniyle maaş veya yardımdan yararlanamayabilir.
Bazı sistemlerde bu engelleri aşabilmenin tek yolu kişinin öldüğünün ilan edilmesi olabiliyor. Bu da aileyi ağır bir seçimle karşı karşıya bırakıyor: Yakınının ölüp ölmediğini bilmeden yasal haklarına ulaşabilmek için onun ölümünü kabul etmek.
Bu nedenle bazı ülkelerde kişinin öldüğü varsayılmadan kayıp olduğunu hukuken tanıyan "yokluk belgesi" ya da "yokluk ilanı" mekanizmaları kullanılıyor. Uluslararası Kızılhaç Komitesi, Mayıs 2026'da bu mekanizmaya ilişkin kılavuzlar yayımladı. Bu sistem, arama devam ederken kayıp kişinin ve ailesinin medeni ve ailevi haklarının korunmasını amaçlıyor.
Bu açıdan devletin kayıp kişilere yönelik sorumluluğu yalnızca cezai değil; aynı zamanda hukuki, idari ve sosyal bir nitelik taşıyor. Devletin aramayı sürdürürken ailenin hayatının yıllarca belirsizlik içinde kalmasını önleyecek mekanizmaları da oluşturması gerekiyor.
Bosna'da arama sürecinin kurumsallaşması
Bosna'da 1990'lardaki savaş sırasında yaklaşık 30 bin kişi kayboldu. Otuz yıl sonra Bosna makamları, Uluslararası Kayıp Kişiler Komisyonunun desteğiyle bu kişilerin yaklaşık yüzde 75'inin akıbetini belirlemeyi başardı. Komisyon, benzer bir çatışmadan çıkan başka hiçbir ülkede bu orana ulaşılamadığını belirtiyor.
Yaklaşık 7 bin 500 kişi hâlâ kayıp kabul edilirken bunların yaklaşık binini Srebrenitsa Soykırımı sırasında kaybolanlar oluşturuyor.
Bu sonucun arkasında yalnızca DNA teknolojisi bulunmuyor. Teknoloji örnekleri karşılaştırabiliyor ancak mezarın yerini belirleyemiyor, tanık ifadesi toplayamıyor veya bir kurumun arşivindeki kaydı ortaya çıkaramıyor.
Bosna deneyimi; hukuki bir çerçeveyi, uzman kurumları, kayıp aileleriyle işbirliğini ve adli tıp verilerini tek bir ulusal sürece dahil eden bir mekanizmayı gerektirdi.
Otuz yılın ardından ise yeni bir sorun ortaya çıktı: Gizli mezarların yerini bilen tanıkların sayısı azalıyor. Uluslararası Kayıp Kişiler Komisyonu da defin yerlerine ilişkin bilgi eksikliğinin halen en önemli engellerden biri olduğunu belirtiyor.
Bosna örneği, yıllar geçtikten sonra dahi kayıp dosyalarının önemli bölümünün çözülebileceğini ancak bunun için arama faaliyetlerinin geçici bir kampanya yerine kalıcı ve kurumsal bir yapıya dönüştürülmesi gerektiğini gösteriyor.
Lübnan'da gecikmenin bedeli
Lübnan İç Savaşı 1990'da sona erdi ancak binlerce kayıp kişinin ailesi, dosyanın özel bir hukuki çerçeveye kavuşması için yaklaşık 30 yıl bekledi. Kasım 2018'de parlamento, Kayıplar ve Zorla Kaybedilenler Hakkında 105 Sayılı Kanun'u kabul etti.
Kanun, ailelerin yakınlarının akıbetini ve bulunduğu yeri öğrenme hakkını güvence altına alırken kayıpların akıbetini araştırmak üzere bağımsız bir ulusal kurum oluşturulmasını da öngördü. Kanunun yürürlüğe girmesinden iki yıl sonra, 2020'de Ulusal Kayıplar ve Zorla Kaybedilenler Komisyonu kuruldu.
Lübnan deneyiminin önemi yalnızca çıkarılan kanunda değil, onu önceleyen onlarca yıllık gecikmede de yatıyor. Tanıklar yaşlanıyor, belgeler kaybolabiliyor, defin yerleri değişebiliyor ve anne babalar çocuklarının başına ne geldiğini öğrenemeden hayatını kaybedebiliyor.
Dolayısıyla savaş ile soruşturma arasındaki gecikme yalnızca boş geçen bir zaman değil, deliller açısından biriken bir kayba da dönüşebiliyor.
Suriye'de on yılların kayıp dosyası
Aralık 2024'te Beşşar Esed rejiminin çökmesinin ardından kayıp kişiler meselesi, Suriye'deki yeni dönemin en karmaşık dosyalarından biri haline geldi.
Henüz kapsamlı ve kesin bir sayı bulunmuyor. Önceki insan hakları tahminlerinde eski rejim döneminde 112 binden fazla kayıp kişiden söz edilirken Uluslararası Kayıp Kişiler Komisyonu, onlarca yıllık çatışma ve baskı nedeniyle toplam sayının 150 bini aşmasının kuvvetle muhtemel olduğunu, gerçek rakamın ise çok daha yüksek olabileceğini belirtiyor.
Komisyon, 2011 öncesine uzanan vakaların yanı sıra göç ve kaçış yollarında kaybolan kişilerin de bulunduğuna dikkati çekiyor.
17 Mayıs 2025'te 19 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Suriye Arap Cumhuriyeti Ulusal Kayıp Kişiler Komisyonu kuruldu. Komisyon; bilgi toplama ve doğrulama, kayıp kişilerin aranması ve akıbetlerinin belirlenmesine yönelik ulusal bir süreç oluşturma ve dosyanın hukuki ve idari çerçevesini birleştirme çalışmalarını sürdürüyor. Haziran 2026'da merkezi yönetim ve illerdeki şubeleri kapsayan teşkilat yapısı da onaylandı. AA da kurumun adını Türkçede "Suriye Arap Cumhuriyeti Ulusal Kayıp Kişiler Komisyonu" şeklinde kullanıyor.
Komisyonun yanı sıra BM Genel Kurulunun Haziran 2023'te kurduğu Suriye Arap Cumhuriyeti'ndeki Kayıp Kişilere İlişkin Bağımsız Kurum da faaliyet gösteriyor. Kurumun görev alanı; uyruğu, aidiyeti, kaybolma tarihi veya kaybolmasından sorumlu olduğu düşünülen taraf ayrımı yapılmaksızın Suriye'deki bütün kayıp kişileri kapsıyor. Kurum aynı zamanda kayıp kişilerin ailelerine destek sağlamakla görevli.
Haziran 2026'da Ulusal Kayıp Kişiler Komisyonu, kayıp ve zorla kaybedilen kişilere ilişkin hazırlanacak yasanın temel ilkeleri konusunda istişare süreci başlattı. Temmuzda açıklanan verilere göre, kayıp yakınları ve mağdur derneklerinin de aralarında bulunduğu yaklaşık 500 kişi ve kuruluş sürece katıldı. Ardından hazırlanması planlanan ulusal yasaya ilişkin 12 başlığı içeren bir tartışma belgesi yayımlandı.
Çalışmaların somut örneklerinden biri Ağustos 2026'da ortaya çıktı. Komisyon, İçişleri Bakanlığı ile koordinasyon içinde, 2013'ten bu yana kayıp olan Bessam Bahra ile oğlu Semih'in akıbetini belirlediğini açıkladı. Yapılan araştırma, ikisinin de eski rejimin güvenlik birimlerine bağlı kişiler tarafından öldürüldüğünü ortaya koyarken kalıntıların yerinin belirlenmesine yönelik çalışmaların sürdüğü bildirildi.
Rania Abbasi ve çocuklarının dosyasında yaşanan gelişmeler de farklı kaynaklardan gelen bilgilerin karşılaştırılarak ailelere güvenilir bir yanıt verilmesinin ne kadar karmaşık bir süreç olduğunu gösterdi.
Suriye'deki kayıp dosyası tek bir cezaevine, döneme veya sorumlu tarafa bağlı değil. Tutuklanma ve zorla kaybedilme sonucu ortadan kaybolanların yanı sıra askeri operasyonlar, katliamlar, yerinden edilme ve kaçırma olayları nedeniyle kaybolanlar bulunuyor. Ayrıca farklı dönemlerde farklı bölgeleri kontrol eden taraflarla bağlantılı dosyalar ve son savaştan onlarca yıl öncesine uzanan vakalar da mevcut.
Bu nedenle Suriye açısından en önemli sınavlardan biri, kayıp kişinin kimliğine veya kaybolmasından sorumlu olduğu düşünülen tarafa göre ayrı listeler oluşturmak yerine tüm kayıp kişileri kapsayan ortak ve ulusal bir süreç oluşturmak.
Savaştan çıkan bir devlet, her aileye kayıp yakınının mutlaka bulunacağı sözünü veremez. Kayıp dosyalarında en fazla ilerleme kaydeden ülkelerde bile onlarca yıl sonra yanıtlanamayan vakalar bulunuyor.
Ancak devletin sorumluluğu başka ölçütlerle değerlendirilebilir: Arama başlatıldı mı? Deliller korundu mu? Kayıtlar dağılmadan bir araya getirildi mi? Toplu mezarlar ve defin alanları güvence altına alındı mı? Bütün ailelere eşit davranıldı mı? Hükümetler değişse ve konu kamuoyunun gündeminden düşse bile çalışmalarını sürdürebilecek bir kurum oluşturuldu mu?
Bir aile açısından savaş, silahların susmasıyla sona ermeyebilir. Kayıp yakınının eve dönmesi, kimliği belirlenmiş kalıntılarının aileye teslim edilmesi veya başına ne geldiğini ortaya koyan doğrulanmış bir yanıtın ulaşması, o savaşın aile için gerçek anlamda sona erdiği an olabilir.
Devlet açısından ise sorumluluk bundan çok daha önce, bir insanın kayıp hale geldiği ve bir başkasının onun nerede olduğunu öğrenmeyi beklemeye başladığı anda başlıyor.
Kaynak: AlArabyTV