Avrupa’nın Göç Politikası: Aşırı Sağın Zaferi

Avrupa Birliği’nin kabul ettiği Geri Gönderme Tüzüğü, sınır dışı edilen göçmenlerin birlik dışındaki merkezlerde iki yıla kadar tutulmasının önünü açarken, düzenleme insan hakları örgütleri tarafından aşırı sağın göç politikalarındaki etkisini güçlendiren yeni bir adım olarak değerlendiriliyor. 
 Avrupa’nın Göç Politikası

03.07.2026 - 15:13  |  Son Güncellenme:  03.07.2026 - 15:21

Geri gönderme merkezleri olarak bilinen yapıların kurulmasına yönelik eğilim, yalnızca aşırı sağ için siyasi bir zafer anlamına gelmiyor. Aynı zamanda sürgündeki kişiler ve göçmenlerin insanlıktan çıkarılması ile onlarca yıldır süren yapısal ırkçılığın yeni bir biçimi olarak öne çıkıyor. Bu çerçevede Avrupa Birliği, savunduğunu iddia ettiği insan hakları ilkelerinden uzaklaşırken, güvenilir ortak olduklarını kanıtladıkları sürece otoriter rejimlerle uyum sağlamaya hazır olduğunu da artık gizlemiyor.

1 Haziran 2026’da Avrupa Birliği üyesi ülkeler ile Avrupa Parlamentosu, Geri Gönderme Tüzüğü olarak bilinen düzenleme üzerinde anlaşmaya vardı. Bu tüzük, yaklaşık otuz yıl önce başlayan sapmanın en belirgin yansımalarından biri olarak görülüyor. Çünkü düzenleme, yabancıların Avrupa topraklarından uzaklaştırılması ve gözlerden uzak tutulması yönünde atılmış yeni bir adım niteliği taşıyor. 17 Haziran’da tüzük, 218 ret ve 30 çekimser oya karşı 418 oyla kabul edildi. Düzenleme, üye ülkelere Avrupa Birliği sınırları dışında geri gönderme merkezleri kurma yetkisi veriyor. Bu merkezler, Avrupa’dan sınır dışı edilen yabancıların gönderilebileceği ve iki yıla kadar tutulabileceği alıkoyma merkezleri olarak tasarlanıyor. Bu merkezlere ev sahipliği yapması gündeme gelen ülkeler arasında Ruanda, Uganda ve Özbekistan yer alıyor.

Sürgündekiler bir meta gibi görülüyor

Dış kaynak kullanımı kavramı, bir kurumun işlevlerinin tamamını ya da bir kısmını dışarıdaki bir aktöre devretmesini ifade ediyor. İş dünyasında bu yöntem üretim, lojistik ya da farklı hizmet alanlarında kullanılıyor. Ancak Avrupa’nın göç politikalarında dışarıya devredilen şey, insanların yönetimi. Bu ifade masum değil. Çünkü sürgündeki kişiler artık hak sahibi bireyler olarak değil; kontrol edilmesi gereken akışlar, ihraç edilmesi gereken bir sorun ya da yönetimi başka bir tarafa devredilebilecek bir meta gibi görülüyor.

Yabancıların uzaklaştırılması, hatta gözlerden saklanması fikri yeni değil. 1990’lardan itibaren, kişilerin serbest dolaşımını güvence altına alan Schengen alanının yerleşmesiyle birlikte Avrupa Birliği, sınırlarının dışındaki ülkelerle göç akışlarının yönetimine ilişkin maddeler içeren anlaşmalar yapmaya yöneldi. Bu süreç önce Doğu Avrupa ülkeleriyle başladı, ardından Kuzey ve Batı Afrika’daki bazı ülkelere uzandı. Kısa süre içinde göç politikalarının yönetimi, Avrupa diplomasisinin farklı alanlarında temel bir başlığa dönüştü. Böylece ticaret, kalkınma yardımları ve insani yardımlar, ortak ülkelerin Avrupa sınırlarının bekçiliğini üstlenmeye ne kadar hazır olduğuna bağlı hale geldi.

Göç yönetiminin dışarıya devredildiği yıllar

Bu alandaki ilk anlaşmalar, 1990’ların başında Rabat ile Madrid arasında imzalandı. Amaç, Fas’taki İspanyol şehirleri Sebte ve Melilla’yı, sömürge döneminden kalan bu iki bölgeyi, göçmen geçişlerini engelleyecek dış sınırlar olarak kullanmaktı. Ardından 2016’da Avrupa Birliği ile Türkiye arasında yapılan anlaşma, özellikle Suriyeliler başta olmak üzere mültecilerin kontrolünün Ankara’ya devredilmesinin yolunu açtı. Bunun karşılığında Türkiye’ye 6 milyar avro sağlandı.

2017’de Libya ile yapılan anlaşma yenilendi. Buna göre Libya Sahil Güvenlik güçleri, Orta Akdeniz’de tekneleri durdurma ve “geri itme” olarak bilinen uygulamaları yürütme görevini üstlendi. 2023’te Avrupa Birliği, Tunus ile 105 milyon avroluk destek içeren bir mutabakat zaptı imzaladı. Aynı yılın yaz aylarında 1200’den fazla kişi, insanlık dışı koşullarda Libya ve Cezayir sınırlarına itildi. Bu kişiler, kavurucu güneşin altında, susuz şekilde çölde bırakıldı. 

Abdulfettah es-Sisi

Mart 2024’te ise Abdulfettah es-Sisi liderliğindeki Mısır, Avrupa Birliği ile 7,4 milyar avro değerinde kapsamlı stratejik ortaklık imzaladı.

Bu alanda çalışan sivil toplum kuruluşu CCFD-Terre Solidaire, 2026’da yayımladığı “Kontrol Yetkisinin Devri: Göç Yönetiminin Dışarıya Devredilmesinin Maliyeti ve Zorlukları” başlıklı raporunda, bu mekanizmaları çevreleyen endişe verici belirsizliğe dikkat çekiyor. Para akışı sürüyor, hükümetler arasında anlaşmalar yapılıyor ancak seçilmiş temsilcilerin demokratik denetiminden uzak bir süreç işliyor. İnsan haklarına saygının izlenmesine yönelik mekanizmalar ise ya neredeyse hiç yok ya da oldukça zayıf kalıyor. Bu bağlamda kuruluş, örneğin Fransa’yı Tunus ile yaptığı anlaşma konusunda daha fazla şeffaflık sağlanması için mahkemeye taşımaya karar verdi. Bu anlaşma, Avrupa Birliği’nin Tunus’la yaptığı anlaşmanın yanı sıra, İtalya gibi bazı üye ülkelerin imzaladığı başka anlaşmalara da ekleniyor.

Zamanla insani yardım alanındaki aktörler, giderek Avrupa’nın güvenlik politikalarının hizmetine sokuluyor. Hak savunucusu örgütler ise artan bir baskı dalgasıyla karşı karşıya kalıyor. Önümüzdeki dönemde Avrupa’daki tartışmaların, Kolaylaştırma Yönergesi olarak bilinen düzenlemenin değiştirilmesi etrafında yoğunlaşması bekleniyor. Bu kapsamda, sürgündeki kişilere destek veren birey ve kuruluşlara yönelik cezaların ağırlaştırılması yönünde bir eğilim öne çıkıyor.

Hukukun dışında bir idari alan

Avrupa Birliği, Mayıs 2024’te Göç ve İltica Paktı’nı da kabul etti. Bu pakt, 12 Haziran 2026’da yürürlüğe girdi. Önceki politikalardan bir kopuş anlamına gelmeyen bu düzenleme, aksine onları kurumsallaştırdı ve “Geri Gönderme Tüzüğü” gibi kalıcı hale getirdi. Paktın en dikkat çekici maddelerinden biri, sınır prosedürlerinin yaygınlaştırılması. Bu uygulama, kişilerin Avrupa Birliği topraklarına giriş talepleri incelenirken, onları hukukun dışında kalan bir idari alana benzer bir yerde tutmayı mümkün hale getiriyor.

Çok sayıda sığınmacı için başvuru süreci tamamen sınırda tamamlanacak. Başvurunun reddedilmesi halinde, bu kişilerin kendi ülkelerine, geldikleri ülkeye ya da üçüncü bir ülkeye gönderilmesi süreci başlatılacak. Üstelik bu kişiler, resmen Avrupa Birliği topraklarına girmiş sayılmayacak. Bazı durumlarda çocukların da sınırda tutulması mümkün olabilecek.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Göç ve İltica Paktı’nı düzensiz göçle mücadele aracı olarak benimsediğini söylese de 19 Haziran 2026’da Fransa’nın yabancıları üçüncü ülkelerdeki kapalı geri gönderme merkezlerine nakletme politikasına karşı olduğunu açıkladı. Macron bu tutumunu hem ilkesel gerekçelerle hem de pratik nedenlerle açıkladı. Ayrıca bu merkezlerin ev sahibi ülkelerde işe yaramayabileceğine dikkat çekti. Buna rağmen Geri Gönderme Tüzüğü, Avrupa Parlamentosu’ndaki Fransız milletvekili ve Cumhuriyetçiler Partisi üyesi François-Xavier Bellamy’nin girişimiyle kabul edildi. Bellamy, bu süreçte sağ ve aşırı sağ ittifakından yararlandı.

Bu bağlamda Migreurop ağı, yaşananları uluslararası hukukun infazı olarak nitelendirdi. Ağ, olayların benzeri görülmemiş bir hızla ilerlediğini belirterek “bir yıldan kısa sürede, yabancıların hakları konusunda yeni kırmızı çizgileri aşan bir metnin dayatıldığını” ifade etti. 

Geri Gönderme Tüzüğü etrafındaki tartışmalar, örneğin kişilerin sınır dışı edilmek üzere ikamet ettikleri yerlerde gözaltına alınabilmesinin kabul edilmesine yol açtı. Ayrıca sürgündeki kişilerin verilerinin altı yaşından itibaren kaydedilmesinin yaygınlaştırılması da kabul edildi.

Geri gönderme merkezleri kurulmasını savunanlar, mevcut sistemin etkili olmadığı argümanına dayanıyor. Avrupa Birliği İstatistik Ofisi Eurostat’a göre, AB içinde alınan sınır dışı kararlarının yalnızca yaklaşık yüzde 27’si fiilen uygulanıyor. Ancak sınır dışı kararlarının uygulanamamasının birçok nedeni var. Kimlik belgelerinin bulunmaması, menşe ülkelerin kendi vatandaşlarını geri almayı reddetmesi ya da küçük çocukların varlığı ve sağlık sorunları gibi karmaşık kişisel durumlar bunlar arasında yer alıyor. “Geri gönderme merkezleri” bu engelleri aşabilse bile diğer sorunlara herhangi bir çözüm sunmuyor. Aksine insan haklarına saygı ve diplomatik sonuçlar konusunda yeni sorular doğuruyor. Örneğin Özbekistan hangi mantıkla bir Avrupa ülkesinden daha etkili şekilde Afganistan’a sınır dışı işlemi yapabilecek?

Yapısal ırkçılığa dayanan bir mantık

Göç yönetimine yönelik bu takıntının arkasında, yapısal olarak kökleşmiş ırkçı bir mantık bulunuyor. Bu mantık, milliyet, köken ya da ten rengi temelinde ayrımcılık üreten, bunu pekiştiren ve yeniden üreten bir sistem oluşturuyor.

Avrupa Birliği’nin sınırları herkese kapalı değil. Bu sınırlar, Uluslararası Af Örgütü’nün Ekim 2025’te yayımladığı raporda belgelediği üzere, Afrika ve Orta Doğu’daki savaşlardan kaçanlara kapatılıyor. Bu kişilerin çoğu, Küresel Güney ülkelerinden geliyor. İnsan hakları ihlallerinden, gelecek umudunun yokluğundan ya da iklim değişikliğinin sonuçlarından kaçıyorlar. Dolayısıyla sınır yönetiminin dışarıya devredilmesi politikası, belirli bedenleri, belirli kökenleri, belirli dinleri ve belirli ten renklerini seçici biçimde hedef alıyor.

Bununla birlikte sınır yönetiminin güvenli olarak tanımlanan üçüncü ülkelere devredilmesi, sürgündeki kişilere karşı ağır ihlaller işlediği çok sayıda raporla belgelenen otoriter rejimleri güçlendiriyor. Bu kişilerin önemli bir bölümü siyah insanlardan oluşuyor. Tunus, Libya ve Türkiye’de Avrupa fonları, Sahra Altı Afrika’dan gelen sürgündeki kişilere karşı özellikle sert ve açık biçimde ırkçı bir şiddet uygulayan baskı aygıtlarını finanse etmek için kullanılıyor.

Bu hızlanmayı daha da kaygı verici kılan nokta ise sürecin, temel hakları savunduğunu söyleyen demokrasiler içinde ve hukuka saygı gösterdiğini iddia eden araçlarla yürütülmesi. Türkiye, Libya, Tunus ve Mısır ile imzalanan plan ve anlaşmalarda zaman zaman insan haklarına saygıya ilişkin maddeler yer alıyor. Ancak bu maddeler her seferinde kağıt üzerinde kalıyor. Temmuz 2023’te Tunus ile mutabakat zaptının imzalanmasından yalnızca birkaç gün sonra yüzlerce sürgündeki kişi Libya sınırındaki çölde bırakıldı.

Mayıs 2024’te Light House Report tarafından yayımlanan Desert Dump raporu, Avrupa Birliği fonlarının bir bölümünün doğrudan araç satın almak için kullanıldığını ortaya koydu. Bu araçlar, Fas, Tunus ve Moritanya’daki göç yollarında mahsur kalan kişilerin Sahra Çölü’nün derinliklerine taşınması, yani geri gönderilmesi için kullanıldı. Bu işlemler insanlık dışı koşullarda gerçekleştirildi. 2025’te Fransa Ulusal Meclisi Avrupa İşleri Komisyonu tarafından kabul edilen bir kararda, Avrupa Birliği’nin Tunus’ta sığınmacılar, mülteciler, göçmenler ve siyahlar aleyhine işlenen insan hakları ihlallerinin ortağı olduğu belirtildi.

Bu politikalar tartışılır ve yerleşik hale getirilirken can kayıpları da sürüyor. 2014’ten bu yana Akdeniz’i geçmeye çalışırken 30 binden fazla kişi hayatını kaybetti. Tunus’un Zarzis kentindeki mezarlıkta gönüllüler, Afrikalılar Bahçesi olarak bilinen alanda, Avrupa Birliği’nin göç politikalarından sağ çıkamayan kişilerin cenazelerini defnediyor. Yıllar boyunca bu cenazeler belediye çöplüğündeki toplu mezarlara gömülüyordu.

Geri gönderme merkezleri ise çok yakın zamana kadar tamamen kabul edilemez bir fikir olarak görülüyordu. Bu merkezler, Birleşik Krallık’ın 2022’de Ruanda ile imzaladığı anlaşma kapsamında sığınmacıları bu ülkeye göndermeye çalıştığı yaklaşımın devamı niteliğinde. Ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi planın uygulanmasını engelledi. Geniş tartışmalar ve yargı kararları karşısında İngiliz hükümeti geri adım atmak zorunda kaldı.

Buna rağmen, en uç fikirlerin zamanla kabul edilebilir politikalara dönüşmesini mümkün kılan Overton penceresinin genişlediği açıkça görülüyor. Çünkü bu strateji bugün Avrupa Birliği düzeyinde kendini dayatıyor. Aynı zamanda bu yaklaşım, ABD ile Uganda arasında Washington’ın kendi topraklarında istemediği sığınmacıları kabul etmesi için yapılan ikili anlaşmayla da örtüşüyor.

Sonuçta amaç, görülmek istenmeyeni görünmez kılmak. Yani küresel eşitsizliklerin, iç savaşların ve süren uluslararası çatışmaların yol açtığı nüfus hareketlerini gözden uzak tutmak. Bu dışarıya devretme politikası, nihayetinde hukukun sınırlarını mümkün olan en uç noktaya kadar zorlamayı hedefliyor.

Kaynakça : Al-Araby Al-Jadeed