"Uzman Cahiller" Çağında Nevzuhur Bir İştigal: İçerik Üreticiliği

Araştırmacı H. Yahya Şekerci; "kendi işinin patronu olma" vaadiyle başlayan içerik üreticiliğinin arkasındaki acı gerçekleri; sosyal medyanın insan psikolojisinde yarattığı tahribatı ve bilginin nasıl yüzeyselleştiğini Fokus+ için kaleme aldı.
uzman-cahiller-caginda-nevzuhur-bir-istigal-icerik-ureticiligi.jpg

19.08.2026 - 13:08  |  Son Güncellenme:  19.08.2026 - 13:15

“Bütün mümkünlerin kıyısında…” 

Turgut Uyar bu sözü sarf ederken daha rafine bir günü yaşıyordu muhtemelen. Bugünün kakofonik dünyasına kıyasla daha sessizdi hayatı. Karşımızda kıyasıya bir yarış içinde göz alıcı, yaygaracı bir evren var artık. Ve herkesin bir şekilde temas ettiği bu dijital evren dizginlenemez kışkırtıcılıkta bir hayat vazediyor. İnsanların küçük dünyalarında kurdukları hayatları bu denli bir pazarlama nesnesine dönüştürdüğü bir zaman dilimi vaki değildir zannediyorum. İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde bilgi bu kadar vasıtasız, iletişim bu kadar akışkan ve ‘kendini gerçekleştirme’ vaadi bu denli ışıltılı bir ambalajla vitrinleri süslememişti. 

Hatırlanacağı üzere Youtube, kuruluşunda “Duyulmak için fırsat. Görülmek için bir sahne. Bir devrim başlatan umursamayanların sesi” diye varlığını ilan etmişti. Kendini gerçekleştirmek için altın bir imkândı bu. Ancak sosyal ağlar içinde başı çeken platform olarak bu mecranın hikâyesi, taahhüt edilenin ne kadarını tahakkuk ettirdi burası konuşulmaya değer. Aradan geçen 20 yılın ardından bu ayartıcı hürriyet davetinin getirdiği noktayı farklı bileşenlerle değerlendirmek durumundayız. Gerçekten duyulmak isteyenler için fırsat oldu mu, sahne görülmek isteyenlere bırakıldı mı, burası teyide muhtaç elbette. Ama şurası kesin ki yalnız Youtube özelinde değil, diğer mecraları da hesaba kattığımızda sahipleri açısından bakılınca umursamayanların kendisi olarak tebarüz etmiş vaziyette olduğu söylenebilir. 

Parmak uçlarımızın altında bizi bekleyen kâinat ölçeğindeki büyük veri ummanı, kişiye kendi hikâyesinin mimarı olma, kendi kürsüsünü kurma ve hikâyesini, sedasını kitlelere duyurma imkânı vadetti etmesine ama gerçek, vaat ile örtüşmedi. Bu vaadin hemen kapısında, parlak ekranların arkasında derinleşen koyu bir gölge olduğu çok geçmeden anlaşıldı zira. Özgürleşme hülyasıyla girilen bu dijital gözetleme kuleleri, insanı özne olmaktan çıkıp nesneleştirdi büsbütün. Üstelik ‘kendi işinin patronu’ olma söylemi, platform kapitalizminin urganlarıyla sıkı sıkıya bağlanan yeni nesil bir güvencesizliğe, dijital bir prekaryaya evrildi. 

Creator ekonomisi adıyla kutsanan bu dev alışveriş merkezi, bir yandan milyarlarca dolarlık sermaye akışını kontrol ederken, diğer yandan insan ruhunu için için kemiren, onu performans metriklerinin cenderesinde öğüten aygıtlar dizgesi olarak habire işleyip duruyor hâlâ. Rahatlıkla ifade edilebilir ki ferdin hürriyet arzusu, sistemin kendi bekası için kullandığı en elverişli hammaddeye dönüştürülmüş vaziyette. Son yıllarda yapılan araştırmalar ortaya koyuyor ki ‘içerik üreticiliği’ denen nevzuhur iştigal alanını, basit bir reklamcılık yahut girişimcilik modeli olmaktan çıkarıp derin bir psikolojik ve sosyolojik kriz zemini olarak tanımlıyor. 

Harvard T.H. Chan Halk Sağlığı Okulu'nun araştırma bulgularından Goldman Sachs'ın finansal projeksiyonlarına kadar uzanan veriler, devasa bir çelişkiye işaret ediyor. Trilyon dolarlık hacme koşan bir pazarda üreticilerin kahir ekseriyeti asgari geçim sınırında yaşıyor, kronik tükenmişlikle boğuşuyor ve intihar düşüncesi gibi ağır psikolojik travmalarla yüzleşiyor. Sözün kısası, söylemde ‘kendi kaderini tayin eden yaratıcı özne’ üç kuruşa talim ediyor. Ancak platformların lütfu miktarınca varlık sahasında kalabiliyor. 

2018’de İranlı Nasim Najafi Aghdam’ın Youtube genel merkezine yaptığı silahlı saldırı ve ardından intihar etmesi, bunun en sarsıcı örneklerinden biriydi. Söz konusu ruhi kriz ile ölüme, intihara temayülün arkasındaki gerekçe ise platformun Agdam’ın içeriklerine sansür uygulaması, izlenmelerini düşürmesi ve gelirlerinin haksız bir biçimde düşürülmesiydi. 

Anlaşılacağı üzere görünenin arkasında, algoritmanın ritmine ayak uydurmak zorunda olan güvencesiz işçi profili, iş akışının bir parçası. Kişi, özgürleştiğini sandığı noktada, görünürlük mekanizmasının tam merkezine yerleştirilmiş bir mahkûma dönüşüveriyor bu düzende. Zira Birleşik Devletler’de ipe sapa gelmez videolarıyla yıllar içinde meşhur olan İranlı içerik üreticisi, Youtube’un izlenme oranlarını düşürmesiyle birkaç gün içinde hiç oldu. Varlık krizi yaşadı. Hem gelirlerinden oldu hem şöhretinden ve sonunda da canından. 

Mülkiyetten performansa: Dijital prekaryanın yapısal dönüşümü 

Sanayi İnkılabı’ndan bu yana sermaye ve emek arasındaki ilişki pek çok safhadan geçti. Buna mukabil platform kapitalizmi, üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutan güçler ile emeğiyle var olan kullanıcılar arasındaki makası radikal bir biçimde genişletti. 

Hokus pokus tam da burada başladı. Kullanıcıya, üreticiye kamera, mikrofon ve bir dizüstü bilgisayardan ibaret olan ‘üretim araçları’nın kendi elinde olduğu hissettirildi. Hâlbuki dijital çağda asıl üretim aracı donanım değil, erişim kanallarını, dağıtım ağlarını ve görünürlük hiyerarşisini kontrol eden algoritmik altyapıydı. Üretici, kendi araçlarıyla ürettiği içeriği, mülkiyeti küresel teknoloji devlerine ait olan dijital pazarlarda sergilemek mecburiyetinde çünkü. Bu durum, onu bilindik işçi sınıfından daha kırılgan, hak arama mekanizmalarından mahrum ve sürekli bir belirsizlik içine fırlatılmış yeni bir katmana, yani dijital prekaryaya dönüştürdü. 

Bu prekaryalaşma süreci, vitrindeki esneklik ve özgürlük söylemiyle perdelenmekte. Mesai saatlerinin olmaması, mekân bağımsızlığı ve kendi içeriğini belirleme serbestliği, ilk bakışta insanı yabancılaşmadan kurtaracak bir cennet vaadi gibi sunulmakta. Ancak uygulamanın arka planında işleyen mantık, mesai kavramını ortadan kaldırmamakta bilakis günün tamamını kesintisiz bir ‘potansiyel mesai’ye dönüştürmekte. Üretici, içerik üretmediği, canlı yayın açmadığı yahut sosyal medyada etkileşim vermediği her anını ‘kaybedilmiş alan’ olarak algılamakta. Algoritmanın duraksamayı cezalandıran yapısı, kişinin dinlenme, kuluçkaya yatma ve zihni nadasa çekilme hakkını elinden almakta. Böylece serbest zaman ile çalışma zamanı arasındaki tüm sınırlar buharlaşmakta, hayatın kendisi bütünüyle pazarlanabilir bir performansa indirgenmektedir. Esasında olan, görünürlük namına büsbütün hayattan feragattir. 

Sektörel veriler, bu dijital kölelik düzeninin iktisadi acımasızlığını net bir şekilde ortaya koyuyor bugün. Üreticilerin yalnızca küçük bir azınlığı -top-tier- sürdürülebilir bir finansal refaha ulaşabilirken, ezici çoğunluk -mid-tier ve micro-creators- sürekli bir gelir belirsizliğiyle yaşıyor. Reklam sponsorluklarına, algoritmanın insafına ve değişen izleyici keyfiyetine bağımlı kalıyor. Üstelik bu bağımlılık, klasik sermaye-emek çelişkisinde olduğu gibi belirgin bir muhatap da sunmuyor. Üretici, hak talebinde bulunabileceği, pazarlık edebileceği bir patrona sahip değil. Karşısında muhatap olarak bulabileceği tek şey, girdileri ve çıktıları gizli tutulan, kararları sorgulanamayan hepi topu soğuk bir matematiksel algoritma. 

Psikolojik muharrik güç: Hiper-uyarılmışlık ve sosyal kolaylaştırma  

Sorulması gereken soru şu olabilir: Bu çarkın dönmesini sağlayan, kişiyi her gün yeniden ekran karşısına geçmeye zorlayan iç dürtü nedir? Meseleyi sadece para kazanma arzusu ile açıklamak, insan psikolojisinin karmaşık yapısını göz ardı etmek anlamına gelebilir. İşin arkasındaki asıl psikolojik muharrik güçlerin ilki, değer görmek için görülmeye ihtiyaç duymak. İnsan nefsinin en temel dinamiklerinden biri olan izleniyor olma arzusu ve bunun yarattığı uyarılmışlık hâlinin tahrikkâr tarafı temayüz ediyor burada. İnsan psikolojisinin bu kadim ilkesini kavrayabilmek için Norman Triplett’in 1898 yılında literatüre kazandırdığı Sosyal Kolaylaştırma (Social Facilitation) nazariyesine ve bu nazariyenin dijital mecralardaki dönüşümüne bakmak yerinde olacak. 

Triplett, bisikletçilerin yalnız başlarına zamana karşı yarıştıklarında elde ettikleri dereceler ile rakipleriyle yan yana yarıştıklarındaki derecelerini kıyaslamış, keza çocukların olta makarasını tek başlarınayken mi yoksa başkalarının huzurunda mı daha hızlı sardıklarını tecrübe etmişti. Elde edilen bulgu netti: Başka kişilerin varlığı, tek başına bir gözlemci veya rakip olarak ortamda bulunması dahi, bireyin merkezî sinir sistemindeki uyarılmışlık (arousal) seviyesini yükseltiyor ve basit, motor beceriye dayalı fiillerde performansı artırıyordu. Ancak takip eden onlarca yıllık sosyal psikoloji araştırmaları, özellikle Robert Zajonc’un katkıları yabana atılamayacak büyüklüktedir; bu durum madalyonunun öteki yüzünü ortaya koydu. Uyarılmışlık seviyesi arttıkça, baskı altında baskın olan tepkiler güçleniyor fakat eylem karmaşıklaştıkça, zihinsel soyutlama ve derin odaklanma gerektirdikçe, başkalarının varlığı performansı artırmak bir yana, şiddetli bir sosyal engellemeye (social inhibition), performans anksiyetesine ve hata yapma korkusuna yol açıyordu. 

Klasik psikolojide bir salondaki birkaç meraklı gözle veya sahadaki rakiplerle sınırlı olan izleniyor olma hissi dijital platformlarda anlık izlenme sayaçları, canlı yayın katılım grafikleri, milisaniyelik beğeni bildirimleri ve retweet sayılarıyla hiper-rasyonel ve kesintisiz bir kırbaca dönüştürülmüştür denebilir. Pekâlâ birey, sadece fiziki olarak değil, zihnen ve nörolojik anlamda küresel bir amfitiyatronun tam ortasındadır demektir bu da. 

Dijital platformlar, sosyal kolaylaştırmanın yarattığı uyarılmışlık hâlini fıtraten taşınamaz bir raddeye tırmandırmıştır. İçerik üreticisi için başkalarının varlığı artık somut bir insan topluluğu anlamına gelmez. Ekranın köşesinde sürekli dalgalanan rakamlar, analiz panellerindeki kırmızı ve yeşil oklar, ‘Şu an on bin kişi izliyor’ uyarısı şeklinde zuhur eden soyut ve devasa bir kolektif gözdür. Kişi, izlendiğini bildiği her an nörolojik olarak tetiktedir. Bu durum, organizmayı sürekli bir ‘savaş ya da kaç’ sempatik sinir sistemi aktivasyonuna mahkûm eder. İnsan zihni, milyonlarca gözün kendisini anlık olarak tarttığı, oyladığı ve yargıladığı bir simülasyonda kesintisiz bir uyarılmışlık hâlinde yaşamaya elverişli olmasa gerektir. Hasılı bu terazi, bu sıkleti çekememektedir. 

Bu aşırı uyarılmışlık cenderesi, üreticiyi izleyicinin beklentilerini tatmin etmek zorunda olan bir dijital oyuncuya dönüştürür. Beğeniyi ifade eden ikon olarak başparmakların yukarı kalkması anlık bir dopamin deşarjı sağlarken, aşağı kaydırılması yahut izlenme sayılarındaki düşüş, zihinde varoluşsal bir tehdit olarak kodlanır. Zira algoritma dünyasında izlenmemek, yok hükmünde olmak demektir. Görünmezlik, dijital ölümdür. İşte bu korku, üreticiyi kendilik bilincini, özgünlüğünü kurban etme pahasına, izleyicinin en alt düzey dürtülerine hitap eden, kolay tüketilebilir, sansasyonel ve uyarımı yüksek içerikler üretmeye zorlar. Sosyal kolaylaştırma, derin bir yaratım sürecini teşvik etmek şöyle dursun derinliği katleden, zihni sathi bir gayret seviyesine hapseden bir felç mekanizmasına dönüşür. 

Var olabilmek için saçma, sansasyonel, gülünç ya da tehlikeli olmaya mecbur bırakan acımasız algortima düzeni TikTok gibi uygulamalarda ipe sapa gelmez zırvalıkları kışkırtır. İzleyen gözlerin onayı ücrete taalluk edince de kışkırtılmış özne daha da azgınlaşarak sınır tanımaz bir keyfiyetle ‘daha fazlasına’ yönelir. Bu meyanda ait olduğu anlam değer dünyasını çiğnemesi işten bile değildir. Zira ekrandaki beğeniler onaylama anlamında işlemektedir. Bu da hâliyle yeni bir kültür olarak kodlanmaktadır. Daha doğru bir ifadeyle sosyal medya fenomeni ya da adayı, gösterişli hayatlar marifetiyle büyük bir kültürel boşluğu örmeyi amaçlamaktadır. Neticede vaktiyle Lewis Mumfort’un dile getirdiği gibi eskiden ayıp ya da günah olarak addedilen şeyler modern dünyada birer erdem oluverir. Tamahkârlık eskiden ayıp sayılırken adının girişimcilik olması gibi, kibir günah kabul edilirken sonraları adının öz güven olması gibi... 

Hayatlara dair ne varsa har vurup harman savurmayı salık veren görünürlük kaygısının yarattığı amansız baskı, nörolojik düzeyde tükenmişlik, panik atak, müzmin anksiyete ve benlik yabancılaşması olarak fatura edilir günün sonunda. Hâliyle üretici, ekran karşısında sunduğu coşkulu, neşeli, kusursuz dijital benlik ile ekran kapandığında yalnız kaldığı bitkin, kaygılı, içi boşaltılmış gerçek benliği arasındaki uçurumu kapatamaz hâle gelir. Kendi hislerine, düşüncelerine ve bedenine yabancılaşır. Sahnede ışıklar hiç sönmediği için, oyuncunun kostümünü çıkarıp dinlenmeye, kendi kabuğuna çekilip yaralarını sarmaya hakkı yoktur. Çünkü durduğu an, platformun unutma mekanizması devreye girecek, algoritmik ferman onu unutulmuşluğun karanlık mahzenlerine mahkûm edecektir. 

"Uzman Cahiller" zümresinin doğuşu 

Aşırı uyarılmışlığın, sürekli performans baskısının ve yüzeysel etkileşim arayışının hâkim olduğu bir iklimde, yetişen insan tipinin derinlikli bir entelektüel yahut hikmet sahibi bir bilge olması elbette beklenemez. Tam aksine, bu ekosistem kendi varlığını meşrulaştıracak ve sürdürecek yeni bir insan prototipi imal etmiştir. İskoçyalı mütefekkir Abdulkadir Es-Sufi’nin sarsıcı kavramsallaştırmasıyla ifade edecek olursak, karşımızda duran kitle bir ‘uzman cahiller’ zümresidir. 

Uzman cahil kimdir? O, çağın teknik alfabesini son derece mükemmel çözen, uzmanlaştığı dar alanın tüm inceliklerine hâkim olan, ancak o alanın bağlı olduğu büyük hakikatle, felsefi derinlikle, tarihsel bağlamla ve ahlaki sorumlulukla bağı tümüyle kopmuş kişidir. Bu terkipten ilhamla, dijital dünyada uzman cahil ise mecranın tekniğini, algoritmanın en güncel matematiğini, izleyiciyi ilk üç saniyede ekran başında tutacak ‘hook’ cümlelerini, SEO optimizasyonunu, görsel estetiğin psikolojik illüzyonlarını ve ışık-ses oyunlarını en ince ayrıntısına kadar bilir. O, dijital pazarın en mahir teknisyenidir. Ancak aynı kişi hakkında içerik ürettiği konunun hakikatinden, felsefi kökeninden, tarihî arka planından ve hikmetinden bütünüyle habersizdir. 

Kaldı ki uzman cahil, bilginin özüne, çilesine ve ahlakına talip değildir. O, bilginin ambalajına, pazarlanabilirliğine ve süratle tüketime sunulabilir formatlarına vakıftır. Hakikati arayan bir seyyahtan ziyade malumatı paketleyip müşteri kitlesine sunan bir tüccardır. Bir tarih konusunu anlatırken olayın içtimai ve insani derinliğinden çok, videonun kurgu ritmini ve grafiklerin albenisini önceler. Bir psikoloji kavramını aktarırken kavramın ilmin haysiyetini değil, izleyicide yaratacağı sansasyonel etkiyi hesaplar. Bilgi, onun elinde işlenip hikmete dönüştürülecek bir cevher olmaktan çıkmış, algoritmik dolaşıma sokulacak bir içerik hammaddesine dönüşmüştür. 

Bu zümrenin tehlikesi, tipik cehaletten çok daha büyük olabilir. Klasik cahil, bilmediğinin farkında olduğu için nispeten mahcuptur ve bilgiye karşı bir hürmet kırıntısı taşıyabilir. Oysa uzman cahil, elindeki teknik uzmanlığı ve ulaştığı milyarlık izlenme rakamlarını mutlak bir yetkinlik karinesi saydığı için derin bir narsisizm ve öz güvenle kuşanmıştır. Kadim tarifle cehl-i mürekkep kapısının eşiğindedir. O, bilmediğini dahi bilmeyen, üstelik cehaletini en modern teknik imkânlarla paketleyip kitlelere yeni nesil bilgelik olarak sunan bir profildir. Es-Sufi’nin işaret ettiği bu zihni maraz, dijital çağda sıradan bir istisna olmaktan çıkıp, platformların ödüllendirdiği ve öne çıkardığı temel başarı kriterine dönüşmüştür. 

Epistemolojik yozlaşma: Bilgi-değer ve meşruiyet ilişkisinin sarsılması 

Uzman cahilliğin egemen hâle gelmesi, münferit bir vasıfsızlık meselesi değildir. Doğrudan doğruya insanlığın asırlardır inşa ettiği epistemolojik piramidin tersine çevrilmesi anlamını taşır. Bu süreçte en ağır darbeyi alan, bilgi, değer ve meşruiyet arasındaki kadim bağ olmuştur. Bilginin tabiatı, tarihin hiçbir döneminde bu kadar niteliksizleştirilmemiş ve pazarlık konusu edilmemişti. İnsanlık tarihi boyunca, Doğu’dan Batı’ya tüm büyük medeniyet birikimlerinde bilginin meşruiyeti belirli ahlaki ve entelektüel kriterlere dayanmaktaydı. 

Yeri gelmişken bir bilginin makbul ve meşru sayılabilmesi için esas alınan ölçüleri gözden geçirmekte fayda var. Evet, bilginin hakikate ne ölçüde tekabül ettiği, bünyesinde ahlaki bir değer ve erdem taşıyıp taşımadığı, uzun ve çileli bir zihinsel/ameli süzgeçten geçip geçmediği ile nihayet insanı ve toplumu tekamüle erdirme potansiyeli taşıyıp taşımadığı temel kriterlerdi. Yani bilgi, bünyesinde taşıdığı bu ulvi değer nispetinde aziz sayılır; meşruiyetini köklerinin derinliğinden, yöntemin namusundan ve hakikate olan sadakatinden alırdı. Bilen ile bilinen arasında ahlaki bir rabıta mevcuttu. Bilgi, insanı dönüştüren, terbiye eden ve ona sorumluluk yükleyen bir emanetti. 

Kabul edelim ki bugün inşa edilen dijital epistemolojide bilgi, değerinden ve ahlaki bağlamından tümüyle koparılmaya zorlanıyor. Bilginin meşruiyet kriteri doğruluktan, derinlikten ve ahlaktan alınıp, hunharca bir görünürlüğe, tıklanma sayılarına ve algoritmik etkileşim oranlarına raptediliyor. Dijital evrenin yeni epistemolojik kanunu, görünür olanı haklı, çok tıklananı değerli, viral olanı meşru görüyor. Bilginin vasfı değil sirkülasyon sürati, derinliği değil yüzeyde yarattığı köpük önem kazanıyor.  

Yıllarını bir disiplinin çilesine adamış, arşivlerde, laboratuvarlarda yahut felsefi metinlerde ömrünü tüketmiş bir akademisyenin/mütefekkirin sözü algoritmanın dilini çözen, konuyu 15 saniyelik bir reels videosuna sığdırıp arkaya hareketli bir müzik ekleyen bir uzman cahilin yüzeysel iddiaları karşısında hükümsüz kılınıyor. Meşruiyet, epistemolojik bir vasıf olmaktan çıkıp izlenme grafiklerinin, beğeni butonlarının ve paylaşım istatistiklerinin nicel bir karinesine dönüşüyor.  

Bu yozlaşma, bilginin kendisine olan hürmeti de itimadı da kökünden sarsıyor. Değerinden soyutlanan bilgi, piyasa şartlarında serbestçe alınıp satılan, çabuk tüketilsin ve hızlı sindirilsin diye içine bolca yapay tatlandırıcı katılmış sentetik bir metaya evriliyor. Hakikat, popülerliğin ve gürültünün hengamesi altında eziliyor. Kişiler artık “Ne doğrudur?” sorusundan çok “Ne trenddedir?” sorusunun peşinden koşuyor. Bu durum, bilginin bir kurtuluş ve idrak vasıtası olmaktan çıkıp, kitleleri manipüle etmeye yarayan basit bir algı yönetimi aygıtına dönüşmesine zemin hazırlıyor.  

"Hâl sâridir" ilkesi ve toplumsal akıl tutulması 

Üreticinin yaşadığı algoritmik kaygı, uzman cahillik ve bilginin vasıfsızlaşması sadece ekranın soğuk camına hapsolan yahut her bir insan tekinin zihninde başlayıp biten bir trajedi değildir. Sosyolojik açıdan asıl tehlike, bu marazın toplumsal bünyenin kılcal damarlarına kadar sızması ve kolektif bir zihni felce yol açmasıdır. Kadimde dendiği gibi “hâl sâridir”. 

“Hâl sâridir” evet. Yani insanın ruh hâli, ahlakı, tutumu, kaygısı ve sığlığı görünmez hatlarla, sirayet edici bir güçle diğer insanlara bulaşır. İnsan, çevresinde hâkim olan hâl üzeredir. Etrafın hâl rengi neyse kişi o renge bürünmeye fıtraten yatkındır. Eskilerin bu ilkeyi yüz yüze ilişkilerde, meclisler ve sohbet halkaları üzerinden okumalarına mukabil, bugün dijital ağlar, fiber optik kablolar ve akıllı ekranlar, hâlin sirayet etme gücünü küresel bir ölçeğe taşımış ve saniyenin kesirlerine indirgemiştir. 

İçerik üreticisinin algoritmik varoluş mücadelesi verirken sergilediği o performansa dayalı sahte otantiklik, teşhircilik, onaylanma bağımlılığı ve sathilik, ekran başındaki milyonlarca takipçiye sâri bir hastalık gibi bulaşmaktadır. Bedenini sergileyerek, cinsellikle kısa yoldan gelecek uman milyonlarca kadının varlığı göz ardı edilemeyecek bir noktaya sürüklenmektedir. Bu zaaf elbette platformlarca metaya dönüştürülmektedir. Farklısını beklemek safdillik olurdu elbette. 

Algoritmaların tepesine bindiği, nefes aldırmadığı insanlar, takipçi, üreticiyle kurduğu parasosyal ilişki üzerinden onun kaygısını, sabırsızlığını, derinliksizliğini ve gösterişçi tüketim kalıplarını emmektedir. Üreticinin algoritmaya yaranmak için takındığı yapay tavır, zamanla izleyicinin kendi gündelik hayatında benimsediği doğal bir davranış modeline dönüşür. Toplum, ekranda gördüğü o aşırı performansçı ve teşhirci hâl ile hâllenmektedir. 

Bu sirayet mekanizmasının, toplumsal ölçekte üç ana hat üzerinden işlediğini ifade etmek mümkündür: Bunlardan ilki, dikkat süresinin buğulaşması ve derinlik düşmanlığıdır. Algoritmanın sürekli olarak daha kısa, daha hızlı, daha uyarım dolu içerikleri öne çıkarması, toplumun okuma, dinlenme ve uzun soluklu düşünme kapasitesini iğdiş etmiştir. 15 saniyelik videolarla beslenen zihinler, birkaç sayfadan oluşan bir metne, bir saatlik bir konferansa yahut derinlikli bir sanat eserine odaklanamaz hâle gelmiştir. Derinlik, bir erdem olmaktan çıkıp can sıkıcı bir yük olarak addedilmeye başlanmıştır. 

İkinci hat, teşhirciliğin ve sahte otantikliğin sıradanlaşmasıdır. Burada üreticinin görünür olmak uğruna mahremiyet sınırlarını ihlal etmesi, kendi acılarını, romantik ilişkilerini, aile hayatını ve şahsi travmalarını birer içerik ham maddesi olarak pazarlaması, kitlelerde mahremiyet duygusunun erimesine yol açmıştır. Kişiler, hayatı tecrübe etmek için değil, yaşandığını başkalarına kanıtlamak ve dijital onay almak için yaşamaya başlamıştır. Kendi mahremini teşhir etmek, çağdaş varoluşun normu hâline getirilmiştir. 

Üçüncü olarak toplumsal huzursuzluk ve sürekli mukayese cenderesi diyebileceğimiz hatta değinilebilir. Ekranda sunulan o kurgulanmış, kusursuzlaştırılmış, filtrelenmiş hayatlar takipçilerde kronik bir yetersizlik, kıskançlık ve kaçırma korkusu (fomo) oluşturmaktadır. Kendi sıradan ama gerçek hayatı ile ekranın ışıltılı illüzyonu arasında sıkışan kişi, derin bir huzursuzlukla baş başa kalır. Bu durum, toplumsal dokudaki tatmin duygusunu yok etmekte, kişileri sürekli bir tüketim ve performans yarışına sürüklemektedir. 

Netice itibarıyla “hâl sâridir” önermesi, dijital çağda olumlu bir ahlaki tekâmül vasıtası olarak değil, toplumsal niteliksizliğin, zihinsel sığlaşmanın ve kitlesel anksiyetenin yayılma dinamiği olarak işlemektedir. Üreticinin algoritmik köleliği, toplumun zihinsel köleliği ile tamamlanmaktadır. Ekrana yansıyan marazi ruh hâli, toplumun kolektif şuurunu felç eden toplu bir akıl tutulmasına dönüşmektedir. 

Trilyon dolarlık büyüklüğüyle övünen, bireylere kendi krallığını kurma hülyaları satan creator ekonomisi, ışıklı sahnesinin ve albenili sloganlarının arkasında devasa bir insan kıyımı gerçekleştirmektedir. Mesele, tekil kişilerin bireysel tercihleri yahut bazı popüler yayıncıların yaşadığı psikolojik sorunların fevkindedir. Karşımızda duran tablo, sosyal kolaylaştırma mekanizmasını bir kırbaç gibi kullanarak insan nörolojisini sömüren, uzman cahiller yetiştirerek bilginin değerle ve meşruiyetle olan bağını koparan, ürettiği marazı tüm topluma yayan bütüncül bir sistem krizidir. 

Sistem, insanı özgürleştirme vaadiyle yola çıkıp, onu görünürlük hapishanesinin nöbetçisi ve mahkûmu kılmıştır. İnsan, kendi elleriyle inşa ettiği bu dijital panoptikonda, algoritmaların ritmine göre dans eden, etkileşim rakamlarıyla sürünen yahut şahlanan bir nesneye indirgenmiştir. Özgürleştiğini sanan birey, gerçekte platform kapitalizminin en tatlı emellerine hizmet eden güvencesiz bir dijital köledir. 

Bütün mümkünlerin kıyısındayız, evet. Bu kıyı, insanlık için iki ayrı yöne açılan kritik bir dönemeçtir. Ya teknolojinin ve görünürlük tutkusunun tazyikiyle kendi özüne, bilgisine, ruhuna ve mahremiyetine tümüyle yabancılaştığı, zihinsel olarak sönümlendiği nihai bir uçuruma sürükleneceğiz ya da bilginin yeniden değerle, üretimin hikmetle, insanın ise kendi iç derinliğiyle buluştuğu köklü bir idrak eşiğini adımlayacağız. 

Bu kıyıdan salimen geçebilmek, dijital teknolojileri tümden reddetmek gibi ütopik ve içe kapanmacı bir tavırdan ziyade asıl ihtiyaç duyulan şeye, epistemolojik bir haysiyet mücadelesine ve eleştirel bir dijital okuryazarlığa sevk etmelidir. Günümüzde farklı bir yüzüyle muhatap olsak da bilgi ve bilginin meşruiyeti insan için tıklanma sayılarıyla ölçülemeyecek kadar kıymetlidir. Görünürlük kendi başına bir erdem değildir şüphesiz. Hatta tuzağa dönüşme istidadı taşıyan bir afettir.  

Hülasa, görünür olmanın ayartıcılığıyla gözlerin perdelendiği bir çağdayız. Görünürlük bu çağda var olmanın yegâne şartı hâline geldiğinde insan kendi iç derinliğini dışarıdaki gözlerin insafına kurban eder.