11 Eylül’ün 25. Yılı: Savaşlar ve İslamofobi Sürüyor

11 Eylül’ün üzerinden 25 yıl geçti. Saldırıların ardından başlayan savaşlar ve Müslümanlara yönelik İslamofobi, ABD siyasetini hâlâ etkiliyor.
aa
11 Eylül’ün 25. Yılı Savaşlar ve İslamofobi Sürüyor

11.09.2026 - 14:51  |  Son Güncellenme:  11.09.2026 - 15:27

11 Eylül 2001 Salı sabahı New York sakinleri, bir uçağın Dünya Ticaret Merkezi’nin kuzey kulesine çarptığını gördü. Ardından ikinci bir uçak güney kuleye çarptı. Aynı saatlerde üçüncü bir uçak, Potomac Nehri’nin karşı yakasında Virginia sınırları içinde bulunan Pentagon’daki ABD Savunma Bakanlığı karargâhının bir bölümüne çarptı. Kısa süre sonra saldırıların El-Kaide mensuplarınca kaçırılan uçaklarla gerçekleştirildiği, saldırılara 19 kişinin katıldığı ve yaklaşık 3 bin kişinin hayatını kaybettiği ortaya çıktı. Bugün Dünya Ticaret Merkezi Sağlık Programı, saldırılardan etkilenen hayatta kalanlar ve ilk müdahale ekipleri dahil yaklaşık 150 bin kişiye hizmet veriyor; çok sayıda kişi 11 Eylül bağlantılı sağlık sorunlarıyla yaşamayı sürdürüyor.

11 Eylül Amerika’yı ve Dünyayı Değiştirdi

Saldırılar yalnızca ABD’deki yaşam biçimini değiştirmedi. Etkileri dünyanın birçok bölgesine, özellikle de Orta Doğu’ya yayıldı ve bugün hâlâ uluslararası siyasetin bir parçası olmayı sürdürüyor.

11 Eylül’ün ardından Arapların ve Müslümanların ABD’deki durumu, tarihte “McCarthycilik dönemi” olarak anılan ve muhalif ya da farklı görüşlerin sadakatsizlik veya ülkeye yönelik tehdit olarak görüldüğü döneme benzetildi. İslamofobi yükselirken Müslümanlar ve Orta Doğu, olası güvenlik tehditlerinin kaynağı olarak gösterilmeye başlandı.

Washington’daki üst düzey yetkililer ve liderler “medeniyetler çatışması” yaklaşımını benimserken, küresel düzenin bir dönüm noktasında olduğu görüşü öne çıktı. Güvenliği intikam yoluyla sağlama düşüncesinin güç kazanmasıyla dönemin ABD Başkanı George W. Bush yönetimi, “Büyük Orta Doğu” olarak adlandırdığı ve Afganistan’ı da içine alan bölgede savaşlara yöneldi. Önce Taliban’ı devirmek ve El-Kaide’yi takip etmek amacıyla Afganistan Savaşı başlatıldı, ardından Irak işgal edildi.

Irak işgali sırasında Bush yönetimi, ülkede kitle imha silahları bulunduğu yönünde daha sonra doğrulanmayan iddiaları gerekçe olarak kullandı. Irak ile 11 Eylül saldırıları arasında doğrudan bir bağlantı bulunmadı. Kaynak haberde ayrıca Bush yönetiminin Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin de aralarında bulunduğu bazı uluslararası kuruluşlarla karşı karşıya geldiği, Trump döneminde de ABD’nin Amerikan askerlerinin Afganistan’daki olası savaş suçlarının soruşturulmasına yönelik UCM girişimlerine karşı çıktığı hatırlatılıyor.

Afganistan Savaşı, ABD tarihinin en uzun savaşına dönüştü. Yaklaşık 20 yıl süren savaş, 2021’de Taliban’ın yeniden iktidara gelmesi ve ABD’nin ülkeden kaotik biçimde çekilmesiyle sona erdi. Kabil Havalimanı’nda ülkeden ayrılmaya çalışan Afganların ABD’ye ait bir askeri uçağa tutunduğu ve uçak havalandıktan sonra bazı kişilerin düşerek hayatını kaybettiği görüntüler, çekilmenin sembollerinden biri oldu.

Washington aynı dönemde Irak’taki askeri görevini de sona erdirmeye yönelik sürece girdi. Irak ise savaşın ardından ekonomik ve askeri açıdan ağır sorunlarla karşı karşıya kaldı; devlet kurumları zayıfladı, milis yapılanmaları yayıldı ve IŞİD’in ortaya çıkışı bölgede yeni krizlere yol açtı. ABD’nin Irak’taki varlığı sırasında Ebu Gureyb Cezaevi’nde ortaya çıkan ağır insan hakları ihlalleri de bu dönemin en tartışmalı başlıklarından biri oldu.

ABD içinde ise 11 Eylül saldırıları güvenlik kurumlarının yapısında köklü değişikliklere yol açtı. Saldırılardan önce bulunmayan İç Güvenlik Bakanlığı kuruldu. Hemen ardından çıkarılan Vatanseverlik Yasası (Patriot Act) hükümetin vatandaşları izleme ve gözetleme yetkilerini genişletti.

ABD dış ilişkileri ve Orta Doğu üzerine çalışan Rice Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Dr. Nathan Citino, İç Güvenlik Bakanlığı’nın göçten ülkeye aidiyet anlayışına kadar Amerikan iç yaşamına bakışta yeni bir dönemi temsil ettiğini belirtti. Citino’ya göre 11 Eylül sonrası siyasi söylem giderek daha düşmanca bir nitelik kazandı ve siyasi rakipler yalnızca farklı görüşlere sahip kişiler değil, “düşmanlar” olarak görülmeye başladı.

Cumhuriyetçi ve Demokrat partilerden siyasetçiler ile büyük medya kuruluşları, savaşları ilk yıllarında büyük ölçüde destekledi. 11 Eylül’den sonraki ilk üç gün içinde Temsilciler Meclisi ve Senato, toplam 518’e karşı 1 oyla başkana saldırılardan sorumlu taraflara karşı askeri güç kullanma yetkisi veren düzenlemeyi kabul etti.

Ancak savaşların yıllarca sürmesi Amerikan kamuoyunda bu kararları alan kurumlara yönelik güven kaybını beraberinde getirdi. Özellikle Irak Savaşı, siyasi kurumların güvenilirliğini aşındırdı. Bu ortam daha sonra kendisini değişimin ve gereksiz dış savaşları sona erdirmenin temsilcisi olarak sunan Barack Obama’nın yükselişine, ardından da Donald Trump ve “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” hareketinin güç kazanmasına zemin hazırladı.

Bu hareket bir yandan Müslümanları tehdit olarak gören kültürel söylemleri, diğer yandan kendisini siyasi sistem tarafından dışlanmış hisseden seçmenlerin tepkisini bir araya getirdi. Trump, 2016 seçimleri öncesinde herhangi bir kanıt sunmadan New Jersey’de binlerce Müslümanın 11 Eylül saldırılarını kutladığını ileri sürerken, aynı zamanda ABD’nin dış savaşlarını sona erdirme sözü verdi.

Başkanlık Yetkileri Genişledi

11 Eylül saldırıları, ABD’nin tek kutuplu uluslararası sistemde gücünün zirvesinde bulunduğu ve ülkede uluslararası hukuk, Amerikan gücünün sınırları ve başkanlık yetkileri üzerine tartışmaların sürdüğü bir dönemde gerçekleşti. Bush yönetiminin güvenlik kaygılarına verdiği yanıt ise başkanın savaş ve ulusal güvenlik alanındaki yetkilerini önemli ölçüde genişletti. Kaynak haberde, Trump’ın da bugün bu dönemde oluşturulan yetki ve emsallerden yararlandığı belirtiliyor.

George W. Bush döneminde ABD Dışişleri Bakanlığı’nda görev yapan ve daha sonra Obama’nın özel yardımcılığını üstlenen Steven Pomper, Just Security’de yayımlanan yazısında bu dönemde Guantanamo’daki tutukluların Amerikan mahkemelerinin yargı alanı dışına çıkarıldığını, askeri komisyonlarla ayrı bir yargı sistemi kurulduğunu ve ABD toprakları dışındaki gizli tesislerde işkence ile diğer ihlallere hukuki zemin sağlandığını belirtti. Pomper, Obama yönetiminin başkanlık yetkilerini sınırlamak ve Bush dönemindeki yasal sorunları düzeltmek için önemli bir fırsatı kaçırdığı görüşünü dile getirdi.

New York Times yazarı Charlie Savage da Trump’ın yürütme yetkilerini genişletme çabalarının Bush ve dönemin Başkan Yardımcısı Dick Cheney tarafından 11 Eylül sonrasında oluşturulan emsallere dayandığını belirtti.

Savage’a göre Obama, terörle mücadele politikalarının önemli bölümünde Bush döneminden kalan uygulamaları sürdürdü. Trump döneminde ise başkanlık yetkileri tartışması yeni alanlara taşındı; acil durum yetkileri sınır duvarının finansmanında kullanıldı, yönetim bazı celplere direndi, Yüksek Mahkeme başkanlık dokunulmazlığının kapsamını genişletti ve birleşik yürütme anlayışı doğrultusunda başkanın yürütme organı üzerindeki denetimi güçlendi. Beyaz Saray’ın cezai kovuşturmalar üzerindeki etkisi arttı ve yönetim savaş yetkilerini İran’a yönelik saldırılarda da kullandı.

Trump’ın 2025’te Beyaz Saray’a dönmesinin ardından yönetimin Araplar ve Müslümanları terörizmle ilişkilendiren eski söylemleri yeniden gündeme taşıdığı belirtiliyor. Yönetimde etkili olan bazı sağcı muhafazakâr isimler insanların düşünceleri, kültürleri ve dinleri üzerinden ülkeden uzaklaştırılması gerektiğini açıkça savundu.

Trump, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bazı ülkelerin vatandaşlarına yönelik seyahat kısıtlamalarını yeniden yürürlüğe koydu. Bazı Kongre üyelerinin Müslümanların ülkeden çıkarılmasını savunan açıklamaları da sağcı medyada karşılık buldu.

Gazze’deki soykırımın durdurulması talebiyle düzenlenen üniversite gösterilerine katılan bazı öğrenciler terörizmle ilişkilendirildi. Beyaz Saray dahil bazı yetkililerden Müslüman topluluklara, özellikle de Somalililere yönelik aşağılayıcı ifadeler gelirken, bu ülkelerden gelen göçmenlerin yerine İsveç gibi ülkelerden beyaz göçmenlerin kabul edilmesini savunan çağrılar da gündeme geldi.

11 Eylül saldırılarının üzerinden 25 yıl geçmesine rağmen ABD’deki Müslümanlar kendilerine yönelik korku ve baskı ortamının sürdüğünü düşünüyor. Trump yönetimi, bazı Cumhuriyetçi Kongre üyeleri ve bazı eyalet yöneticileri “ABD’de şeriatın uygulanması” iddiasını siyasi gündeme taşırken, Arap ve Müslüman öğrencilerin sınır dışı edilmesine yönelik girişimler ve bu grupların Amerikan kültürüne tehdit oluşturduğu yönündeki söylemler de devam ediyor.

Müslümanlara Yönelik Nefret Söylemi Sürüyor

Amerikan-İslam İlişkileri Konseyi’nin (CAIR) Maryland şubesi direktörü ve eyaletin Nefret Suçlarını Önleme Komisyonu’nun eski üyelerinden Zainab Chaudry, Al-Araby Al-Jadeed’e yaptığı açıklamada 11 Eylül saldırılarının 25. yılında ABD hükümeti içindeki İslam karşıtı politikaların etkilerinin hâlâ görüldüğünü söyledi.

Chaudry, bu politikaların farklı eyaletlerdeki Müslüman toplulukları etkilediğini, İslam’ın imajını çarpıttığını ve Müslümanları şeytanlaştırdığını belirtti. Dünya genelinde 2 milyardan fazla mensubu bulunan İslam’ın 11 Eylül saldırılarıyla ilişkilendirilmesine yönelik iddia ve suçlamalar üretildiğini söyleyen Chaudry, CAIR’in bu anlatıya karşı mücadele etmeyi sürdürdüğünü ifade etti.

Chaudry ayrıca Trump yönetiminin seçilmiş Müslüman yetkililere ve kamu görevlerine aday olan Müslümanlara yönelik nefret, korkutma, önyargı ve karalama söylemlerini beslediğini savundu. Bu tür mesajların Beyaz Saray’dan gelmesinin toplumdaki etkisini artırdığını belirten Chaudry, kamu görevlerine aday olan Müslümanların doğrudan hedef alındığını söyledi.

Kongre’de İslam ve Müslümanlar hakkında yanlış ve klişeleşmiş bilgileri yaydığını belirttiği “Şeriatsız Amerika” adlı bir oluşumun kurulduğunu da aktaran Chaudry, bunun toplumdaki yanlış bilgilerin yayılmasına katkı sağladığını ifade etti.

Müslümanlara yönelik nefret ve önyargının artmasına rağmen Chaudry, bu ortamla mücadele eden ve önemli seçim yarışlarını kazanan Müslüman siyasetçilerin bulunduğuna dikkat çekti. Müslümanların sivil hayata ve kamu görevlerine katılmaktan vazgeçmeyeceğini belirten Chaudry, Amerikan seçmenlerinin de bitmeyen savaşların sürdürülmesini ve kamu kaynaklarıyla finanse edilmesini istemediğini savundu.

CAIR’in son raporuna atıfta bulunan Chaudry, ABD genelinde 8 binden fazla önyargı, ayrımcılık ve nefret vakası ile şikâyetin belgelendiğini söyledi. Gerçek sayının bunun çok üzerinde olduğunu düşündüklerini belirten Chaudry, siyasi ortamın ve bazı seçilmiş yetkililerin kullandığı söylemlerin bu artışta etkili olduğunu ifade etti.

Chaudry, tablonun bir bölümünün önümüzdeki kasım ayında yapılacak ara seçimlerle doğrudan bağlantılı olduğunu belirterek seçim dönemlerinde Müslümanlara, özellikle de kamu görevlerine aday olanlara yönelik İslamofobi, saldırı ve belgelenmiş tehditlerde ciddi artış görüldüğünü kaydetti.

 

Kaynak: AlArabyAlJadeed