Yabancı Medyanın Annelik Kampanyası 

Gazeteci Emine Şeçeroviç Kaşlı, Batı medyasında annelik ve ebeveynliğin bireysel özgürlük ve yük kavramları üzerinden yeniden tanımlanmasına yönelik söylemsel yönelimi Fokus+ için kaleme aldı.
yabanci-medyanin-annelik-kampanyasi.jpg

15.04.2026 - 17:32  |  Son Güncellenme:  15.04.2026 - 17:39

Son yıllarda Batı medyasında ebeveynlik ve özellikle annelik üzerine kurulan dil dikkat çekici bir hale geldi. Geleneksel olarak aile, çocuk sahibi olmak ve annelik, bireysel tatmin, toplumsal devamlılık ve değer üretimi ile ilişkilendirilirken, günümüzde bu kavramların giderek daha farklı bir çerçevede ele alındığı görülmektedir. Anne neredeyse bir ‘’köle’’ gibi tanıtılmakta, çocuk ise annenin özgürlüğü engelleyen aile üyesi olarak aktarılmaktadır. 

Özellikle 2024 sonlarından 2026 yılına kadar uzanan süreçte başta The Guardian, BBC, The Telegraph ve The Times gibi ana akım medya kuruluşlarında yayımlanan içerikler incelendiğinde, belirgin bir ortak anlatı ortaya çıkmaktadır. Bu anlatı, ebeveynliği bir mutluluk kaynağından ziyade, baskı, yorgunluk, özgürlük kaybı ve hatta pişmanlık ile ilişkilendirmektedir.  

Bu değişimin en dikkat çekici örneklerinden biri, The Guardian’da yayımlanan ve annelerin çocuk sahibi oldukları için pişmanlık duyduklarını açıkça dile getirdiği yazılardır. Bu metinlerde annelik, uzun süre konuşulamayan bir “tabu” olarak sunulmakta, pişmanlık duygusu ise normalleştirilmektedir. Bu yaklaşım, yalnızca bireysel deneyimlerin paylaşılmasıyla sınırlı kalmamakta, aynı zamanda okuyucunun zihninde anneliğin doğasına dair yeni bir çerçeve oluşturmaktadır. Sanki annelik kavramı yeni çıkmış gibi üzerine araştırmalar yapılmaktadır. 

Benzer bir çizgi, BBC ve The Telegraph gibi yayın organlarında da görülmektedir. “Annelik bir tuzaktır” veya “özgürlüğün kaybı” gibi güçlü metaforlar, ebeveynliğin yalnızca zorluklarını değil, aynı zamanda kaçınılmaz bir yük olduğunu ima eden bir dil üretmektedir. Bu tür ifadeler, bireysel hikâyelerin ötesine geçerek, ebeveynliği sistematik biçimde problemli bir yaşam tercihi olarak konumlandırmaktadır.  

Öte yandan, The Times gibi yayınlarda çocuk sahibi olmamayı bilinçli ve hatta daha doğru bir tercih olarak sunan içeriklerin artması da bu eğilimi tamamlamaktadır. Araştırma sonuçlarına dayandırılan bu metinlerde, ebeveynliğin mutluluğu artırmadığı vurgulanmakta, çocuksuz yaşam ise rasyonel, dengeli ve tatmin edici bir alternatif olarak sunulmaktadır.  

Bu metinler birlikte incelendiğinde ortaya çıkan tablo farklıdır. Farklı medya kuruluşlarında, farklı zamanlarda yayımlanan bu içeriklerin ortak bir duygusal ve düşünsel çerçeve oluşturduğu görülmektedir. Bu çerçevede ebeveynlik mutluluk getirmeyen, bireysel özgürlüğü kısıtlayan, uzun vadeli pişmanlığa yol açabilen bir deneyim olarak resmedilmektedir.   

Buna karşılık çocuksuz yaşam ise bilinçli bir tercih, duygusal olarak daha dengeli, bireysel özgürlüğü koruyan bir yaşam biçimi olarak öne çıkarılmaktadır.   

Sonuç olarak, Batı medyasında ebeveynlik anlatısının dönüşümü yalnızca bireysel hikâyelerin çeşitlenmesi olarak okunamaz. Aynı zamanda, aile ve çocuk sahibi olma fikrinin kültürel olarak yeniden tanımlandığı bir sürecin parçası olarak değerlendirilmelidir. Bu süreçte medya, yalnızca bir yansıtıcı değil, aynı zamanda algı şekillendirici bir rol üstlenmektedir.   

Bu nedenle mesele, sadece “ne yazıldığı” değil, hangi temaların ısrarla seçildiği ve nasıl bir duygusal çerçeve içinde sunulduğu sorusuyla birlikte ele alınmalıdır. Bu gibi bir konuyu bir kişi incelemiş olsa ve o şekilde yazıya sunsa bir kampanyadan belki bahsedemezdik. Ama, farklı büyük medya kuruluşların anlaşmış gibi annelik konusunu bu şekilde aktarmaları farklı bir boyut sunuyor.  

Annelik, çocuk sahibi olmak, çocuk ile beraber hayatını şekillendirmek sanki yeni bir şeymiş gibi inceleniyor. İncelemekle kalınmıyor, çocuklu hayata karşı okuyucuları yönlendiriyor. Ve bunları yaparken de bir tuzak olan ‘’özgürlük’’ kelimesi sık sık kullanılıyor. Sanki çocuk anne ve babanın özgürlüğünü çalan bir bireymiş gibi sunulmaya çalışılıyor. Ve özellikle son yıllarda bu gibi haberler artıyor.   

‘’Özgürlük’’ kelimesinin tuzak olduğunu belirtmemin sebebi de batı medyasının tüm mantık dışı olayların savunulmasında kullanmasından kaynaklanıyor. Küçücük çocukların LGBT olması da ‘’özgürlük’’ ile ifade ediliyor, bir trans erkeğin ‘’anne’’ olabileceği de ‘’özgürlük’’ ile aktarılıyor. Daha da ileri gidersek, İsrail’in soykırım yapması dahi ‘’kendi özgürlüğü’’ için olduğu da bazen karşımıza çıkabiliyor. Dini değerlere saldırılar da bizlere ‘’ifade özgürlüğü’’ diye sunuluyor. Ve daha birçok konu, tıpkı bu yazıdaki örnekler gibi, bir çocuğun yük olduğunu da ‘’annenin özgürlüğü’’ ile anlatılıyor.   

Peki bizler bunun ne kadar farkındayız? Maalesef, Türkiye’de de sosyal medyada son zamanlarda bu gibi paylaşımları görebiliyoruz. Aynı dilin, aynı kavramların ve aynı bakış açısının yavaş yavaş dolaşıma girdiği dikkat çekiyor.  

İşte tam da bu noktada asıl mesele başlıyor. Önümüze gelen her içeriği yalnızca bir haber, bir araştırma ya da bir kişisel hikâye olarak değil, nasıl sunulduğu, hangi duyguyu hedeflediği ve hangi sonucu doğurmayı amaçladığı üzerinden de okumak gerekiyor.  

Çünkü medya yalnızca bilgi vermez, aynı zamanda düşünceyi yönlendirir, algıyı şekillendirir ve zamanla değerleri dönüştürür. Tekrarlanan her anlatı, ne kadar tartışmalı olursa olsun, bir süre sonra normalleşme riski taşır.  

Bu nedenle özellikle aile, çocuk ve annelik gibi toplumun temel yapı taşlarını ilgilendiren konularda daha dikkatli, daha bilinçli ve daha sorgulayıcı olmak zorundayız.  

Aksi halde, farkına varmadan bize sunulan hazır kalıpları benimseyebilir, kendi değerlerimizi başkalarının oluşturduğu çerçeveler üzerinden değerlendirmeye başlayabiliriz.