Guta’daki Kimyasal Saldırının 13. Yılında Emine Hanım’ın Ailesinin Hikayesi
23.08.2026 - 19:13 | Son Güncellenme: 27.08.2026 - 14:34
Beşar Esad rejiminin düştüğünün ilan edildiği anda aklıma ne bir haber geldi ne de kutlama sahneleri. Aklıma yalnızca bir kadın geldi.
Bu kadın, Guta’daki kimyasal saldırıda ailesinden 10 kişiyi kaybeden Emine Hanım’dı. Gerçek adı güvenlik gerekçesiyle kullanılmayan Emine Hanım’a yıllarca belgeleme ve soruşturma oturumlarında eşlik ettim. Her buluşmamızda aynı soruya dönüyor, sanki belgelediğimiz her şeyin, kaydettiğimiz her tanıklığın ve taşıdığımız her belgenin anlamını bu soruyla sınıyordu:
“Beşar Esad’ın cezasını gördüğüm bir gün gelecek mi?”
Sonra yılların beklentisini ve acısını, hiç aklımdan çıkmayan tek bir cümleyle özetlerdi:
“Beşar Esad’ı asılmış ya da ölmüş görmeden kalbim soğumaz.”
Haber açıklandığında telefon numarası gözümün önündeydi. Baktım ancak aramaya cesaret edemedim. Korkum onun vereceği tepkiden değil, yanıtını bilmediğim bir sorudandı. Ailesinin katilini adalet önünde görmek için yıllarını harcayan bir kadına ne diyecektim, üstelik o kişi hesap vermek yerine kaçmışken?
Telefon ellerimde sessiz kaldı. Saatler geçti. O kadının yıllarca beklediği haberi ona veren kişi olmaktan aciz biçimde öylece durdum.
Saatler sonra kendisinden kısa bir sesli mesaj geldi.
“Oğlum Vasim,” dedi, “bugün kalbim rahatladı. Allah’tan dileğim, bir sonraki haberde onu Merce Meydanı’nda asılı görelim.”
Ancak o an, yıllardır göğsüme çöken ağırlığın biraz olsun kalktığını hissettim. Ancak o an rejimin çöküşü benim için siyasi bir haber olmaktan çıktı ve hakkını çok uzun süre bekleyen bir kadının hayatındaki kişisel bir ana dönüştü.
İşte o noktada, 21 Ağustos’un şafağına, hikâyenin başlangıcına dönmem gerektiğini anladım.
Ölüm kaosu ve cevapsız sorular
Bu ayrıntıları bir aktivist, sağlık görevlisi, tanık ve o geceden sağ kurtulanların onlarca hikâyesini belgeleyen biri olarak yazıyorum. Onlarla daha sonra buluştum, tanıklıklarını dinledim ve yıllarca süren belgeleme ile soruşturma süreçlerinde hikâyelerine eşlik ettim.
Belki de farkında olmadan o saatlerde Emine Hanım’ın ailesinden birini kollarımda taşımış veya ona ilk yardım uygulamıştım. Yıllar sonra onun hikâyesine sandığımdan çok daha yakın olduğumu öğrenecektim.
Kimyasal saldırının ilk andaki vahşeti, bellekte en derin izi bırakan şey değildi. Asıl ağır olan, sonrasında yaşananlardı.
21 Ağustos 2013 gecesinin ortasında Guta, tamamlanmış bir haberle değil, henüz adını bile koyamadığı bir kaosla ve yanıt bulmaktan daha hızlı çoğalan sorularla karşı karşıya kaldı. Beldeler, herkesin tek bir kişiyi aradığı devasa bir arama alanına dönüştü; ölüm ise herkesten önce o mekânlara ulaşmıştı.
Artık soru “Ne oldu?” değildi.
Sorular daha temel ve daha acı hâle gelmişti: Haberleşme yokken nasıl arayacaksın? Ulaşım yokken Zemalka’ya nasıl varacaksın? Yol nerede? Yakıt nerede? Birine ulaşabilmek için kim yol gösterebilir?
Guta, kuşatmanın ilk dönemlerini yaşıyordu. Yakıt kıttı, ulaşım neredeyse yoktu. Yollar yaralılarla ve hayatta kalanları kurtarmaya çalışanlarla dolmuştu.
O kaosun ortasında aynı sorular her evde, her sokakta ve her sağlık noktasının kapısında yankılanıyordu:
“Kocam nerede? Babam nerede? Annem nerede? Çocuklarım, torunlarım nerede? Kim hayatta? Kim uzun kurban listesindeki bir başka isim oldu? Allah aşkına, kalbimi rahatlatacak bir haber verin.”
O gece Emine Hanım, Zemalka’daki evinden uzaktaydı. Yaralı bir akrabasını ziyaret etmek için 20 Ağustos akşamı Arbin’e gitmişti. Geçici sandığı bu ziyaretin, kendi hayatıyla ailesinin hayatı arasındaki ince çizgiye dönüşeceğini bilmiyordu.
Yalnızca birkaç saat, onun ölümden kurtulması ve felaketin diğer tarafında uyanması için yeterli oldu.
Aklında tek bir soru vardı ancak yanıtı nerede arayacağını bilmiyordu:
Ailem nerede?
İlk haberci kurbanların arasındaydı
Arama girişimleri tekrarlandı, bağlantılar kesildi, yeniden denendi ancak her seferinde sonuçsuz kaldı. Şebeke yoktu, yol yoktu, ulaşım yoktu ve tutunabileceği tek bir haber dahi bulunmuyordu.
Zemalka oradaydı; korku, gaz ve ölümden oluşan bir engelin ardında. Emine Hanım ise Arbin’de nereden başlayacağını, kime başvuracağını ve ailesine nasıl ulaşacağını bilmiyordu.
Önünde tek bir seçenek kaldı. Akrabalarından birinin oğlu olan Samer isimli gençten Zemalka’ya gitmesini istedi.
Onu bir mesaj iletmesi veya sıradan bir haber getirmesi için değil, tek bir soruya yanıt bulması için gönderdi:
“Ailem iyi mi? Neredeler? İçlerinden kim kaldı?”
Samer Zemalka’ya doğru yola çıktı.
Bir saat geçti.
Ardından bir saat daha.
Sonra saatler geçti.
Hiç haber gelmedi.
Her geçen dakika kaygıyı büyütüyor, sessizliğin kendisi kötü bir habere dönüşüyordu. Emine Hanım, Samer’in yolda görüneceğini, kapıdan içeri gireceğini ve bekleyişini sona erdirecek bir şey söyleyeceğini umuyordu.
Ancak Samer dönmedi.
Emine Hanım Zemalka’ya kendisi gitmeye çalıştı ancak yolda yükselen uyarılarla karşılaştı:
“Kimse Zemalka’ya gitmesin... Durum tehlikeli. Giren herkes etkilenir. Kimyasal her yeri kaplamış.”
Bu sıradan bir uyarı değildi. Adeta geri dönebileceklerle bir daha dönemeyecekler arasındaki sınırı çiziyordu.
Ulaşım yoktu. Kuşatma insanları son damla yakıta kadar sıkıştırmıştı. Yollarda kalan az sayıdaki araç da yolcu taşımıyor; yaralıları ve hayatını kaybedenleri naklediyor ya da ölümle ölüm arasında bir yol açmaya çalışıyordu.
Emine Hanım yürümeye başladı.
Nereye ulaşacağını bilmiyordu ama tek bir şeyi biliyordu: Ailesinden birini bulmak zorundaydı.
Arbin’deki sağlık merkezine yöneldi. Aklında tutunabileceği son umut vardı: Belki orada ailesini tanıyan biri bulunuyordu. Belki biri Muhammed’i, oğullarından veya torunlarından birini ya da gelinlerinden birini tanıyordu.
Ancak o ortamda isimler bile anlamlarını kaybetmişti.
Arbin’de Zemalka’dan bir aileyi kim tanıyacaktı? Bu insan selinin içinde onları kim ayırt edebilirdi? Bir ismi diğerinden, bir yaralıyı başka bir yaralıdan, kurtarılmayı bekleyen birini defnedilmeyi bekleyen bir kurbandan kim ayırabilecekti?
Bodrumdaki ilk yardım bölümüne indi. Tek umudu tanıdığı bir yüz görmekti.
Ancak karşılaştığı manzara kolayca kavranabilecek türden değildi.
Onlarca çocuk ilk yardım bölümünün zemininde, su musluklarının altında yatıyordu. Su bedenlerinin üzerinden akarken, onları kurtarmaya çalışanların gözleri önünde nefesleri giderek kesiliyordu.
Manzara tek bir insanın taşıyabileceğinden daha ağırdı.
Bir saat, belki daha uzun süre bekledi. Art arda getirilen insanların yüzlerine baktı ancak aradığı kişilerden hiçbirini bulamadı.
Sonunda bayıldı.
Yalnızca yorgunluktan değil; gördüklerinin dehşetinden ve ölümün kurtarmaya çalışan ellerden daha hızlı ilerlediği anlarda insanın içine düştüğü çaresizlikten.
Yataklı tedavi bölümünde kendine geldiğinde, üst katta kurbanların cenazelerinin götürüldüğü bir depo bulunduğunu öğrendi.
En ağır arama yolculuğu da orada başladı.
İsimsiz ve kimliksiz bedenlerin arasında ailesinin isimlerini yüksek sesle çağırıyor, ardından örtülü yüzlere yaklaşıp onları birer birer açıyordu.
Hayatı arıyor ancak ölümle karşılaşıyordu.
Sesi cenazelerin sessizliğine çarpıyor, açık bir mezardaki yankı gibi kısık biçimde geri dönüyordu.
Sonra hiç beklemediği o an geldi.
Bir kurbanın yüzündeki örtüyü kaldırdı.
Tanıdı.
Samer’di.
Saatler önce Zemalka’ya, ailesinden haber getirmesi için gönderdiği gençti. Geri dönmüştü ancak gönderildiği haberle değil. Kimyasal saldırının kurbanları arasında hayatını kaybetmişti.
“Ya Rabbi, ne günahı vardı? Benim yüzümden... Seni çocuklarım hakkında haber getirmen için gönderdim, seni buraya ne getirdi?”
Geçici bir umut ve son “anne”
“Kahır, insanda yoluna devam edecek gücü doğurur.”
Emine Hanım sonraki yıllarını bu sözlerle özetliyor. Ancak o saatlerde önünde aramayı sürdürmekten başka seçenek yoktu.
Hamuriye’deki başka bir sağlık noktasına ulaşmayı başardı. Orada büyük oğlunun eşi Menal’i buldu. Menal de kaynakta gerçek adı yerine müstear isimle anılıyor ve durumu oldukça ağırdı.
Yanına yaklaşıp heyecanla sordu:
“Canım, Muhammed nerede? Çocuklar nerede? Falan ve falan nerede?”
Yanıt korku ve çaresizlikle doluydu:
“Bilmiyorum anne... Allah aşkına onları görmek istiyorum.”
Emine Hanım, Menal’in kendisine o gün ilk kez “anne” dediğini anlatıyor.
Bunun aynı zamanda son kez olacağını henüz bilmiyordu.
Menal’in hâlâ hayatta olmasına sevindi. Aramayı sürdüreceğini ve geri döneceğini söyledi. Ardından Hamuriye’deki ikinci, sonra üçüncü sağlık noktasına geçti.
Orada felaketle karşılaştı.
Oğlunu ve üç torununu kefenlerin içinde yan yana buldu.
Emine Hanım o an içinde gök gürültüsünü andıran bir çığlık koptuğunu ve dünyanın çevresinde sarsıldığını hissettiğini anlatıyor.
Ancak onlar, kendi ifadesiyle, “uyuyorlardı”.
Taşıması gereken tek haber onların ölümü değildi. Menal’e dönüp kocasının ve çocuklarının hayatını kaybettiğini nasıl söyleyecekti?
Haberi vermeden önce Menal’i bulmak için servise döndü.
“Menal nerede?” diye sordu.
“Onu naklettiler.” yanıtını aldı.
Bölüm bölüm, oda oda aradı ancak hiçbir iz bulamadı. Emine Hanım, aklının kendisini cenazelerin götürüldüğü depoya yönelttiğini, kalbinin ise oradan uzak tutmaya çalıştığını anlatıyor.
Sonunda içeri girdi.
Kefenleri açmaya başladı.
Birer birer.
Ve Menal’i buldu.
Hayatını kaybetmişti.
Emine Hanım, gelinine ailesini bir daha göremeyeceğini söylemekten korkuyordu. Gerçek ise bundan daha ağırdı. Artık Emine Hanım onu bir daha göremeyecekti.
Menal gitmişti.
Ciğerparesi oğlu ve onunla birlikte torunları da gitmişti.
Emine Hanım’a onların isimleri, yüzleri ve Menal’in kendisine ilk ve son kez söylediği o kelime kaldı:
“Anne.”
Kefenlere yazılan isimler
“Hayatımda her şeyi göze almıştım ama çocuklarımın ve torunlarımın isimlerini kefenlerine yazmayı değil.”
Emine Hanım isimleri, ölüm artık kendisi için kesinleştiği için yazmıyordu. Hâlâ ince bir umut ipliğine tutunuyor ve her an içlerinden birini hayatta bulabileceğini düşünüyordu.
İsimlerini yazmak, onların kaybolmasını önlemek için yaptığı son girişimdi.
Gönderdiğin çeviri tam bu noktada, kaynak metindeki cümlenin ortasında kesiliyor. Kaynakta bundan sonra Emine Hanım’ın aramayı sürdürmesi, ailesinin diğer fertlerinin akıbetini öğrenmesi ve günlerce kayıp kalan küçük torununa ilişkin bölümler devam ediyor. Bu kısımları metne eklemedim.
Kaynak: Syria TV