Ben-Gurion’dan 7 Ekim Sonrasına İsrail’in Güvenlik ve Askerî Doktrini Nasıl Değişti?
14.07.2026 - 10:31 | Son Güncellenme: 13.08.2026 - 16:19
İsrail’in askerî doktrini tek ve değişmez bir belge üzerinden gelişmedi. Aksine savaşların, başarısızlıkların ve bölgesel dönüşümlerin baskısı altında aşamalı olarak şekillendi. Arap ordularıyla mücadele eden ve savaşları kısa sürede sonuçlandırmaya çalışan İsrail ordusu, zamanla intifadalarla, silahlı örgütlerle ve füze tehditleriyle karşı karşıya kaldı. Ardından siber savaşlar, insansız hava araçları ve uzun süreli, çok cepheli bir çatışma ihtimali gündeme geldi.
İsrail ordusu bu süreçte, rakiplerin ve savaş alanlarının değişen yapısına cevap vermek amacıyla bir dizi belge ve plan yayımladı. Bunların bir kısmı, askerî gücün nasıl kullanılacağını belirleyen stratejik bir çerçeve sunarken bazıları ise ordunun yeniden yapılandırılmasına, birliklerin kurulmasına, silah kapasitesinin geliştirilmesine ve birkaç yıla yayılan eğitim programlarına odaklandı.
Ancak planların çokluğu başarısızlıkların önüne geçemedi. Ekim 1973 Savaşı, erken uyarı sisteminin sınırlarını ortaya koydu. 2006 Lübnan Savaşı ise hava saldırılarına ve teknolojiye aşırı güvenmenin yetersizliğini gösterdi. Son olarak 7 Ekim 2023 saldırısı, İsrail’in güvenlik anlayışının temel dayanaklarının büyük bölümünü aynı anda sarstı. Bu saldırı, İsrail’in gelecekteki savaşlarda nasıl bir orduya ihtiyaç duyduğu konusunda geniş çaplı bir değerlendirme sürecinin de önünü açtı.
Doktrin, strateji ve plan arasındaki fark
İsrail askerî literatüründe birbiriyle bağlantılı ancak farklı işlevlere sahip üç temel düzey bulunuyor.
İlk düzeyde, devletin büyük tehditlere nasıl baktığını ve ulaşmak istediği siyasi hedefleri belirleyen ulusal güvenlik anlayışı yer alıyor.
Gözden Kaçmasın
İkinci düzeyde ise bu siyasi hedefleri savaş ve olağanüstü durumlarda askerî gücün nasıl kullanılacağına ilişkin ilkelere dönüştüren askerî strateji bulunuyor.
Üçüncü düzeyi, ordunun nasıl yapılandırılacağını, kaynakların nasıl dağıtılacağını ve insan gücüyle teknolojik kapasitenin nasıl geliştirileceğini belirleyen çok yıllı planlar oluşturuyor. Böylece ordunun askerî stratejiyi uygulayabilecek seviyeye getirilmesi amaçlanıyor.
Pratikte David Ben-Gurion’dan Eyal Zamir’e kadar hazırlanan planlar, yalnızca idari ya da mali programlardan ibaret değildi. Bu planların her biri aynı soruya cevap arıyordu:
İsrail’in bir sonraki savaşla mücadele edebilmesi için nasıl bir orduya ihtiyacı var?
Savaşların yapısı her değiştiğinde bu soruya verilen cevap da yeniden şekillendi. İsrail önce düzenli Arap ordularıyla savaşabilecek bir ordu kurmaya yöneldi. Ardından teknolojiye ve hassas ateş gücüne dayanan daha küçük bir ordu modeline geçti. Bugün ise güvenlik sürprizlerine, uzun süreli yıpratma savaşlarına ve aynı anda birden fazla cephede yaşanabilecek çatışmalara hazırlanmaya çalışan bir ordu modeli öne çıkıyor.
David Ben-Gurion İsrail’in güvenlik anlayışının temellerini attı
İsrail ordusunun teşkilat yapısı, Nekbe Savaşı’na katılan ve yüz binlerce Filistinlinin yerinden edilmesinde rol oynayan milis yapılanmalarından düzenli bir ordu yapısına dönüştü. Bu milisler, Haşomer yani Muhafız örgütü gibi daha eski Siyonist yapılardan doğmuştu. İsrail’in stratejik, güvenlik ve askerî temellerini atan David Ben-Gurion ise ordunun teşkilat yapısını oluştururken İngiliz ordusu modelinden etkilendi.
Ben-Gurion, 1948 Savaşı sırasında İsrail’in kurulduğu şartlara uygun bir ulusal güvenlik doktrini geliştirmeye çalıştı. İsrail, sınırlı bir coğrafyaya ve nüfusa sahipken kendisine düşman olarak gördüğü geniş bir Arap ve İslam coğrafyasıyla çevriliydi. Ben-Gurion’a göre Arap ülkelerinin nüfus üstünlüğüne karşı mücadelenin sonucunu belirleyecek temel unsur, çatışan tarafların belirli bir anda sahip oldukları mevcut güç değil, taşıdıkları potansiyel güçtü.
İsrail ordusunun kurulduğunun 27 Mayıs 1948’de resmen ilan edilmesinden önce Ben-Gurion, Haganah komutanlarıyla bir toplantı gerçekleştirdi. İsrail askerî literatüründe bu toplantı, ülkenin askerî ve güvenlik kurumları tarihinde ulusal güvenlik teorisinin ele alındığı ilk toplantı olarak kabul ediliyor.
Ben-Gurion, daha sonra caydırıcılık, erken uyarı ve kesin sonuç üçgeni olarak anılacak anlayışın temellerini attı. Bu unsurlar, Ben-Gurion’un belgelerinde tamamlanmış bir üçlü olarak yer almasa da ilerleyen yıllarda kendisine atfedilen İsrail güvenlik doktrininin en yaygın özeti haline geldi.
Bu anlayışa göre İsrail, düşmanı saldırıya geçmeden önce karmaşık hesaplar yapmak zorunda bırakacak güçlü bir orduya sahip olmalıydı. Bunun yanında rakiplerin niyetlerine ilişkin erken uyarı sağlayacak gelişmiş istihbarat kurumları kurulmalıydı. Savaşın kısa sürede sonuçlandırılması, İsrail’i zayıflatabilecek bir yıpratma savaşına dönüşmesinin önlenmesi ve çatışmanın düşman topraklarına taşınması için etkili bir ateş sistemiyle çok görevli kuvvetler geliştirilmeliydi.
Ben-Gurion’a göre bu anlayış, İsrail’in varlığını sürdürme kapasitesini artıracak ve ülkenin varlığını hedef alan Arap saldırılarının ihtimalini azaltacaktı.
Ben-Gurion’un doktrini, İsrail’in güvenlik ve askerî aklını uzun yıllar şekillendirdi. İsrail ordusunun askerî ve stratejik planları da ülkenin fiilî kurucusunun ortaya koyduğu bu yaklaşımların etkisi altında geliştirildi.
Ancak Filistin sahasında ve bölgesel çevrede ortaya çıkan yeni tehditler, askerî ve siyasi liderlerle güvenlik uzmanlarını bu doktrinde değişiklik yapılması gerektiğini savunmaya yöneltti. Böylece savunma, önleme ve etkisiz hale getirme gibi yeni unsurlar gündeme geldi. Öte yandan ABD ile özel ilişkilerin ve bölgesel ittifakların güçlendirilmesi de güvenlik doktrininin önemli parçaları arasına eklendi.
İlk yıllar Ortak bir belge olmadan yürütülen operasyon tartışmaları
İsrail ordusunun kuruluşunun ilk yıllarında, özellikle 1950’lerde ordunun çalışma ilkeleri konusunda iç tartışmalar yaşandı. Moşe Dayan ordunun temel gücünün piyade birliklerine dayanması gerektiğini savunurken Israel Tal ve bazı generaller zırhlı birliklerin güçlendirilerek geliştirilmesini istedi.
Askerî kurum içinde, İsrail askerî literatüründe generallerin savaşları olarak anılan başka anlaşmazlıklar da yaşandı. Bunların en dikkat çekicilerinden biri, Ariel Şaron ile bazı subaylar arasında teşkilat yapısı ve askerî doktrin konusunda çıkan tartışmaydı.
Tartışmaların merkezindeki konulardan biri, 1967 Savaşı’nın ardından Sina’da Bar-Lev Hattı adıyla sabit bir savunma hattı kurulmasıydı. Ancak bu hat, Ekim 1973 Savaşı sırasında Mısır kuvvetleri tarafından aşıldı ve ağır hasar gördü. Böylece sabit tahkimatlara güvenmenin sınırları ortaya çıktı. Savunma, manevra ve erken uyarı arasındaki ilişkinin nasıl kurulması gerektiği yeniden tartışılmaya başlandı.
Bu değerlendirmeler büyük ölçüde birliklerin teşkilat yapısı, savunma yöntemleri, manevra kabiliyeti ve zırhlı birliklerin kullanımıyla sınırlı kaldı. Siyasi yönetimin hedefleri, askerî gücün kullanımı ve ordunun yapılanması arasındaki ilişkiyi sistemli biçimde belirleyen ortak bir strateji belgesine dönüşmedi.
Bu durum 1990’ların sonrasına, özellikle de son yıllara kadar devam etti. İsrail ordusu bu dönemde daha sistemli yaklaşımlar geliştirmeye yöneldi. Genelkurmay başkanları, stratejik nitelik taşıyan çeşitli planlar ve teorik belgeler hazırladı.
Bir dizi gelişme, operasyonel ve stratejik kavramlarla yeni planların hazırlanmasına yönelik ilgiyi artırdı. Bunların başında İsrail’in düşman olarak gördüğü güvenlik ortamının değişmesi geliyordu.
Düzenli ordular arasındaki geleneksel savaşlar gerilerken devlet dışı aktörler yükselişe geçti. Partiler ve silahlı örgütler gibi bu yapılar, askerî ve güvenlik literatüründe devlet altı aktörler olarak sınıflandırıldı.
Bu dönüşüm, birinci ve ikinci intifada sırasında Filistinlilerle yaşanan çatışmalarda ve Lübnan’da Hizbullah’la girilen mücadelede açıkça görüldü. Ardından füze kapasitesi, insansız hava araçları ve sivil bölgeler içine dağıtılmış savaş ağları geliştiren güçler ortaya çıktı.
Teknolojik gelişmeler de bu dönüşümü hızlandırdı. Özellikle hassas ateş gücü, füzeler ve çeşitli mühimmat sistemleri gelişti. Yapay zekânın ilerlemesi ve siber alan gibi yeni savaş sahalarının ortaya çıkması da ordunun yaklaşımını değiştirdi.
Öte yandan İsrail ordusu, üçüncü halka olarak adlandırdığı bölgede yaşanabilecek çatışmalara hazırlanmaya başladı. Bu halka, 2003’teki ABD işgalinden önce Irak’ı ve İran gibi ülkeleri kapsıyordu.
Bu çerçevede İsrail ordusunun üst düzey askerî kurumları tarafından geliştirilen en önemli askerî ve stratejik planlardan bazıları öne çıktı.
Cephe saldırısı ve çok yönlü savaş riski
Cepheden saldırıya uğrama ve aynı anda birden fazla savaş alanıyla karşı karşıya kalma ihtimali, 1948 Savaşı’ndan itibaren İsrail açısından stratejik bir tehdit oluşturdu. O dönemde askerî tabloya Arap ülkeleriyle yaşanan mücadele hâkimdi. Bu süreçte İsrail’in güvenlik anlayışının temelini oluşturacak bir dizi operasyonel ve stratejik ilke geliştirildi.
Bu ilkeler üç ana eksene dayanıyordu:
Birincisi, temel güvenlik anlayışıydı. Bu anlayış, savaşa hazırlanmayı ve düşman ülkelerin ittifaklarını dağıtarak ordularını yenilgiye uğratmayı amaçlayan çatışma süreçlerini yönetmeyi öngörüyordu. Böylece rakiplerin savaşın sonuç vermeyeceğine ikna edilmesi hedefleniyordu.
İkincisi, günlük güvenlik anlayışıydı. Bu yaklaşım, savaşlar arasındaki dönemde gündelik tehditlerin yönetilmesine, sınırların ve savaşlarla elde edilen coğrafi kazanımların korunmasına dayanıyordu.
Üçüncüsü ise çevre ittifakı politikasıydı. Bu yaklaşım kapsamında, rakipleri kuşatmak amacıyla Arap dünyasının dışında kalan ülkelerle ittifaklar kurulması hedeflendi. Ayrıca İsrail’in uluslararası meşruiyetinin güçlendirilmesi ve askerî-teknolojik üstünlüğünü koruyacak büyük güç desteğinin sağlanması amaçlandı.
Bunlara dördüncü bir eksen olarak yerleşim politikası eklendi. Yahudi yerleşimleri, toprak üzerindeki kontrolü güçlendiren ve sahadaki fiilî durumu kalıcı hâle getiren bir araç olarak görüldü.
İsrail ordusunun Operasyonlar Dairesi, 1950 yılında Arap ordularının aynı anda birden fazla cepheden saldırma ihtimaline karşı bir dizi temel plan hazırladı. Bu planlarda şu senaryolar ele alındı:
- Kuzeyden Lübnan’ın da katıldığı bir Suriye saldırısı.
- Doğudan Irak’ın da katıldığı bir Ürdün saldırısı.
- Güneyden Mısır saldırısı.
- Kuzey ve güneyden eş zamanlı Mısır-Suriye saldırısı.
- Filistin’i çevreleyen bütün Arap ülkelerinin katıldığı kapsamlı saldırı.
İsrail Genelkurmayı ve askerî planlamadan sorumlu kurumlar, bu ihtimallere karşı uygulanması gereken stratejileri tartıştı.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Yigael Yadin, Mısır ve Suriye’nin ortak bir saldırı düzenlemesi durumunda ilk darbenin Mısır’a yöneltilmesi gerektiğine karar verdi. Bu karar, Mısır’ın düşmesinin Suriye’yi de savaşın dışına çıkaracağı değerlendirmesine dayanıyordu.
İsrailli planlamacılar, kapsamlı bir Arap saldırısının temel hedefinin İsrail devletini ortadan kaldırmak olacağını düşünüyordu. Bu nedenle sınırları savunacak kaynakların seferber edilmesi, düşman ordularının yenilgiye uğratılması ve aralarındaki ittifakların parçalanması üzerine kurulu bir yaklaşım benimsendi.
Küçük ve akıllı ordu İsrail ordusunu değiştiren anlayış
Askerî araştırmalar, 1990’lı yıllardaki İsrail ordusunu şu özelliklere sahip bir yapı olarak tanımlıyor:
İsrail ordusu, askerî düşünce ve teoride yenilik üretirken büyük ölçüde sahada biriken deneyimlere dayanıyordu. Amerikan askerî fikirlerinden yeterli eleştirel değerlendirme yapmadan etkileniyor ve teknolojik çözümlere belirgin biçimde öncelik veriyordu.
Ayrıca teorisyenler yerine uygulama tecrübesine sahip askerleri tercih ediyordu. Özellikle o dönemde Filistin ve Lübnan’daki geniş bölgeleri kontrol altında tutması nedeniyle sürekli operasyonlarla ilgileniyor, bu da uzun vadeli stratejik bir bakış geliştirmesini zorlaştırıyordu.
İsrail ordusu 1990’lı yıllardan itibaren düşünsel ve operasyonel açıdan kapsamlı bir yenilenme sürecine girdi. Bu süreç, küçük ve akıllı ordu anlayışının benimsenmesine yol açtı.
Bu anlayış, sayıca daha küçük bir ordunun kurulmasına dayanıyordu. Öte yandan İsrail ordusunun kuruluşundan bu yana bel kemiğini oluşturan yedek kuvvetlerin önemi korunuyordu. Yedek kuvvetler, belirli sürelerde aktif görev yapan ve daha sonra terhis edilen asker ve subaylardan oluşuyordu. Bu kişiler savaş ya da tatbikat durumunda yeniden göreve çağrılıyordu.
İsrail ordusu aynı zamanda yeni düşmanların ortaya çıkardığı tehditlerle mücadele etmek amacıyla teknolojik üstünlüğünü artırmaya yöneldi.
İsrail toplumunun refah seviyesinin yükselmesi ve ekonomik olarak gelişmesi de bu dönüşümü etkiledi. Toplumun geniş kesimlerinde fedakarlık düşüncesi eski önemini kaybetmeye başladı. Ancak dinî Siyonizmle bağlantılı bazı gruplar bu eğilimin dışında kaldı.
Ben-Gurion’un kuvvet yapılanmasıyla ilgili askerî doktrinde önem verdiği nitelik kavramı da değişmeye başladı. Daha önce askerî düşünce ve teoride yaratıcılığa dayanan bu kavram, giderek teknolojik üstünlük anlamında kullanılmaya başlandı.
Bu süreci, İsrail ordusunun 13’üncü Genelkurmay Başkanı Dan Shomron başlattı. Shomron teknolojik gelişimi hızlandırdı ve küçük, akıllı bir ordu kurma hedefini öne çıkardı. Ayrıca Kara Kuvvetleri Komutanlığı gibi yeni teşkilatlar kuruldu. Kara kuvvetlerinin geliştirilmesi ve yapılandırılmasıyla ilgili yetkiler bu komutanlığa devredildi.
İsrail ordusu bu dönemde Planlama Dairesi ile Operasyonlar Dairesini birbirinden ayırdı. Düşünce ve planlama çalışmalarının ağırlık merkezi Genelkurmay Başkan Yardımcılığına taşındı.
Bazı İsrailli subaylar, bu değişikliğin “farklı kurumlar arasındaki bütünlüğü zayıflattığını” savundu.
İsrail ordusunun güvenlik ve savunma sanayisine giderek daha fazla ilgi göstermesi ve dünyanın farklı bölgelerinde bu sektörler için ihracat pazarları açmaya çalışması da eleştirildi. Bazı araştırmacılara göre ordu, askerî bir kurum olduğu kadar ekonomik bir yapı görüntüsü vermeye başlamıştı.
1990’ların ortalarında dönemin Genelkurmay Başkanı Ehud Barak bu çizgiyi sürdürdü. Ordunun esas olarak teknolojiye dayanan bir sisteme dönüştürülmesine ağırlık verdi.
Barak, özellikle ileri teknolojiyle bağlantılı alanlarda çalışan istihbarat birimlerini geliştirmeye yöneldi. Bununla birlikte zırhlı birlikler başta olmak üzere geleneksel kara kuvvetlerine duyulan bağımlılığın azaltılmasını destekledi.
Daha fazla teknoloji, daha az asker
Shaul Mofaz, Genelkurmay Başkanlığı görev süresinin sona ermesinden dört ay önce, Nisan 2002’de İsrail Ordusu Stratejisi başlıklı bir belgenin hazırlanmasına öncülük etti. Belge, kuvvetin yapılandırılması ve kullanılması konusunda temel yönelimler ortaya koyuyordu.
Belgedeki kavramlar birbirinden ayrı üç ana süreç üzerinden geliştirildi:
Birincisi, 1998-1999 yılları arasında yürütülen ve ordu içindeki teşkilat değişikliğine odaklanan Gençlik Baharı süreciydi.
İkincisi, 1999-2000 yılları arasında gerçekleştirilen kavramsal çalıştaylardı. Bu toplantılarda Filistinliler, Suriye ve üçüncü halka olarak adlandırılan Irak ve İran dâhil olmak üzere İsrail’in karşı karşıya olduğu tehditler tartışıldı.
Üçüncüsü ise Ehud Barak ve Amnon Lipkin-Shahak’ın Genelkurmay Başkanlığı dönemlerinde, Suriye ordusuyla yaşanabilecek bir savaşa hazırlanırken elde edilen birikimdi.
Belgenin giriş bölümünde, İsrail ordusunun hem operasyonel düzeydeki hem de genel ulusal güvenlik çerçevesindeki askerî kavramlarını yeniden şekillendirmesine yol açan stratejik değişiklikler vurgulandı.
Belgede şu değerlendirmeye yer verildi:
Yeni gerçeklik, ordunun önüne Ben-Gurion’un geliştirdiği geleneksel güvenlik anlayışının parçası olmayan birçok yeni tehdit çıkarmaktadır. Mısır ve Ürdün gibi ülkeler düşmanlık çemberinden çıkarken İran, Irak, Libya ve Sudan gibi coğrafi olarak uzakta bulunan ülkeler stratejik tehdit unsurlarına dönüşmüştür. Bu durum, verilecek karşılığın ve askerî kuvvetin yapısının niteliğini etkilemektedir. Filistin meselesi de bir mülteci sorunundan, açık ulusal niteliklere sahip bir çatışmaya dönüşmüştür.
Belgeye göre Filistinlilerle yaşanan sınırlı çatışmaların gelişmesi ve karadan karaya füzelerle konvansiyonel olmayan silahlar gibi yeni stratejik silahların sahaya girmesiyle askerî faaliyetlerin yapısı da değişmişti.
Ordu-sivil ilişkileri ve İsrail toplumundaki toplumsal dayanışma konusu da belgede tehditler arasında gösterildi. Bu meseleler, özellikle Mayıs 2000’de Güney Lübnan’dan çekilmenin ardından İsrail içinde yaşanan tartışmalar ve eleştiriler nedeniyle ordunun temel gündemlerinden biri hâline gelmişti. Filistinlilerin İsrail şehirleri ve Yahudi yerleşimleri içinde düzenlediği operasyonlar da bu kaygıları artırdı.
Shaul Mofaz, Genelkurmay Başkanlığı döneminde sürekli askerî görevde bulunan subayların sayısını azaltmaya ve bazı zırhlı birlikleri kapatmaya yöneldi. Buna karşılık teknoloji birliklerinin geliştirilmesine yapılan yatırımları artırdı.
Bu politikalar hem ordu içinden hem de dışından eleştirilerle karşılaştı. Görevden çıkarmalardan ve zırhlı tabur ve birliklerin kapatılmasından etkilenen subay ve askerler kararlara itiraz etti. Olası savaş tehditleri devam ederken bu birliklere hala ihtiyaç duyulup duyulmadığı tartışma konusu oldu.
Öte yandan Mofaz, teknoloji alanında tecrübeli subayların yüksek maaş ve imkânlar sunan yüksek teknoloji şirketlerine geçişini engellemeye çalıştı.
Bu kaybı azaltmak amacıyla bilgi merkezleri adı verilen bir sistem kurdu. Sistem kapsamında teknoloji uzmanlarına belirli aralıklarla gözden geçirilen kalıcı rütbeler verildi. Bu kişiler kendi uzmanlık alanlarında tutuldu ve sivil sektöre geçmek yerine orduda kalmalarını sağlayacak maddi ve mesleki teşviklerden yararlandırıldı.
Subayların anlayamadığı doktrin
İsrail, Dan Halutz’un Genelkurmay Başkanlığı döneminde büyük bir askerî ve siyasi başarısızlık yaşadı. İsrail ordusu, 2006 yazındaki Lübnan Savaşı sırasında açıkladığı hedeflere ulaşamadı.
Hizbullah’ı yok etme ya da örgüte karşı kesin bir askerî zafer kazanma hedefleri gerçekleştirilemedi. İsrail ordusu, özellikle Lübnan’ın güneyindeki kara operasyonlarında ağır kayıplar verdi.
İsrail hükümetinin kurduğu soruşturma komisyonları, özellikle Winograd Komisyonu, bu başarısızlığın nedenlerini belirlemeye çalıştı.
Ortaya çıkan nedenlerden biri, İsrail ordusunun asker ve subaylarının operasyonlar sırasında kullandığı askerî belgelere yerleştirilen bazı yeni kavramlardı.
Rapora göre bu kavramların bir kısmı, askerî düşünce merkezlerinde geliştirilmişti. Söz konusu merkezler, özellikle Fransız düşünce ekolünden gelen felsefi kavramlardan etkilenen yeni bir askerî dil oluşturmaya çalışmıştı.
Nisan 2006’da yayımlanan belge, o dönemde İsrail ordusu açısından yeni kabul edilen çeşitli kavramlar ortaya koydu. Bunların en dikkat çekicilerinden biri, düşman topraklarında kara manevrası düzenlemek yerine savaşları sonuçlandırmak amacıyla “operasyonel düzeyde ateş gücünün kullanılması” düşüncesiydi.
Bu yöntemle, gerilla savaşları sırasında İsrail ordusunun vereceği kayıpların azaltılması hedefleniyordu.
Ancak bu anlayış, Lübnan Savaşı’ndaki kara operasyonlarının başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından geniş çaplı eleştirilere maruz kaldı.
İsrail’in askerî ve siyasi yönetimi arasında kara harekatı düzenlemekle yalnızca hava bombardımanını sürdürmek arasında anlaşmazlıklar ve tereddütler yaşandı.
Hava Kuvvetlerinden gelen Genelkurmay Başkanı Dan Halutz, yalnızca hava saldırılarına dayanma seçeneğini tercih ediyordu. Halutz bu yaklaşımında, modern savaşların hava gücü ve yoğun hava operasyonlarıyla sonuçlandırılabileceğini savunan Amerikan askerî doktrininden etkilenmişti.
Belge hazırlanırken ABD ordusunun Irak’ı işgal etmesinden sonraki deneyimleri de incelendi. Ayrıca İsrail ordusunun İkinci İntifada sırasında yürüttüğü operasyonlardan yararlanıldı. Ancak bu operasyonlar, kara savaşındaki yetersizlikleri ortaya çıkaran etkenlerden biri olarak görüldü.
Piyade ve zırhlı birlikler bu dönemde Filistin kentleriyle köylerine baskın ve işgal operasyonları düzenlemeye yöneldi. Bunun sonucunda düzenli eğitim ve tatbikatların seviyesi geriledi. Birlikler, düzenli savaşlarda ve farklı cephelerde elde edilen birikmiş tecrübenin bir bölümünü kaybetti.
Belge, Moşe Ya’alon’un Merkez Bölge Komutanlığı, Genelkurmay Başkan Yardımcılığı ve Genelkurmay Başkanlığı görevleri sırasında yürüttüğü tartışmalardan da bazı kavramlar aldı. Dan Halutz ve başka subaylar da bu tartışmalara katılmıştı.
Ya’alon, “bilginin, nihai ve kapalı bir belgeye indirgenemeyecek kadar gelişime açık bir süreç olduğunu” savunduğu için bu görüşleri görev süresi boyunca yayımlamadı.
İsrail ordusu içindeki çalıştaylar, dönemin milletvekili Dan Meridor’un sunduğu bir belgeyle aynı döneme denk geldi. Meridor, özellikle askerî boyutlara ağırlık vererek İsrail’in ulusal güvenlik anlayışını geliştirmeye çalıştı.
Meridor’un görüşleri, özellikle iç cephenin savunulmasının giderek daha fazla önem kazanması konusunda İsrail ordusunun belgesiyle kesişiyordu.
İsrail’e düşman olarak görülen güçlerin, ülke içindeki yerleşim alanlarını tehdit edebilecek füze ve roket kapasitesi geliştirmesi, iç cephenin korunmasını öncelikli hâle getirmişti.
Bu yaklaşım, kara manevralarına ve toprak işgaline duyulan bağımlılığın azaltılmasına karşılık uzun menzilli ateş gücüne daha fazla ağırlık verilmesi gerektiğini de savunuyordu.
Gantz belgesi Yeni kavramlar üretmek yerine mevcut duruma odaklandı
Eski Genelkurmay Başkanı Benny Gantz, Ekim 2013’te yayımladığı strateji belgesinde önceki belgelerden farklı olarak yeni kavramlar geliştirmeye çalışmadı.
Belge, Arap coğrafyasındaki bölgesel dönüşümler, ABD ile İran arasındaki nükleer görüşmeler ve 2012 Gazze Savaşı’nın sonuçları ışığında İsrail’in karşı karşıya olduğu güvenlik tablosunu yansıtmaya odaklandı.
2012 Gazze Savaşı, Filistinli direniş gruplarıyla İsrail ordusu arasında yaşanan ve genellikle kısa süren bir dizi çatışmadan biriydi.
Belge, savaşlar arası mücadele anlayışının yerleştiği bir dönemde hazırlandı. Bu anlayış, kapsamlı bir savaşa sürüklenmeden rakiplerin askerî kapasitesini engellemek ve gelişimini yavaşlatmak için sınırlı saldırılar düzenlenmesine dayanıyordu.
Ancak bu yaklaşım, özellikle 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı operasyonundan sonra geniş çaplı eleştirilere uğradı. Operasyon, İsrail’in güvenlik ve askerî sistemindeki kavramsal ve planlama yapısına ağır bir darbe vurdu.
Gantz belgesindeki kavramlar, geniş çaplı teşkilat çalıştaylarında tartışılmadı. Belge daha çok Gantz’ın Genelkurmay Başkanlığı sırasında edindiği “kişisel öğrenme” sürecinin sonucu olarak ortaya çıktı.
Bu nedenle doğrudan kuvvetin kullanımını ya da yapılanmasını yönlendiren bir çerçeveden çok, ordu içinde ortak bir dil oluşturmayı amaçlayan bir platform niteliği taşıdı.
Belge, üç farklı çalışma biçimi ortaya koydu. Daha önceki Genelkurmay Başkanı Gabi Ashkenazi’nin belirlediği rutin dönem ve savaş durumlarına olağanüstü hal seçeneği eklendi.
Gabi Ashkenazi, İkinci Lübnan Savaşı’ndaki başarısızlıkların ardından orduda başlayan temel ilkelere dönüş eğilimi nedeniyle görev yaptığı dönemde resmî bir strateji belgesi yayımlamamıştı.
Gantz’ın belgesine göre olağanüstü durumlarda askerî gücün kullanılması, yoğun bir kuvvet kullanımını içeriyordu. Bununla birlikte operasyonların mümkün olduğunca tek bir savaş alanı ya da cepheyle sınırlandırılması ve İsrail iç cephesinde oluşabilecek zararın en aza indirilmesi amaçlanıyordu.
Olağanüstü hâl anlayışı, misillemeye dayalı caydırıcılık kavramını da içeriyordu.
Bu anlayış, düşmanı çatışmanın maliyetinin taşıyabileceğinden daha yüksek olduğuna ikna etmek amacıyla büyük bir askerî güç kullanılmasına dayanıyordu.
Söz konusu yöntem, özellikle İsrail’in 2008’den itibaren Gazze Şeridi’ne yönelik geniş çaplı saldırılarında uygulandı.
Belgede operasyonel derinlikte faaliyet kavramına da önem verildi. Bu kavram, düşman topraklarının derinliklerinde operasyonlar düzenlenmesini ifade ediyordu. Daha sonra 2012’de “Derinlik Komutanlığı” kuruldu.
Aynı süreçte modern savaş alanlarından biri olarak kabul edilen siber alana yönelik ilgi de arttı.
Eisenkot İsrail ordusunun kamuoyuna açıkladığı ilk strateji
Eski İsrail Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot’un 13 Ağustos 2015’te yayımladığı strateji belgesi, İsrail’in askerî tarihinde bir dönüm noktası oluşturdu.
Belge, destekleyenlerle eleştirenler arasında geniş çaplı tartışmalara yol açtı. İsrailli askerî analist Ron Ben-Yishai, belgeyi İsrail devletinin ulusal güvenlik tarihinde bir dönüm noktası olarak tanımladı.
Bunun nedeni, ordunun ilk kez kapsamlı bir askerî stratejiyi kamuoyuna açıklaması ve etkili şekilde çalışabilmesi için siyasi yönetimden nelere ihtiyaç duyduğunu ortaya koymasıydı.
Bu belge, İsrail ordusu içinde hazırlanan ilk strateji çalışması değildi. Daha önce de benzer belgeler hazırlanmıştı. Ancak tehditler, askerî gücün kullanımı ve ordunun yapılanması arasındaki ilişkiyi kamuoyuna bu kadar geniş biçimde açıklayan ilk belge oldu.
Eisenkot, ulusal güvenlik stratejisiyle birlikte hazırlanan orduyu geliştirme planına, Tevrat’ta adı geçen hâkim Gideon’dan hareketle “Gideon Planı” adını verdi.
Tevrat anlatısında Gideon, İsrailoğullarına yalnızca 300 savaşçıdan oluşan küçük bir orduyla komuta eden askerî lider olarak tasvir ediliyordu.
Eisenkot, İsrail ordusunun yayımladığı Maarahot adlı askerî dergide kaleme aldığı makalede, bölgesel tehdit tablosunda yaşanan köklü değişimin” açık bir stratejik doktrin ve kuvvet yapılanması planı geliştirilmesini zorunlu hâle getirdiğini belirtti.
Ordunun sürekli askerî operasyonlara katılması nedeniyle kesintisiz eğitim programları yürütmekte zorlandığını ifade etti.
Eisenkot’a göre İsrail toplumunun öncelikleri ekonomik ve toplumsal meselelere doğru değişirken yüksek düzeyde güvenlik talebi devam ediyordu. Bu durum, operasyonel stokların azalmasıyla birlikte ordunun karşı karşıya olduğu sorunları artırıyordu.
Makalede ayrıca modern savaşın ortaya çıkardığı tehditlere cevap verebilmek için ordunun teşkilat yapısında köklü bir değişiklik yapılması gerektiği savunuldu.
Eisenkot, siyasi yönetimin bütçeyi azaltmasının ordunun kaynaklarını düşürdüğünü ve bunun orduyla Savunma ve Maliye bakanlıkları arasında gerilime yol açtığını belirtti.
Daha sonra taraflar arasında Gideon Planı çerçevesinde istikrarlı ve sabit bir bütçe sağlanması konusunda anlaşmaya varıldı.
Eisenkot, planıyla İsrail’in düşmanlarını yenilgiye uğratabilecek, nitelikli, hazırlıklı ve etkili bir ordu kurmayı amaçladı.
Savaş alanında gelişen gelecekteki tehditlerle mücadele edebilecek kapasitenin, nitelikli, kararlı ve eğitimli asker ve subaylara dayanarak geliştirilmesi hedeflendi.
Eisenkot, İsrail ordusunu toplumun bütün kesimlerini temsil eden ve zorunlu askerlik yoluyla farklı grupları bir araya getiren bir yapı olarak gösteren İsrail efsanesini vurgulamak amacıyla halkın ordusu kavramını kullandı.
Ancak Gideon Planı’nın en dikkat çekici sonuçlarından biri, kuvvetlerin küçültülmesi ve düşman topraklarının derinliklerinde görev yapabilecek seçkin birliklere dayanan daha küçük bir ordu modelinin benimsenmesiydi.
Bu kapsamda Eisenkot, özel kuvvetlerin rolünü güçlendirmeye ve eğitim tatbikatlarının sayısını artırmaya yöneldi.
Öte yandan kaynakları daha verimli kullanmak ve bütçeyi küçük, akıllı ve ölümcül bir ordu kurmaya yönlendirmek amacıyla asker sayısı azaltıldı ve gereksiz görülen bazı birlikler kapatıldı.
Bu yaklaşım bazı yedek subayların eleştirilerine yol açtı. Subaylar, asker sayısının azaltılmasının ve zırhlı birlikler gibi bazı birliklerin kapatılmasının, çok cepheli ve geniş çaplı bir kara savaşı yürütme kapasitesini zayıflatabileceğini savundu.
Aviv Kochavi Savaşı sonuçlandıracak ölümcül ordu
İsrail ordusunun liderleri tarafından hazırlanan teorik metinler, tartışmalar ve açıklamalar incelendiğinde, planlama ve operasyon çalışmalarının merkezinde önemli bir sorun bulunduğu görülüyor.
Bu sorun, düşmanların yapısının değişmesi ve Filistinli direniş grupları, Lübnan’daki Hizbullah ve İran gibi güçlerin geliştirdiği füze ve roketler nedeniyle İsrail iç cephesine yönelik tehdidin artmasıydı.
Bu dönüşüm, İsrail’in askerî operasyonları sürdürme ve siyasi hedeflerini gerçekleştirme kapasitesine doğrudan tehdit olarak görüldü.
Özellikle İsrail’in 2006’dan bu yana Gazze ve Lübnan’a düzenlediği askerî operasyonlarda, devlet kapasitesine sahip olmayan silahlı gruplara karşı kesin sonuç elde edememesi sürekli eleştirildi.
Bu kavramlar, dönemin İsrail Genelkurmay Başkanı Aviv Kochavi’nin Tnufa Planı’nı ele aldığı makalesinde de tekrarlandı.
Planın operasyonel anlayışı 2019’da şekillendi ve çok yıllı plan 2020’de uygulanmaya başladı.
Planın merkezinde, İsrail ordusuna düşmanı yok etme ve askerî yapısını mümkün olan en kısa sürede, İsrail açısından mümkün olan en düşük bedelle çökertme kapasitesi kazandırmayı hedefleyen “zafer için harekete geçme” anlayışı yer aldı.
Tnufa Planı’nın öne çıkan operasyonel ve stratejik hedefleri şöyle sıralandı:
- Geniş bir alana dağılmış olsa bile “düşmanı” tespit etme, hedef alma ve farklı sahalarda yok etme araçlarının geliştirilmesi yoluyla saldırı ve imha kapasitesinin artırılması.
- Uçaklar, tanklar, saha komutanları ve insansız hava araçları gibi savaş alanının farklı unsurlarının ortak bir sisteme bağlanması, böylece daha yüksek koordinasyon ve savaş verimliliği sağlanması.
- Ordunun farklı kuvvetleri arasındaki iş birliğinin güçlendirilmesi ve her bir kuvvetin diğerleriyle bütünleşerek daha etkili hâle getirilmesi.
- İstihbarat ve ateş gücü gibi bazı kapasitelerin Genelkurmaydan ve merkezî komutanlıklardan sahadaki muharip birliklere aktarılması.
- Karmaşık sivil ve kentsel bölgelerdeki çatışmaları canlandıran eğitimler düzenlenmesi.
Kochavi Planı’nın özü, öldürme ve yok etme kapasitesine sahip bir kuvvetin oluşturulmasına dayanıyordu.
Bu kapsamda düşman topraklarının derinliklerinde görev yapabilecek seçkin birliklerden yararlanılması ve farklı düzeylerdeki istihbarat kapasitesinin güçlendirilmesi hedeflendi. Böylece savaş alanında kısa sürede “kesin sonuç” alınması amaçlandı.
Herzi Halevi 7 Ekim’den önce hazırlanan ancak uygulanamayan plan
Herzi Halevi, önceki yıllarda hazırlanan İsrail plan ve stratejilerinin engellemeye çalıştığı senaryoyla doğrudan karşı karşıya kaldı.
7 Ekim 2023 sabahı Halevi ile birlikte İsrail’in güvenlik, askerî ve siyasi sistemi, modern İsrail tarihinin en büyük başarısızlıklarından biriyle uyandı.
Hamas ve askerî kanadı, İsrail istihbarat sistemini yanıltmayı başardıktan sonra Gazze çevresi olarak adlandırılan bölgede nitelikli bir askerî operasyon düzenledi. Sahadaki İsrail birliklerine ağır kayıplar verdirildi.
Herzi Halevi, 2023’ün başında Genelkurmay Başkanlığı görevini devraldığında Maalot yani yükselme veya basamaklar adını taşıyan bir plan açıkladı. Planın tavsiyeleri ve uygulama esasları, ordu içindeki çalıştaylarda geliştirildi.
Halevi’nin planı dört ana eksenden oluşuyordu:
Birincisi, insan gücü ve ordu-toplum ilişkisi başlığıydı. Bu eksen, anlamlı askerlik hizmetini yerine getirebilecek en iyi ve en uygun kişilerin seçilmesi yoluyla ordunun tehditlerle mücadele edebileceği anlayışına dayanıyordu.
İkincisi, güvenlik durumu başlığıydı. Bu kapsamda İran tehdidine ve cephelerin birliğine karşı hazırlığın güçlendirilmesi hedeflendi.
Üçüncüsü, askerlerin eğitim seviyesini yükseltmek ve ordunun farklı kuvvetleri arasındaki koordinasyonla bütünleşmeyi geliştirerek kara manevrasına hazırlığı artırmak yoluyla savunma kapasitesinin güçlendirilmesiydi.
Dördüncüsü ise askerî kurum içindeki genç subayların desteklenmesini ve güçlendirilmesini öngören “genç komutanlığın güçlendirilmesi” başlığıydı.
Halevi Planı, yapay zeka alanına kapsamlı yatırım yapılmasını, altyapıların ve askerî üslerin geliştirilmesini öngörüyordu.
Ayrıca füze ve insansız hava aracı tehditlerine karşı Lübnan ve Gazze sınırlarında lazer sistemleri kurulması ve gelişmiş savaş uçaklarının satın alınması planlanıyordu.
Ancak 7 Ekim saldırısı, plan tamamlanıp uygulamaya konulmadan önce gerçekleşti.
Saldırı, özellikle sınır savunması, asker sayısı, hızlı müdahale kapasitesi ve erken uyarıyla gözetlemede teknolojinin rolü konusunda planın birçok varsayımının yeniden değerlendirilmesini zorunlu kıldı.
Hoşen Şokun ardından ordunun yeniden kurulması
İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir’in açıkladığı Hoşen Planı, İsrail’in bugüne kadar yürüttüğü en uzun ve cephe sayısı bakımından en geniş savaşlardan birinin ardından hazırlanması nedeniyle ayrı bir önem taşıyor.
Zamir, 7 Ekim saldırısı sırasında yaşanan başarısızlıklardaki sorumluluğu nedeniyle istifa eden Herzi Halevi’nin yerine Genelkurmay Başkanlığı görevini devraldı.
Savaşın operasyonları ve sonuçları Gazze ve Lübnan’dan İran, Yemen, Irak ve Suriye’ye kadar uzandı. Süreç, erken uyarı, savunma ve komuta sistemlerinde yaşanan büyük başarısızlıklarla başladı.
Zamir’e göre 2026-2030 dönemini kapsayan plan, “7 Ekim’den çıkarılan dersler” üzerine hazırlandı.
Planın öne çıkan stratejik ve operasyonel hedefleri şöyle sıralandı:
- İsrail ordusunun insan gücü kapasitesinin teşkilat ve eğitim programlarıyla geliştirilmesi.
- Ordunun sürpriz ve çok cepheli bir savaşa hazırlık seviyesinin yükseltilmesi ve muharebe kapasitesinin korunması.
- Savaş platformları, mühimmat, depolar ve altyapı dahil olmak üzere iki yıllık savaşın ardından askerî yapının yeniden onarılması ve hazırlık seviyesini koruyacak eğitim programlarının güçlendirilmesi.
- Rakiplerin İsrail sınırları yakınına yerleşmesinin engellenmesi, sınır tahkimatlarının güçlendirilmesi ve herhangi bir saldırıya hızlı karşılık verecek kapasitenin geliştirilmesi.
- Farklı cephelerden gelebilecek füze ve insansız hava aracı tehditlerine karşı hava savunma sistemlerinin güçlendirilmesi ve geliştirilmesi.
- Başta İran olmak üzere üçüncü halkadaki ve stratejik derinlikteki tehditlerle mücadeleye hazırlanılmaya devam edilmesi.
- Savaştan çıkarılan dersler doğrultusunda çok boyutlu kara manevrası kapasitesinin geliştirilmesi.
- İstihbaratın farklı sahalarda çalışma kapasitesinin artırılması ve 7 Ekim olaylarından ders çıkarılması.
- Uzun menzilli tehditlerle mücadele amacıyla uzay kapasitesinin geliştirilmesi ve yapay zekâ teknolojilerinden yararlanılması.
Sabit bir strateji yok Planların çokluğu ve zorunluluklara göre şekillenen hazırlıklar
İsrail ordusunun tarihsel gelişimi, yazılı ve değişmez tek bir güvenlik doktrininin bulunmadığını gösteriyor.
Stratejik ve taktik yönelimler, savaşların değişmesine, düşmanların yapısına ve iç ve bölgesel ortamdaki dönüşümlere bağlı olarak büyük ölçüde yeniden şekillendi.
David Ben-Gurion’un ilkeleri, İsrail’in askerî ve güvenlik düşüncesinde genel bir referans olarak varlığını sürdürdü. Ancak son yıllarda yaşanan değişimler ve İsrail’in Gazze, Lübnan ve başka bölgelerde yürüttüğü askerî saldırılar, askerî ve güvenlik kurumlarını sürekli yeni tehditlerle karşı karşıya bıraktı.
Bu tehditler, farklı dönemlerde arka arkaya hazırlanan stratejik planların çokluğunda kendisini gösterdi.
Her plan, önceki savaşta ortaya çıkan eksiklikleri gidermeye yönelik bir girişim olarak hazırlandı. Ancak bir sonraki çatışma yeni tehditleri ve yeni zayıf noktaları ortaya çıkardı.
Bu planlar, asıl sorunun fikir ya da belge eksikliği olmadığını gösteriyor. Temel problem, tehdide ilişkin teorik yaklaşım, bu tehditle mücadele etmek için oluşturulan kapasite ve savaş başladığında sahada ortaya çıkan gerçeklik arasındaki sürekli uçurumdu.
İsrail, Ben-Gurion döneminden itibaren caydırıcılığa, erken uyarıya ve savaşın kısa sürede sonuçlandırılmasına güvendi. Daha sonra bu unsurlara savunma, iç cephenin korunması ve rakiplerin kapasitelerini geliştirmelerinin engellenmesi eklendi.
Ancak 7 Ekim saldırısı, bu dayanakların büyük bölümünü aynı anda sarstı.
Caydırıcılık saldırıyı engelleyemedi. Erken uyarı sistemi saldırıyı öngöremedi. Sınır savunması saldırıyı durduramadı. Teknolojiye ve hassas istihbarata dayanan küçük ordu ise cephe boyunca hızlı bir karşılık vermeye hazır değildi.
Cephelerin birbirinden ayrılabileceği ve tehditlerin sınırlı çatışmalarla, savaşlar arası mücadele kapsamındaki operasyonlarla yönetilebileceği varsayımı da büyük bir darbe aldı.
İsrail, kendisini uzun süreli ve çok cepheli bir savaşın içinde buldu.
Bu nedenle Hoşen Planı, çok yıllı planlar zincirindeki sıradan bir halka olarak görünmüyor.
Plan, kısa savaşlara ve saldırı inisiyatifine dayanan bir doktrinden sürpriz, uzun süreli ve çok cepheli bir savaşa hazırlanma anlayışına geçişi yansıtıyor.
Bu yeni savaş biçimi daha fazla askere, daha geniş mühimmat stoklarına ve çok daha güçlü bir sınır savunmasına ihtiyaç duyuyor.
Bununla birlikte asıl sınav, yalnızca teknoloji ve mühimmatın artırılması ya da önceki planlarda küçültülen birliklerin yeniden kurulması olmayacak.
Gerçek sınav, İsrail askerî kurumlarının kendi varsayımlarını ve rakiplerini anlama biçimini ne ölçüde gözden geçirebildiğiyle bağlantılı olacak.
Kaynakça : Al-Araby TV