Hürmüz Krizi Küresel Düzeni Nasıl Değiştiriyor?

Hürmüz Boğazı’ndaki kriz enerji ve tedarik zincirlerini sarsarken, ABD’nin ittifak ilişkileri ile Çin’in bölgedeki diplomatik rolünü de yeniden gündeme taşıdı.
Hürmüz Krizi Küresel Düzeni Nasıl Değiştiriyor

23.09.2026 - 10:06  |  Son Güncellenme:  23.09.2026 - 10:27

ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a karşı başlattığı ve bölgeye yayılan savaş, enerji piyasalarından uluslararası ittifaklara kadar geniş bir alanda etkisini gösterdi. ArabicPost’un 5 Nisan’da yayımladığı analizde, savaşın geleneksel diplomasi ile uluslararası hukuk ve taahhütlerin etkisine ilişkin tartışmaları yeniden gündeme getirdiği belirtildi. Analizde, bunların İsrail’in bölgede “hâkimiyet kurma ve nüfuzunu genişletme planları” ile ABD’nin “anlaşmaları bozma, savaş başlatma ve rakiplerini boyun eğdirmek için güç kullanma yaklaşımı” karşısında yetersiz kaldığı savunuldu. 

Yaklaşık 50 yıldır uluslararası yaptırımlarla karşı karşıya olan Tahran’ın, mevcut savaşı varoluşsal bir mücadele olarak gördüğü belirtilen analizde, İran’ın yaklaşımının “müzakere masasında ancak sahada güç yoluyla elde edilen kazanımların değer taşıdığı” anlayışına dayandığı ifade edildi. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması da bu denklemin merkezindeki araçlardan biri olarak gösterildi. 

Analizin yayımlandığı dönemde ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı ticari gemi trafiğine yeniden açmakta zorlandığı, İran’ın ise petrol, sıvılaştırılmış doğal gaz ve diğer yükleri taşıyan gemilerin geçişini kısıtlayarak Washington ve Tel Aviv karşısındaki en önemli kozlarından birini kullandığı belirtiliyordu. Bu durum enerji fiyatlarının yükselmesine, küresel tedarik zincirlerinin aksamasına ve yakıt maliyetlerinin dünya genelinde artmasına yol açtı. 

Hürmüz’deki kriz aradan geçen aylara rağmen sona ermiş değil. Reuters’ın 22 Eylül verilerine göre, pazartesi günü boğazdan yalnızca iki emtia gemisi geçti. Savaş öncesinde ise bu sayı günlük ortalama 125 büyük ticari gemi seviyesindeydi. İranlı bir yetkili de Tahran’ın, ABD’nin askeri baskıyı azaltması ve İran limanlarına yönelik ablukayı kaldırması halinde boğazı bir hafta içinde yeniden açmaya hazır olduğunu bildirdi. 

Enerji piyasalarında Hürmüz etkisi

ArabicPost’un analizinde, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatarak küresel ekonomi üzerinde ağır baskı oluşturmayı amaçladığı değerlendirmesine yer verildi. Associated Press’in o dönemdeki verilerine dayandırılan bölümde, Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) üyesi ülkelerin şoku hafifletmek amacıyla tarihlerindeki en büyük acil durum petrol rezervi kullanımını başlattığı aktarıldı.

IEA üyesi ülkeler 11 Mart’ta toplam 400 milyon varil petrolü stratejik rezervlerden piyasaya sunma kararı aldı. Bu miktar, kurum tarihinde gerçekleştirilen en büyük acil durum rezerv kullanımı oldu. Analizin yayımlandığı dönemde petrolün varil fiyatı 100 doların üzerine çıkarken JPMorgan, Hürmüz üzerinden yaşanan arz kesintisinin mayıs ortasına kadar sürmesi halinde fiyatların 150 doların üzerine çıkabileceği uyarısında bulunuyordu. 

IEA verilerine göre 2025’te Hürmüz Boğazı’ndan günlük ortalama 20 milyon varil ham petrol ve petrol ürünü geçti. Bu miktar deniz yoluyla gerçekleştirilen küresel petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 25’ine karşılık geliyor. Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) ihracatı dikkate alındığında, küresel sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin de yaklaşık beşte biri bu güzergâha bağımlı. 

Boğaz en dar noktasında yaklaşık 21 deniz mili, yani 39 kilometre genişliğinde. Gemiler için geliş ve gidiş yönlerinde yaklaşık 2’şer deniz mili genişliğinde iki seyir kanalı ve bu kanallar arasında 2 deniz millik bir tampon bölge bulunuyor. 

Krizin etkileri petrol ve doğal gazla da sınırlı değil. Uzun süreli bir kesinti küresel gübre piyasasını etkileyerek gıda güvenliği üzerinde de baskı oluşturabilir. Kpler’in Haziran 2025 tarihli analizine göre, Hürmüz’de yaşanacak bir kesinti küresel gübre tedarik zincirlerinde yüzde 33’e varan bir sıkışmaya yol açabilir ve fiyatları artırabilir. 

Helyum krizi sağlık ve teknoloji sektörünü etkiliyor

Hürmüz krizinin etkilediği bir başka stratejik ürün ise helyum. Renksiz ve kokusuz olan bu gaz yalnızca gündelik kullanımlarda değil; sağlık hizmetlerinden yarı iletken üretimine kadar birçok kritik sektörde kullanılıyor.

Katar, küresel helyum üretiminin yaklaşık üçte birini karşılıyor. İran’ın mart ayında Katar’daki Ras Laffan enerji tesislerine düzenlediği saldırılar, helyum üretimini de etkiledi. QatarEnergy’nin açıkladığı verilere göre saldırılar Katar’ın LNG ihracat kapasitesinin yaklaşık yüzde 17’sini devre dışı bırakırken, helyum ihracat kapasitesinde yaklaşık yüzde 14’lük kayıp yaşandı. Hasar gören bazı LNG tesislerinin onarımının üç ila beş yıl sürebileceği açıklandı. 

ArabicPost’un 5 Nisan tarihli analizinde, o dönemde Körfez’de her biri 41 bin litre sıvı helyum taşıyan yaklaşık 200 konteynerin biriktiği ve soğutma sistemlerinin helyumu muhafaza edebileceği sürenin 35 ila 48 günle sınırlı olduğu aktarılıyordu. Bu ifadeler, haberin yayımlandığı tarihteki koşulları yansıtıyordu. 

Helyum, manyetik rezonans görüntüleme (MR) cihazlarının süper iletken mıknatıslarını çok düşük sıcaklıklarda tutmak için kullanılıyor. Yarı iletken üretiminde de özellikle silikon plakaların üretim sürecinde soğutulmasında kritik rol oynuyor. Euronews’un görüştüğü sektör uzmanları, yarı iletken üreticilerinin farklı tedarik kaynaklarına yönelme imkanının sağlık sektörüne kıyasla daha fazla olduğunu, MR cihazlarında ise uzun süreli bir helyum sıkıntısının hizmetleri aksatabileceğini belirtiyor. 

ABD’nin Hürmüz’ü açmak için önündeki seçenekler

ArabicPost analizine göre, Hürmüz krizinin en önemli siyasi sonuçlarından biri ABD’nin küresel nüfuzunun ve stratejik deniz yollarını güvence altına alma kapasitesinin sınanması oldu. Analizde, ABD Başkanı Donald Trump yönetimi ile Savunma Bakanı Pete Hegseth açısından boğazın güç kullanılarak açılması fikrinin kâğıt üzerinde mümkün görünmesine rağmen, sahadaki durumun uçak gemileriyle çözülebilecek basit bir askeri operasyondan çok daha karmaşık olduğu savunuldu. 

Deniz mayınları, insansız hava araçları, kıyı konuşlu füzeler ve insansız veya intihar saldırılarında kullanılabilecek tekneler olası bir operasyonun riskleri arasında gösterildi. Buna deniz taşımacılığı ve sigorta şirketlerinin savaş bölgesine girmekte isteksiz davranması da eklendi.

Analizde Washington’ın önündeki dört temel seçeneğin o dönemde ciddi sorunlarla karşılaştığı belirtildi.

İlk seçenek, Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilere eşlik edecek uluslararası bir deniz koalisyonu oluşturulmasıydı. Ancak bazı Avrupalı müttefiklerin doğrudan askeri operasyona dahil olmak istememesi bu seçeneğin hayata geçirilmesini zorlaştırdı. 

İkinci seçenek, İran kıyılarına doğrudan askeri saldırılar düzenlemek ve İran’ın deniz kapasitesini etkisiz hale getirmekti. ArabicPost, İran’ın düzenli donanmasının büyük ölçüde zarar görmesine rağmen boğazdaki asimetrik mücadelede İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Donanmasının önemli rol oynadığına dikkat çekerek bu yaklaşımın da boğazı tamamen açmaya yetmediğini savundu. 

Üçüncü seçenek, piyasaları geçici ekonomik tedbirlerle rahatlatmaktı. Analizde, çatışmanın uzamasının bu tedbirlerin etkisini azaltacağı ve savaşın küresel ekonomiyi yıpratan bir sürece dönüşebileceği değerlendirmesi yapıldı.

Dördüncü seçenek ise ABD’nin boğazı güç kullanarak açmak için tek başına geniş çaplı bir deniz harekâtına girişmesiydi. O dönemde tartışılan askeri planlar arasında yaklaşık 2 bin 500 ABD Deniz Piyadesinin bölgeye sevk edilmesi ve İran kıyısındaki bazı noktalar veya stratejik adalar üzerinde kontrol sağlanması ihtimali de yer alıyordu. Bunlar arasında İran’ın ana kara kıyısının yaklaşık 30 kilometre açığındaki Hark Adası da bulunuyordu. İran’ın petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90’ının gerçekleştirildiği ana terminal Hark Adası’nda yer alıyor. 

Analizde, İran’ın deniz mayınlarının temizlenmesi, denizaltıların ve küçük saldırı teknelerinin etkisiz hale getirilmesinin boğazın güvenli biçimde açılmasının ön koşulları arasında olduğu ve böyle bir operasyonun ABD Donanması açısından yüksek maliyet taşıyabileceği değerlendirmesine yer verildi. 

Avrupa’dan Washington’a sınırlı destek

ArabicPost’a göre Washington açısından sorun yalnızca askeri operasyonun güçlüğü değildi. Bazı geleneksel Avrupalı müttefiklerin İran savaşını NATO kapsamında üstlenilmesi gereken bir yükümlülük olarak görmemesi de ABD’nin seçeneklerini sınırlayan unsurlardan biri olarak gösterildi.

Analizin yayımlandığı tarihte İtalya, İran’a karşı savaş faaliyetleriyle bağlantılı ABD uçaklarının inişine izin vermemiş, İspanya üslerin ve uçuş haklarının kullanılmasını reddetmişti. Avusturya, İsviçre ve Fransa da ABD’nin askeri faaliyetlerine yönelik çeşitli hava sahası kısıtlamaları uygulamıştı. ArabicPost, bu yaklaşımı Avrupa’da öne çıkan “bu bizim savaşımız değil” tutumunun parçası olarak değerlendirdi. 

İngiltere ise Londra’da Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına ilişkin yaklaşık 35 ülkenin katıldığı görüşmelere ev sahipliği yaptı. Görüşmelerde boğazın yeniden açılması için diplomatik ve siyasi seçenekler ele alındı. ArabicPost, bu gelişmeleri ABD’nin geleneksel ittifakları ve küresel nüfuzu açısından dikkat çekici bir dönüşüm olarak yorumladı. 

Çin’in diplomatik rolü öne çıkıyor

Analiz, savaşın bir başka sonucu olarak Çin’in bölgedeki diplomatik ağırlığının arttığını savunuyor. Pekin, Pakistan ile birlikte beş maddelik bir diplomatik girişimi desteklerken Körfez ülkeleriyle temaslarını sürdürdü ve Hürmüz Boğazı’nı açmak amacıyla güç kullanımına izin verebilecek bir Birleşmiş Milletler girişimine karşı çıktı. 

Çin aynı zamanda kendi bayrağını taşıyan gemilerin boğazdan geçişi konusunda Tahran’la temas yürüttü. Enerji kaynaklarını çeşitlendirmiş olması ve stratejik petrol rezervleri Pekin’in kısa vadeli kırılganlığını azaltırken, Çin ekonomisinin enerji ve taşımacılık maliyetlerine bağımlılığı uzun süren bir savaşın Pekin açısından da önemli riskler taşımasına neden oluyor.

ArabicPost, bu ekonomik ve diplomatik kapasitenin Çin’i kalıcı bir istikrar formülünde “vazgeçilmez bir ortak” haline getirdiği değerlendirmesinde bulundu. 

Hürmüz tek kutuplu düzen için bir sınav mı?

Analizin son bölümünde Hürmüz krizi, Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan tek kutuplu uluslararası sistem tartışmaları üzerinden ele alınıyor.

Siyaset bilimci William Wohlforth, 1990’ların sonunda ABD’nin konumunu doğru kullanması halinde tek kutuplu uluslararası sistemin istikrarlı ve kalıcı olabileceğini savunmuştu. Hürmüz’de ortaya çıkan tablo ise bu yaklaşımın pratikte karşılaştığı sınırlar üzerinden değerlendiriliyor. 

ABD’nin denizler, uluslararası hava sahası ve uzay gibi “ortak alanlar” üzerindeki askeri üstünlüğünü tanımlayan “Command of the Commons” yaklaşımı ise MIT’den siyaset bilimci Barry Posen tarafından ortaya konuldu. Posen’ın 2003 tarihli çalışması, ABD’nin bu alanlardaki üstünlüğünün küresel askeri gücünün temel unsurlarından biri olduğunu ele alıyor. 

Kurumsal liberalizmin önde gelen isimlerinden John Ikenberry’nin çalışmalarına da atıfta bulunan ArabicPost, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından genişleyen liberal uluslararası düzene giderek daha çeşitli aktörlerin dahil olmasının siyasi hâkimiyetin temellerini dönüştürdüğü görüşünü aktarıyor. 

Analize göre Hürmüz krizi bu tartışmaların birkaçını aynı noktada bir araya getiriyor: stratejik bir dar boğaz askeri üstünlüğün kullanımını sınırlıyor, ittifaklar savaş kararlarının uygulanmasını zorlaştırıyor ve küresel piyasaların oluşturduğu maliyetler büyük güçlerin hareket alanını daraltıyor.

ArabicPost, buradan hareketle yeni bir uluslararası düzenin “Hürmüz’de doğduğu” yorumunu yapıyor. Bunun ABD’nin küresel güç konumunun sona erdiği anlamına gelmediği ancak Washington’ın küresel krizleri tek başına yönetme kapasitesinin ve uluslararası kararlar üzerindeki hâkimiyetinin daha fazla sınırlandığını gösterdiği savunuluyor. Analizin vardığı sonuç, Hürmüz krizinin Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu düzenin sınırları açısından somut bir sınav oluşturduğu ve Çin gibi diğer güçlerin küresel istikrar arayışlarında daha fazla rol üstlendiği yönünde. 

 

Kaynak: ArabicPost