Afrika Vakfı’ndan BM’nin Transatlantik Köle Ticareti Kararına İlişkin Değerlendirme: Küresel Adalet Vurgusu
16.04.2026 - 15:12 | Son Güncellenme: 16.04.2026 - 15:30
Afrika Vakfı tarafından yayımlanan değerlendirmede, transatlantik köle ticaretinin Afrika kıtası üzerinde yalnızca tarihsel değil, günümüze uzanan demografik, toplumsal ve ekonomik etkiler bıraktığı belirtildi. Metinde, söz konusu ticaretin önceki kölelik biçimlerinden farklı olarak ırksallaştırılmış, kalıtsal ve küresel üretim düzenine entegre bir yapı taşıdığı, bu nedenle de modern dünya tarihinde ayrı bir yerde durduğu ifade edildi.
Değerlendirmede, BM Genel Kurulu’nda 25 Mart 2026’da kabul edilen kararın yalnızca oylama sonucuyla sınırlı okunamayacağı, sürecin Pan-Afrikanizm hareketinin tarihsel talepleri, Afrika-Karayipler hattında gelişen tazminat diplomasisi ve Afrika Birliği içindeki girişimlerle şekillendiği kaydedildi. Bu çerçevede kararın, Afrika ve diaspora çevrelerinin uzun süredir dillendirdiği adalet ve tanınma taleplerini uluslararası düzlemde daha görünür hale getirdiği aktarıldı.
Karar, tarihsel yüzleşmeyi küresel adalet tartışmasına taşıdı
Metinde, 193 üyeli BM Genel Kurulu’nda 123 “evet”, 3 “hayır” ve 52 çekimser oyla kabul edilen kararın hukuken bağlayıcı olmasa da siyasi ve normatif açıdan güçlü bir mesaj taşıdığı belirtildi. Karşı oyların ABD, İsrail ve Arjantin’den geldiği, Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği üyelerinin ise çekimser kaldığı hatırlatılarak, bu tablonun küresel Güney ile Batı arasında tarihsel sorumluluk ve adalet anlayışı bakımından süren yaklaşım farkını ortaya koyduğu ifade edildi.
Gözden Kaçmasın
Değerlendirmeye göre karar, sembolik bir tanımanın ötesine geçerek özür, tazminat, kültürel iade, arşivlerin geri verilmesi ve eğitim temelli onarım adımları için yeni bir diplomatik baskı zemini oluşturabilir. Bununla birlikte metinde, geriye dönük hukuki sorumluluk ve mali tazminat başlıklarında ciddi direnç bulunduğu, bu nedenle kararın kısa vadede doğrudan maddi sonuç üretmesinden çok, tarih anlatısını ve uluslararası diplomatik dili dönüştürme potansiyeli taşıdığı vurgulandı.
Sonuç olarak, BM’nin 25 Mart 2026 tarihli kararını yalnızca geçmişe ilişkin sembolik bir tavır değil, uluslararası sistemin hafıza, adalet ve onarım ekseninde yeniden tartışılmasına kapı aralayan bir gelişme olarak ele aldı. Bu yönüyle metin, asıl meselenin kararın kabul edilmesinden çok, bunun ilerleyen dönemde özür, tazminat, iade ve eğitim gibi somut adımlara dönüşüp dönüşmeyeceği olduğunu ortaya koydu.