Azmi Bişara: Trump, Arapların İsrail’in Bölgeyi Yönetmesini Kabul Etmesini İstiyor

Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi Genel Direktörü Dr. Azmi Bişara, Donald Trump’ın dış politikasını sert bir dille eleştirdi. ve Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun ABD tarafından alıkonulmasını “kasıtlı olarak kurgulanmış bir güç gösterisi” olarak nitelendirdi.
Azmi Bişara Trump, Arapların İsrail’in Bölgeyi Yönetmesini Kabul Etmesini İstiyor

13.01.2026 - 12:12  |  Son Güncellenme:  16.01.2026 - 13:34

Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi Genel Direktörü Dr. Azmi Bişara, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu “kaçırma” operasyonunun görsel kurgusunun “kasıtlı” olduğunu belirterek, ABD Başkanı Donald Trump’ın “güç gösterisi yapmak istediğini” söyledi. 

Bişara, söz konusu operasyonun yeni bir durum olmadığını ifade ederek, 1989 yılında Panama’da Manuel Noriega’nın ABD tarafından götürülerek, uyuşturucu suçlamasıyla yargılanıp hapse atılmasını hatırlattı.  

Ancak Bişara, bu süreçte yeni olan unsurun, Trump’ın “Venezuela’nın petrolünü kontrol etme” hedefini açıkça dile getirmesi olduğunu belirtti. 

Bişara bu değerlendirmeleri, Al-Araby TV’de gazeteci Wael el-Tamimi’nin sunduğu ve “Maduro’nun alıkonulmasının ardından mevcut uluslararası sistemden geriye ne kaldı?” başlığını taşıyan programa verdiği özel röportajda dile getirildi. 

Söz konusu röportajda Bişara, Beyaz Saray’daki görevinde bir yılını dolduran Trump’ın dış politikasını analiz etti. 


Dr. Azmi Bişara

 

Bişara, “Trump güç siyasetine inanıyor” diyerek, dünyaya “güçlünün zayıfa iradesini dayattığı” bir mantıkla baktığını vurguladı.  Ayrıca, Trump’ın, düşünce tarzı ve dünyaya bakışıyla uyumlu, güçlü iş insanlarıyla çevrili olduğuna dikkat çekti. 

Trump’ı çevreleyen iktidar elitinin, “büyük gücün” yükümlülükleri olmaksızın, onun sunduğu çıkarları istediğini belirten Bişara, buna karşılık ABD’de Trump’ın politikalarının demokrasi üzerinde yaratacağı sonuçlardan endişe duyan bir akımın da bulunduğunu ifade etti. 

Öte yandan Bişara, Trump’ın politikalarına yönelik tepkilerin değerlendirilmesinde ara seçimlerin en önemli dönemeç olduğunu vurgularken, Trump’ı çevreleyen güçlü bir İsrail lobisinin varlığına dikkat çekti.  

Bu çerçevede, İsrail’in nüfuz alanlarının komşu Arap ülkelerine doğru genişlemesini kabullenmeye hazır bir yaklaşım bulunduğu uyarısında bulundu. 

Daha da ileri giderek Bişara, Trump’ın Arapların İsrail’in bölgeyi yönetmesini kabul etmesini istediğine dikkat çekti. 

İsrail’in Kızıldeniz’i kendi nüfuz alanına dönüştürmeyi hedeflediğini belirten Bişara, buna karşı ciddi bir direnişin olmamasını şaşkınlıkla karşıladığını dile getirdi.  

Bölgedeki devam eden çatışmaların büyük bölümünün, Arap koordinasyonunun sağlanması halinde sona erebileceğini vurguladı. 

Bişara ayrıca, Levant bölgesi düzeyinde uzlaşılar için uygun bir dönemde olunduğunu belirterek, ABD-İsrail projelerine karşı Türkiye ve İran’ı da kapsayan bir bölgesel düzenin kurulması çağrısında bulundu.  

Bu bağlamda, Arapların İran’a taleplerini dayatabilecek kapasiteye sahip olduğunu da sözlerine ekledi. 

Maduro’nun kaçırılması: Güç gösterisi için “kasıtlı bir kurgu” 

Venezuela’da yaşanan son olaylara değinen Bişara, Maduro’nun tutuklanması, hatta kaçırılmasıyla sonuçlanan operasyonun görsel kurgusunun “kasıtlı” olduğunu ifade etti. 

Trump’ın bizzat operasyonla övündüğünü ve kendisini bir “televizyon ya da sinema filmi izliyormuş” gibi hissettiğine dair sözlerini hatırlattı. 

Bişara, bu konudaki hedefin iki yönlü olduğunu belirterek, bunun ABD içinde Trump’ın tabanına bir mesaj vermeyi ve dünya liderleri nezdinde “caydırıcı/korkutucu” bir etki bırakmayı amaçladığını söyledi. 

“Kaçırılan” başkanın kelepçeli halde farklı açılardan görüntülenmesinin (bir kez uçakta, bir kez gemide, bir kez de araç içinde) yanı sıra Trump ve ekibinin operasyonu canlı izlediğini anlara dair görüntülerin paylaşılmasının da aynı mesajın parçası olduğunu kaydetti. 

Bu tiyatrovari kurgunun en belirgin unsur olduğunun altını çizen Bişara, buna karşın operasyonun kendisinin yeni olmadığını vurguladı.  

Bu kapsamda, 1989 yılında Panama’da Manuel Noriega’nın ABD tarafından götürülerek uyuşturucu suçlamasıyla yargılanıp hapse atılmasını hatırlattı. 

Bişara, Washington’un Latin Amerika ile ilişkilerinde tekrarlanan bir kalıba dikkat çekerek, bölge liderleriyle yaşanan anlaşmazlıklarda -bir dönem ABD’ye “sadık” olsalar dahi- “uyuşturucu suçlamasının” sıklıkla devreye sokulduğunu söyledi.  Bu suçlamanın, Latin Amerika’ya yapıştırılan kalıp yargılara ve ırkçı bir bakış açısına dayandığının da altını çizdi. 

Öte yandan, Bişara’ya göre asıl yeni olan, uyuşturucu meselesi herhangi bir uluslararası hukuki gerekçeye sığınılmaksızın açık bir gerekçe olarak kullanılırken, aynı zamanda bir yabancı devlet başkanına karşı doğrudan ABD yasalarına başvurulması. 

ABD hukukunun egemen bir devletin başkanına uygulanmasının “uluslararası hukukta hiçbir temeli olmadığını” vurgulayan Bişara, Trump’ın uluslararası hukuka saygı duymadığını ve bunu umursamadığını belirtti. 

Trump’ın “uluslararası hukuka saygı gösteriyor gibi görünmek dahi istemediğini” ve bu nedenle onu bilinçli biçimde devre dışı bıraktığını kaydetti. 

Trump açıkça söyledi: “Petrolü istiyoruz” 

Bişara değerlendirmesini daha da ileri taşıyarak, Trump’ın operasyonun ekonomik hedefi konusunda yaptığı açık ifadeye dikkat çekti.  

Trump’ın “petrolü kontrol etme” hedefinden açıkça söz ettiğini hatırlatan Bişara, ABD Başkanı’nın kendisini Irak'ın petrolünü elinde tutmayan” selefleriyle karşılaştırdığını ve “Venezuela’nın petrolünü elinde tutacağını” söylediğini aktardı. 

Bu tür söylemlerin geçmişte ABD’yi halkların kaynaklarına el koymakla suçlayan “radikal sol” söylemin bir parçası olarak görüldüğünü, ancak bugün Trump’ın “Petrolü istiyoruz. Bu petrol bizim. Petrolü bize geri verin” dediğini ekledi. 

Venezuela’nın petrolünü millileştirmesinin Trump tarafından “hırsızlık” olarak nitelendirilmesine değinen Bişara, “tamamen altüst olmuş bir dünyayla” karşı karşıya olduğumuzu savundu. 

Venezuela’daki iç duruma da değinen Bişara, ülkenin otoriter rantçı devletlerin özelliklerini taşıdığını, demokratik gerileme, başarısız bir bürokrasi ve güvenlik devletine yönelim gibi olguların öne çıktığını söyledi.  

Ancak Bişara, bunun “Trump’ın niyetleriyle bir ilgisi olmadığını” vurgulayarak, ABD’nin pek çok diktatörlükle, yolsuz ve başarısız rejimle dostane ilişkiler sürdürdüğüne dikkat çekti. 

Delcy Rodriguez

Bişara, Trump’ın Venezuela Devlet Başkan Yardımcısı Delcy Rodriguez’e yönelik tehdidiyle, müdahalenin gerçek ölçütünü açıkça ortaya koyduğunu ifade etti. 

Maduro’nun alıkonulmasının ardından geçici olarak devlet başkanlığı görevini üstlenen Rodriguez’i, “işbirliği yapmaması” halinde Maduro ile aynı akıbeti paylaşacağı yönünde tehdit eden Trump’ın bu tutumunun, sorunun uyuşturucu, demokrasi ya da diktatörlük olmadığını, asıl meselenin “ABD ile işbirliği yapıp yapmamak” olduğunu gösterdiğini söyledi. 

Latin Amerika ülkeleri için bir uyarı 

Trump’ın politikalarının kişisel bir eğilim mi yoksa ideolojik bir zemine mi dayandığı sorusuna yanıt veren Bişara, her iki unsurun birlikte var olduğunu belirtti. 

Bir yanda güç siyasetine inanan ve dünyayı “güçlü olan kazanır ve alabildiğini alma hakkına sahiptir” şeklindeki basit bir kuralla gören “birey olgusu” bulunurken, diğer yanda ise ABD’nin siyasi tarihinin önceki dönemlerine uzanan bir “fikrin” yer aldığını ekledi. 

Bişara, “nüfuz alanlarının geri dönüşü” olarak nitelediği yaklaşımı anlamak için ABD’nin Monroe Doktrini’ne dikkat çekti. 

Uluslararası egemenliklerin antlaşma ve hukukla düzenlendiği varsayılan bir dönemde bu fikrin diriltilmesini “tehlikeli” olarak değerlendirdi. 

Bunun özellikle Latin Amerika ülkeleri için bir uyarı olması gerektiğini vurgulayan Bişara, bölgeye yönelik söylemin “bizden satın alacaksınız, bize satacaksınız ve şirketlerimize pazar açacaksınız” mantığına dayandığını, sanki Washington’un ülkelerin işlerini “yönetiyor” gibi davrandığını söyledi. 

Trump’ın düşünce tarzını da irdeleyen Bişara, ABD Başkanı’nın güç siyasetine inandığını ve dünyaya “güçlünün zayıfa iradesini dayattığı” bir perspektiften baktığını ifade etti. 

Trump’ın yalnızca ABD hegemonyası fikriyle yetinmediğini, aynı zamanda “diğer güçlü aktörlere” de saygı göstermeye hazır olduğunu belirten Bişara, açıklaması şu ifadelerle şöyle sürdürdü: 

“Trump, Putin’i Doğu Avrupa’da ‘güçlü adam’ olarak görüyor ve Ukrayna’da yayılma hakkına sahip olduğuna inanıyor. Ayrıca Çin’in Tayvan’a yönelik gelecekteki iddiasını zımni olarak kabul edebilir.” 

Trump’ın ayrıca Washington’un müttefiklerine, ABD’ye bel bağlamak yerine kendi başlarının çaresine bakmaları gerektiğini telkin ettiğini kaydetti. 

Binyamin Netanyahu

Aynı mantık çerçevesinde Bişara, Trump’ın bölgede İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu “güçlü” olarak gördüğünü ve Araplardan bunu “anlamalarını” beklediğini ifade etti.  

Ancak bu denklemin, Trump’ın oyun kurallarını değiştirecek bir “tokat” yemesine kadar sürebileceğini dile getirdi. 

Popülizm, iş insanları ve ayaktakımı yaklaşımı 

Bişara, Trump’ın benimsediği bu yaklaşımı, ABD içinde “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganı altında güç politikalarını meşrulaştıran popülist bir akımla ilişkilendirdi.  

Bu çerçevede, içe kapanma eğilimi ile aşırı güç gösterisi yapma isteği arasında yapısal bir çelişki bulunduğuna dikkat çekti. 

Ayrıca, Trump’ın özellikle ileri teknoloji ve gayrimenkul geliştirme sektörlerinden iş insanları ve şirket sahipleriyle çevrili olduğunu belirtti.  

Bu çevrelerin önemli bir bölümünün söz konusu yönelime ikna olduğunu ifade eden Bişara, sosyal medya ve yüksek teknoloji şirketlerinin diğer ülkelerin yasalarıyla kısıtlanmak yerine küresel olarak faaliyet gösterme özgürlüğünü güvence altına alacak güçlü bir başkan istediklerini söyledi. 

Bu bağlamda Avrupa Birliği (AB) ile yaşanan tartışmalara işaret etti. 

Bişara, buna ek olarak Trump’ın çevresindeki bazı isimleri kendi ifadesiyle ayaktakımı olarak nitelendirdi.  

Bu kişilerin bilgisizlik ve yalana dayalı bir tutumla, susturma ve kişisel saldırılara başvurduklarının altını çizdi. 

“Uluslararası düzen” sorunu ve Trump’ın açıklığı 

“Yeni bir dünya düzeni” tartışmalarına ilişkin bir soruya yanıt veren Bişara, “uluslararası düzen” kavramının başlı başına her zaman sorunlu olduğunu belirtti. 

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından uluslararası anlaşmaların varlığına rağmen yaşanan ihlaller, işgaller ve savaşları hatırlatan Bişara, buna karşın Trump döneminde yeni olanın, "açık sözlülüğü" ve genellikle bir dereceye kadar gizlilikle uygulanan şeyleri açıkça ilan etmesi olduğunu vurguladı. 

Bişara aynı zamanda, ABD'nin onlarca uluslararası kuruluştan çekilmesi gibi, uluslararası sistemi baltalayan "yumuşak" eylemlere de dikkat çekti. 

Bu kapsamda Bişara, Washington’un Birleşmiş Milletler’e bağlı kurumlar ile bağımsız uluslararası kuruluşlar da dahil olmak üzere toplam 66 örgütten ayrıldığını kaydetti. İnsan Hakları Konseyi, UNESCO ve Dünya Sağlık Örgütü’nü buna örnek gösterdi. 

Trump’ın sağlık, iklim ve benzeri alanlarda “çok taraflı işbirliği” zeminini ortadan kaldırdığını ifade eden Bişara, konuya ilişkin değerlendirmesini şu sözlerle tamamladı:  

“Trump’ı çevreleyen iktidar elitleri, “büyük devletin sağladığı avantajları istiyor, ancak büyük devlet olmanın gerektirdiği yükümlülükleri üstlenmek istemiyor.” 

Her şey Trump’ın gitmesiyle sona erer mi? 

Bişara, bu yönelimin Trump’ın Beyaz Saray’dan ayrılmasıyla sona ereceği görüşünü reddetti. 

“Prestij” etkisi ve bazı durumlarda fiili uygulamalarla desteklenen açık tehditlerin, küresel ölçekte ülkeler üzerinde Washington’u “hesaba katma” zorunluluğu yarattığını belirtti. 

Buna karşılık, ABD içindeki durumun farklı olduğunu ifade eden Bişara, hızlı ve somut ekonomik sonuçların ortaya çıkmadığına dikkat çekti.  

Ayrıca düzensiz göçmenlere yönelik sınır dışı operasyonlarının, tarım, hizmet ve inşaat gibi ucuz iş gücüne dayanan sektörlere zarar verebileceğini söyledi. 

Bişara, demokratik kuralların aşınması, Kongre’nin göz ardı edilmesi, ifade özgürlüğü alanında sorunlar ve siyasi rakiplerin “cadı avı” olarak nitelendirilen bir şekilde yargılanması ile Trump’ın ailesi ve yakın çevresinin açıkça zenginleşmesi konusundaki endişelerinden de bahsetti. 

ABD’de Trump’ın politikalarının demokratik sistem üzerinde yaratacağı etkilerden kaygı duyan bir kesimin varlığına dikkat çeken Bişara, iç kamuoyundaki tepkinin ölçülmesi açısından ara seçimlerin en kritik eşik olduğunu vurguladı. 

Avrupa korku ile çifte standart arasında 

Uluslararası tepkilere ilişkin değerlendirmesinde Bişara, yaşananları kimsenin gerçekten “içine sindiremediğini”, ancak “gözdağı” politikasının ihtiyatlı olmayı gerektirdiğini söyledi. 

Avrupa özelinde ise, sınırlı bazı tutumlar dışında “dar görüşlülük” ve çifte standart bulunduğunu ifade eden Bişara, bazı Avrupalı liderlerin NATO üzerindeki olumsuz sonuçlardan ve Rusya ile karşı karşıya gelmekten korkarak, Washington’u her ne pahasına olursa olsun memnun etmeye çalıştığını dile getirdi.  

Trump ve çevresinin “yalnızca güce saygı duyduğunu” vurgulayan Bişara, Avrupa’nın zayıf kalması halinde sürekli olarak ricacı bir konumda kalacağını belirtti.  

Bişara ayrıca Washington’un, NATO’ya ihtiyaç duymadığını, buna karşılık ittifakın ABD’ye ihtiyaç duyduğunu ima eden açık mesajlar verdiğine dikkat çekti.  

Trump’ın Grönland’a ilişkin söylemlerini de bu çerçevede değerlendiren Bişara, bunun yayılmacı ve ekonomik bir yaklaşımın parçası olduğunu, Trump’ın başkanlık dönemini bu tür anlaşmalar ve dönüşümlerle “taçlandırmak” istediğini dile getirdi. 

Çin Tayvan’a karşı benzer bir adım atar mı? 

ABD’nin Venezuela’daki hamlesinin Çin’i Tayvan konusunda benzer bir adıma teşvik edip etmeyeceği sorusuna yanıt veren Bişara, bunun “kesinlikle” mümkün olduğunu söyledi. 

Bişara, Pekin’in ucuz petrol kaynağını yitirdiğini ancak bunun karşılığında “başka bir şey” kazanabileceğini vurguladı. 

Dünyanın “nüfuz alanları” mantığıyla yönetilmeye başlaması halinde Pekin’in kendi “nüfuz alanı” içinde hareket serbestisinin genişleyebileceğini söyledi. 

Aynı şekilde, Rusya’nın da bu kaotik ortamdan fayda sağlayacağını ifade eden Bişara, Moskova’nın Ukrayna’daki savaşın mevcut seyrinden “zaten kazançlı” çıktığını dile getirdi. 

Rusya ile Çin arasında bir ayrım yapan Bişara, Çin’in büyük bir askeri güç inşa etmiş olmasına rağmen, uluslararası ticaretin istikrarına son derece önem verdiğini vurguladı. 

Çin ekonomisinin küresel ticarete dayandığını belirten Bişara, ticarette aksamalara veya büyük ölçekli savaşlara neden olmak istemediğini söyledi. 

Buna karşın, Çin’in kendi nüfuz alanı içinde “son derece sert ve kararlı” davrandığını ifade eden Bişara, Tayvan’ı egemen bir devlet olarak değil, “ayrılıkçı bir durum” olarak gördüğünü, bunun Venezuela’dan farklı bir hukuki ve siyasi çerçeve sunduğunu kaydetti. 

Bişara ayrıca, Tayvan’a karşı atılacak adımlar karşısında Trump’ın “fazla rahatsızlık duymayacağını” belirterek, Trump ve çevresinin uzun süre iktidarda kalmasının, “demokrasinin ABD’nin meselesi olmadığı” yönünde yeni bir siyasi geleneği pekiştirebileceğini söyledi. 

Bu yaklaşımın, Rusya’yı Batı Avrupa’dan daha önemli bir konuma taşıyabileceğini ve Çin ile ilişkilerin Tayvan'dan daha öncelikli olabileceğini savundu. 

Latin Amerika: Trump’la “uzlaşmacı” bir yaklaşım mı? 

Bazı Latin Amerika liderlerinin, olayların en çok etkilediği ülkeler olmalarına rağmen, Trump’la “uzlaşmacı” görünen bir söylem benimsemesine ilişkin soruya yanıt veren Bişara, bu ülkelerin büyük bölümünde seçim sürecinin söz konusu olduğunu söyledi. 

Bişara, liderlerin yaklaşan seçimlerde kayba uğramamak için görev sürelerini ekonomik başarıyla tamamlamak istediklerini dile getirdi. 

ABD yaptırımları, kötüleşen ekonomik koşullar ya da Washington’un yönetimlerini başarısızlığa sürükleme girişimlerinin bu hesapları etkilediğini belirtti. Bu bağlamda ABD’nin “çok sayıda araca sahip olduğunu” vurguladı. 

Bu çerçevede Venezuela’nın yeni devlet başkanını örnek gösteren Bişara, kendisi hakkında “işbirliği yaptığı” yönünde söylentiler ortaya atıldığına dikkat çekti. 

Ancak, onun "ulusal bir figür" olduğunu ve "olanlarla hiçbir bağlantısının olmadığını" vurguladı.  

Bişara, söz konusu ismin başlangıçta ABD’den gelen telefonlara yanıt vermeyi reddettiğini, ancak daha sonra ülkeyi kuşatma, tehditler ve ABD’nin askeri gücü altında “ülkeyi yönetmek zorunda olduğu” gerekçesiyle yoğun baskıya maruz kaldığını aktardı. 

Venezuela’nın “demokratik olmayan bir sisteme” sahip olduğunu ve seçimlerde hile yapıldığını kabul etmekle birlikte, ülkenin “zalim bir diktatörlük” olarak da tanımlanamayacağını söyledi. 

Ülkede ifade özgürlüğünün bulunduğunu ve parlamentoda muhaliflerin yer aldığını kaydeden Bişara, Venezuela’nın yoksul ve eskimiş bir sistemi devraldığını ifade etti. 

Güvenlik kurumlarında “sızmalar” bulunduğunu da dile getiren Bişara, buna rağmen asıl sorumluluğun ülkeyi yönetmek ve geçiş sürecini en az kayıpla atlatmak olduğunu vurguladı. 

Trump senaryoyu başka bölgelerde de tekrarlar mı? 

Bişara, bu değerlendirmeyi Arap dünyasında yaşanan deneyimlerle ilişkilendirerek, rejimlerin “tepeden” dış müdahaleyle devrilmesinin birçok durumda uzun süreli kaos ve iç çatışmalara yol açtığı uyarısında bulundu.  

Libya, Yemen ve Irak örneklerini hatırlatan Bişara, bazı ülkelerin 14–15 yıl geçmesine rağmen hala bu kaotik sürecin sonuçlarıyla yaşadığını söyledi. 

Bu çerçevede Bişara, Venezuela’da mevcut sistemin bir süre daha devam etmesinin, ülkenin kapsamlı bir iç kaosa sürüklenmesini engellemesi bakımından, devletin tamamen çökmesinden “daha az kötü” bir seçenek olabileceğini ifade etti. 

Venezuela’da yaşananların başka bölgelerde tekrarlanma ihtimaline ilişkin soruya yanıt veren Bişara, bunun “mümkün” olduğunu belirtti. 

Ancak Trump’ın bazı durumlarda fiili müdahale yerine tehdidi tercih ettiğini vurgulayan Bişara, tehditlerin etkili olması ve ülkeleri koşulları kabul etmeye zorlaması halinde askeri müdahaleye gerek kalmayabileceğini, buna karşın benzer senaryoların tekrarlanma olasılığının varlığını koruduğunu kaydetti. 

Trump–Netanyahu ittifakı: İdeoloji ve çıkar 

Arap Araştırma ve Politika İncelemeleri Merkezi Genel Direktörü, röportajın ikinci bölümünde Arap meseleleri ve Trump’ın görevdeki ilk yılının bu konulara etkisine odaklandı. 

 Netanyahu ve Trump

ABD Başkanı’nı çevreleyen güçlü bir İsrail lobisine dikkat çeken Bişara, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun uzun süredir Araplarla ilişkilerinde güç politikalarına dayandığını söyledi. 

Bişara, Trump ile Netanyahu arasındaki ittifakın aynı anda hem “ideolojiye” hem de “çıkara” dayandığını belirtti. 

Trump’ın kendisiyle birlikte başka bir “güçlü” aktörün varlığını kabullenmediğini, her denklemde en güçlü taraf olarak görünmek istediğini ifade etti. 

Bişara, Netanyahu’nun ise Trump'ın bazen onu "azarladığı" görünse bile "bu oyunu oynamaya hazır" olduğunu, zira bunun ABD-İsrail siyasetinde işlevsel olduğunu ve Netanyahu’nun sonuçta “istediğini aldığını” vurguladı. 

Trump ile Netanyahu arasındaki anlaşmazlıkların “ayrıntı düzeyinde” kaldığını savunan Bişara, Gazze’nin Batı Şeria’dan ayrılması, Gazze için Hamas’ın silahsızlandırılmasıyla birlikte bağımsız bir yönetim modeli gündeme getirilmesi ve uluslararası egemenlik/yönetim formülleri gibi ana başlıklarda tam bir mutabakat bulunduğunu ifade etti. 

Bişara, Trump’ın hiçbir zaman “Filistinlilerin haklarından” söz etmediğini, eleştirilerinin gündeme geldiği durumlarda ise bunun yalnızca “yerleşimcilerin tutumları” gibi ayrıntılarla sınırlı kaldığını, yerleşim faaliyetlerini barışın önünde bir engel ya da uluslararası hukuka aykırı olarak tanımlamadığını vurguladı. 

Araplar İsrail’in bölgeyi yönetmesini kabul eder mi? 

İsrail ile ilişkilerin normalleşmesini öngören “İbrahim Anlaşmaları”na ilişkin değerlendirmesinde Bişara, bu sürecin özünün, İsrail’in “güçlü taraf” olarak bölge liderliğinin kabul edilmesine dayandığını söyledi. 

Bu çerçevenin dışında “İbrahim Anlaşmaları”nın bir anlamı bulunmadığının altını da çizdi. 

Trump’ın İsrail’in nüfuz alanının komşu Arap ülkelere doğru genişlemesini kabullenmeye hazır olduğunu ve Araplardan İsrail’in bölgeyi yönetmesini kabul etmelerini istediğini ifade etti. 

Bişara, özellikle Afrika Boynuzu’nda haritaları yeniden çizmeyi amaçlayan daha geniş bir İsrail projesine karşı uyararak, Tel Aviv’in Kızıldeniz limanlarını Babu’l Mendeb Boğazı’na kadar kontrol altına almaya çalıştığını belirtti 

Bunun Körfez ülkeleri ve Arap dünyası için yankıları olacağını, İsrail’e "kendi şartlarını dikte etme" ve Arap dünyasının daha büyük bölümlerini nüfuz alanlarına dönüştürme olanağı sağlayacak gücü kazandıracağını savundu. 

Bişara, “açık bir karşı koyuşun olmamasını” şaşırtıcı olarak nitelendirerek, İsrail’in 7 Ekim 2023’ten bu yana elde ettiği askeri kazanımları siyaseten “siyasal bir imhaya” dönüştürmeye çalıştığını, bunun da Filistin ulusal projesinin sona erdirilmesi anlamına geldiğini belirtti. 

Bu sürecin, aynı zamanda Lübnan ve Suriye’de, hatta muhtemelen Ürdün’de bazı alanların İsrail’in nüfuz bölgelerine dönüştürülmesi girişimiyle ilerlediğini ifade etti. 

Tek çözüm: Gerçek bir Arap koordinasyonu 

Bişara röportajında, buna karşı “tek çözümün” gerçek bir Arap koordinasyonu olduğunu vurguladı. 

İsrail ve ABD’nin “korumasına” duyulan ihtiyaç fikrinin ortadan kaldırılması için Türkiye ve İran’ı da kapsayacak şekilde yeni bir bölgesel düzen kurulması çağrısında bulundu. 

Demokrasi konusunun, eskisi gibi “şu anda gündemde olmadığını” belirten Bişara, asıl meselenin “devletlerin güçlendirilmesi” ve bir bölgesel güvenlik sisteminin kurulması olduğunu kaydetti. 

Buna ek olarak, Arapların kendi aralarında koordinasyon sağlamaları halinde, özellikle ağır saldırıların ardından “zayıf” bir konumda bulunduğunu ifade ettiği İran’a şartlar dayatabileceklerini söyledi. 

Bunun, İran’ın Arap egemenliklerine müdahalesinin “Arap şartları” doğrultusunda durdurulmasını güvence altına alabileceğini dile getirdi. 

Söz konusu röportajında Gazze’ye ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Bişara, İsrail’in ateşkesi ihlal etmeye devam edeceğine dikkat çekerek, ABD’nin İsrail’e siyasi desteğini sürdüreceğini vurguladı. 

İsrail’in çekilmesiyle sonuçlanması öngörülen, Gazze anlaşmasının “ikinci aşamasına” ilişkin olarak ise Bişara, Hamas’ın silahsızlandırılmadığı sürece İsrail’in bu aşamaya “başlamaya istekli olmadığını” ifade etti. 

Silahsızlandırmanın savaş sürdürülmeden nasıl mümkün olabileceğini sorgulayan Bişara, Gazze’de yaşanan soykırımın ardından hiçbir ülkenin, silahlı bir çatışmanın içine çekilme endişesiyle Gazze’de bir barış gücüne katılmaya istekli olmadığını kaydetti. 

Yemen: Ayrılık projesinin sonu 

Bişara, Gazze’den Yemen’e geçerek, yaşananların Yemen’in güneyindeki ayrılık projesinin sona erdiğine işaret ettiğini, ancak Yemen’in parçalanma projesinin sona erdiği anlamına gelmediğini söyledi. 

Parçalanma ihtimallerinin hala geçerli olduğunu belirten Bişara, Yemen’in fiilen bölünmüş bir durumda bulunduğunu ifade etti.  

Husilerin kuzeyin bazı kesimlerini yönetirken, ulusal ordu diğer bazı bölgelerde kontrolü elinde bulunduruyorduğunu, güneyde ise vilayetlere göre değişen çok sayıda gücün hakimiyet sağladığını hatırlattı. 

Bişara, Yemen’de Güney Geçiş Konseyi’nin görünen gücünün, gerçek gücünden daha fazla olduğunu savundu. 

Yemen’de ayrılıkçı hareketlere kapı açılmasının, ülkenin birkaç küçük devlete bölünmesine yol açabileceği konusunda uyardı. 

Ayrılık projelerinin Aden ile sınırlı kalmayacağını, Hadramut, Mahra ve diğer bölgelerin de kendilerine özgü kimlik ve taleplere sahip olduğunu belirtti. Bunun, iki devlet yerine dört ya da beş devletin ortaya çıkmasına yol açabileceğini kaydetti. 

Bişara, 2011 sonrası Yemen’deki “Ulusal Diyalog” deneyimini hatırlattı. Bu dönemi, gerçekleşen devrimi “en adil ve en samimi” devrimlerden biri olarak nitelendirdi. 

Yemenlilerin Arap dünyasının en uzun ulusal diyalog sürecini yürüttüğünü ve bu süreçten Yemen’in birliğini koruyan, Güney, Saada ve Husilerle ilgili sorunlara çözümler sunan sonuçlar çıktığını vurguladı. Ancak Bişara, Husilerin bu sonuçlara ilk karşı çıkan taraf olduğunu vurguladı. 

Bişara ayrıca, Yemen’in birliğini tanımayan Güney Geçiş Konseyi’nin Başkanlık Konseyi’ne dahil edilmesini eleştirerek bunun bir hata olduğunu söyledi. 

Tüm tarafların, Husiler de dahil olmak üzere, dikkate alınarak Ulusal Diyalog’un sonuçlarına dönülmesi gerektiğini vurguladı. 

Husilerin Yemen’in yöneticileri değil, ülkenin bir parçası oldukları temelinde, Suudi Arabistan ve komşu ülkelerle düşmanlığın sona erdirilmesini sağlayacak anlaşmalar yapmaları gerektiğini ifade etti. 

Suriye’nin ulusal ve birleştirici bir programa ihtiyacı var 

Röportajın sonunda Bişara, Esad rejiminin devrilmesinden 13 ay sonra Suriye’deki duruma kısaca değindi.  

Suriye’nin Esed rejiminden kurtulduğunu, ancak pek çok başka sorundan hala özgürleşmediğinin altını çizen Bişara, Suriye’nin ulusal ve birleştirici bir programa ihtiyaç duyduğunu vurguladı. 

Bişara, Suriye halkının farklı kesimlerini kapsamak yerine, “siyasi/parti temelli” davranışların sorunları artırdığını eleştirdi. 

Öç alma veya mağdurları bölme mantığını reddeden Bişara, güvenlik aygıtı içinde sadakati sağlamanın geçmişte önemli bir faktör olduğunu ve bugün ihtiyaç duyulan şeyin taktiksel değişiklik değil, "temel değişiklik" olduğunu vurguladı. 

Yalnızca bu tür köklü değişimin, Suriye’yi diğer devletler karşısında güçlendireceğini ve parçalanmasını önleyeceğini de ekledi. 

Bişara, İsrail’i “en büyük felaket” olarak nitelendirerek, taktik gerekçeler, gerilimi azaltma isteği veya ekonomik faaliyetler gerekçesiyle onunla “normalleşme diline” yönelmenin tehlikelerine dikkat çekti. 

Mevcut güç dengesinin, İsrail’den herhangi bir kazanım sağlanmasına izin vermediğini, önceliğin güç ve ilkeleri korumak olduğunu vurguladı. 

Suriye yetkililerinin benimsemesi gereken “ulusal ve birleştirici projeye” dair görüşlerini de paylaşan Bişara, kapsamlı bir ulusal kongre veya tüm bölgelerin gerçek anlamda temsil edildiği bir meclisin oluşturulması çağrısında bulundu. 

Ayrıca ordu ve güvenlik hizmetlerinin "sadakat" veya "farklı gruplar" temelinde değil, kapsamlı bir ulusal temelde yeniden yapılandırılması gerektiğini sözlerine ekledi. 

 

 

Kaynak: Alarby TV