Yunanistan’ın Göç Rejimi: Maskeli Aktörler ve Şiddetin Dönüşümü
17.04.2026 - 16:36 | Son Güncellenme: 24.04.2026 - 15:10
Avrupa’nın dış sınırları uzun süredir bir “güvenlik hattı” olarak tarif ediliyor; fakat son yıllarda bu hattın niteliği giderek daha karanlık bir karakter kazanıyor. 14 Nisan 2026’da yayımlanan ve uluslararası yankı uyandıran BBC araştırması, bu dönüşümün artık örtülü bir iddia olmaktan çıktığını gösteriyor.
Söz konusu araştırma, Yunanistan’ın Türkiye sınırındaki Evros (Meriç) hattında göç yönetimini fiilen devlet dışı aktörlere devrettiğini ve bu süreçte sistematik şiddetin kurumsallaştığını ortaya koyuyor.
İddialar, klasik sınır ihlali tartışmalarının ötesine geçiyor. Burada söz konusu olan, devletin doğrudan uyguladığı bir politikadan ziyade, sorumluluğu dağıtan ve görünmezleştiren bir “vekâlet şiddeti” modeli.
Gözden Kaçmasın
Maskeli, kimliksiz ve çoğu zaman kendileri de göçmen olan grupların kullanılması hem hukuki sorumluluğu bulanıklaştırıyor hem de şiddetin izlenmesini zorlaştırıyor. Bu yapı, uluslararası hukukta açıkça yasaklanan “geri itme” (pushback) uygulamalarının yeni bir evresine işaret ediyor.
Bugün gelinen noktada mesele, Yunanistan’ın sınır politikasıyla sınırlı kalmayıp; Avrupa Birliği’nin göç rejiminin nasıl işlediği ve hangi araçlarla sürdürüldüğü sorusunu yeniden gündeme getiriyor.
Devlet dışı aktörler ve vekâlet şiddeti
BBC’nin ortaya koyduğu bulgular, Yunan güvenlik birimlerinin en az 2020’den bu yana göçmenleri kullanarak başka göçmenleri zorla sınır dışı ettiğine işaret ediyor. İç yazışmalar, tanık ifadeleri ve saha verileri, bu kişilerin belirli bir organizasyon dahilinde seçildiğini ve yönlendirildiğini ortaya koyuyor.
Dahası, bu yapıların üst düzey yetkililerin bilgisi ve koordinasyonu dahilinde hareket ettiğine dair iddialar, meselenin münferit ihlallerden ziyade kurumsal bir modele işaret ettiğini düşündürüyor. Bu noktada dikkat çeken husus, klasik anlamda “paramiliter yapı” yerine, kırılgan grupların araçsallaştırılmasıdır. Pakistan, Afganistan ya da Suriye kökenli göçmenlerin; para, gasp edilen eşyalar, hatta Yunanistan içinde hareket serbestisi sağlayabilecek belgeler karşılığında bu operasyonlara dahil edildiği belirtiliyor. Bu durum, sınır yönetiminin “dışsallaştırılması”nın yeni bir evresine işaret ediyor: Devlet, şiddet tekelini doğrudan kullanmak yerine, onu daha az görünür aktörler aracılığıyla dolaylı biçimde icra ediyor.
Modelin en çarpıcı yönlerinden biri, şiddetin anonimleştirilmesi ve izinin sürülmesinin zorlaştırılmasıdır. Maskeli, kimliksiz ve çoğu zaman resmi kaydı bulunmayan bu kişiler aracılığıyla yürütülen operasyonlar, hukuki denetim mekanizmalarının devre dışı kalmasına yol açıyor. Nitekim saha tanıklıkları, bu kişilerin sadece geri itme işlemini gerçekleştirmediğini; sistematik biçimde fiziksel şiddet, tehdit, gasp ve cinsel saldırı gibi ağır ihlallere başvurduğunu ortaya koyuyor.
Bu model üç açıdan kritik sonuçlar doğuruyor:
İlk olarak, sorumluluğun zincirleme biçimde dağıtılması sağlanıyor. Resmi görevliler operasyonun görünür yüzünden çekilirken, sahadaki fiili uygulayıcılar “gayriresmî” aktörler haline geliyor. Bu durum, devletin uluslararası hukuk karşısındaki hesap verebilirliğini zayıflatıyor. Zira ihlalin faili belirsizleştikçe, sorumluluğun tespiti de zorlaşıyor. Bu, modern sınır rejimlerinde giderek daha sık görülen “inkâr edilebilirlik” (plausible deniability) stratejisinin bir örneği olarak okunabilir.
İkinci olarak, şiddetin niteliği ve yoğunluğu dönüşüyor. Tanıklıklar; insanların soyulduğunu, darp edildiğini, bilinç kaybına uğrayacak şekilde şiddete maruz kaldığını ve bazı vakalarda cinsel saldırıya uğradığını gösteriyor. Bu tür eylemler, resmi güvenlik güçlerinin doğrudan uygulaması halinde ciddi siyasi ve hukuki sonuçlar doğurabilecek nitelikte. Ancak vekil aktörler aracılığıyla yürütüldüğünde, bu sınırlar fiilen ortadan kalkıyor ve şiddet daha kontrolsüz bir karakter kazanıyor.
Üçüncü olarak, göçmen toplulukları içinde yapay bir hiyerarşi oluşturuluyor. Aynı kırılganlık koşullarını paylaşan bireylerin bir kısmı “uygulayıcı” konumuna getirilirken, diğerleri “hedef” haline geliyor. Bu durum, göçmenler arasında dayanışmayı zayıflatıyor ve sınır yönetimini yalnızca fiziki bir kontrol mekanizması olmaktan çıkararak, sosyal ve psikolojik bir parçalanma aracına dönüştürüyor.
Bu çerçevede, Evros hattında ortaya çıkan yapı daha çok hibrit bir kontrol rejimi olarak tanımlanabilir. Devlet, doğrudan görünmeden şiddeti yönlendirirken; sahada oluşan gri alan hem hukuki hem de etik sorumluluğun bulanıklaşmasına neden oluyor.
Burada asıl mesele, bu uygulamaların belirli bir süreklilik ve organizasyon içinde yürütülüp yürütülmediğidir. Haftada yüzlerce kişinin bu yöntemle geri itildiğine dair ifadeler ve “sahada görev yapan hiçbir birimin bu durumdan habersiz olmadığı” yönündeki beyanlar, bu yapının istisnai bir sapma değil, işleyen bir sistem olduğunu düşündürüyor.

Uluslararası hukuk, AB normları ve meşruiyet krizi
“Geri itme” uygulamaları, uluslararası hukukun en temel ilkelerinden biri olan geri göndermeme (non-refoulement) prensibiyle açık biçimde çatışır. 1951 Cenevre Sözleşmesi çerçevesinde bu ilke, bireylerin hayatlarının, özgürlüklerinin ya da fiziksel bütünlüklerinin risk altında olduğu ülkelere zorla gönderilmesini yasaklar. Evros hattına ilişkin son bulgular ise bu ilkenin süreklilik arz eden bir pratikle aşındırıldığını düşündürüyor. Nitekim saha verileri ve tanıklıklar, sığınma başvurusu değerlendirilmeden gerçekleştirilen geri itmelerin sistematik bir nitelik kazandığını ortaya koyuyor.
Bu tabloyu daha çarpıcı hale getiren unsur, söz konusu uygulamaların AB’nin kendi normatif çerçevesiyle doğrudan çelişmesidir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin işkence ve insanlık dışı muameleyi yasaklayan hükümleri ile toplu sınır dışı etmeleri engelleyen düzenlemeleri, bu tür operasyonların hukuki zeminini ortadan kaldırır.
Buna rağmen, Frontex bünyesindeki Temel Haklar Ofisi’nin 2026 başında yayımladığı raporlar, Yunan güvenlik birimlerinin kötü muamele, şiddet ve yasa dışı geri itme uygulamalarına karıştığını ortaya koyuyor. Bu raporlar, hukuki normlar ile sahadaki uygulamalar arasındaki makasın giderek açıldığını somut verilerle ortaya koyması bakımından kritik.
Sorunun derinliği, bu ihlallerin nasıl karşılandığında da ortaya çıkıyor. Yunan makamlarının bazı vakalarda yeterli iş birliği göstermediği ve soruşturma süreçlerinin şeffaf biçimde yürütülmediği yönündeki tespitler, hesap verebilirlik mekanizmalarının işlevsizleştiğine işaret ediyor. Bu durum, devletin hukuki sorumluluğunu doğrudan ortadan kaldırmasa da fiili bir dokunulmazlık alanı yaratarak ihlallerin sürekliliğini mümkün kılıyor.
Bu bağlamda ortaya çıkan meşruiyet sorunu, çok katmanlı bir yapı sergiliyor. Ulusal düzeyde siyasi sorumluluğun sınırları belirsizleşirken, Avrupa düzeyinde kurumsal sorumluluk tartışmalı hale geliyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, Yunanistan’ın geri itme uygulamalarının münferit olmadığını, belirli bir sistematik içinde gerçekleştiğini ortaya koymuş durumda. Söz konusu kararlar, soruşturma yürütülmemesini de ayrı bir hak ihlali olarak değerlendiriyor. Böylece mesele, hukuk devleti ilkesinin işleyişi açısından da kritik bir boyut kazanıyor.
AB açısından bakıldığında ise daha karmaşık bir durum ortaya çıkıyor. Sınır yönetimi, üye devletlerin egemenlik alanı ile AB kurumlarının operasyonel rolü arasında paylaşılmış durumda. Bu hibrit yapı, sorumluluğun net biçimde tespit edilmesini zorlaştırıyor. Örneğin, Frontex sahada aktif biçimde yer almasına rağmen, ihlaller karşısında “üye devlet yetkisi” argümanına dayanarak sorumluluktan kaçınabildiği yönünde eleştiriler bulunuyor. Buna karşılık, son dönemde gelişen içtihatlar, ajansın da bağımsız yükümlülükleri bulunduğunu ve geri göndermeme ilkesinin ihlal edilmesi halinde dolaylı sorumluluk taşıyabileceğini ortaya koyuyor.
Bu hukuki gri alan, fiili bir “istisna rejimi”nin oluşmasına zemin hazırlıyor. Sınır bölgeleri, hukukun askıya alındığı alanlar olmasa bile, esnetildiği ve seçici biçimde uygulandığı mekânlara dönüşüyor. Bu durum, Avrupa’nın kendi değerler sistemi açısından ciddi bir kırılma yaratıyor. Çünkü hukukun coğrafi olarak parçalı uygulanması, normların evrenselliğini zayıflatır.
Şubat 2026’da Chios (Sakız Adası) açıklarında yaşanan ve 15 göçmenin hayatını kaybettiği olay gibi vakalar, bu tartışmayı daha da derinleştiriyor. Bu tür trajediler, geri itme politikalarının hem hukuki hem de insani sonuçlar doğurduğunu gösteriyor. Dolayısıyla mesele, teknik bir sınır yönetimi sorunu olmaktan çıkarak, doğrudan yaşam hakkı ve insan onuru ile ilgili bir krize dönüşüyor.
Son kertede ortaya çıkan durum, Avrupa’nın göç politikasında bir paradigma kaymasına işaret ediyor. Güvenlik önceliklerinin belirleyici hale geldiği bu yeni yaklaşımda, insan hakları normları giderek ikincil bir konuma itiliyor. Bu durum sürdürülebilir değil; zira hukuki meşruiyetini yitiren bir sınır rejimi, uzun vadede hem siyasi hem de kurumsal düzeyde daha derin krizleri tetikler.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.