Türkiye’de Evlilik ve Boşanmanın Yeni Sosyolojisi

Araştırmacı Enes Koru, Türkiye’de evlilik ve boşanmanın değişen toplumsal dinamiklerini Fokus+ için kaleme aldı.
turkiye-de-evlilik-ve-bosanmanin-yeni-sosyolojisi.jpg

06.03.2026 - 13:34  |  Son Güncellenme:  09.04.2026 - 18:04

Türkiye’de toplumsal meseleleri tartışırken artık daha eğitimli ve daha kentli bir toplum yapısına sahip olduğumuzu göz önünde bulundurmak gerekiyor. Nüfusun yaklaşık %70’i yoğun kentlerde, yani büyükşehirlerde yaşıyor. Yükseköğretim mezunu oranı ise %25’e ulaşmış durumda; başka bir ifadeyle her dört kişiden biri üniversite mezunu. Yükseköğretimdeki hızlı genişleme ve kentlileşme, toplumun değerlerini, beklentilerini ve gündelik yaşam pratiklerini kaçınılmaz olarak dönüştürüyor. Bu değişim olağan bir toplumsal akışın parçası. Dolayısıyla evlilik ve boşanma pratiklerini de bu sosyokültürel dönüşümden bağımsız değerlendirmek mümkün değil. 

TÜİK’in geçtiğimiz hafta yayımladığı evlenme ve boşanma verileri, kaba evlenme hızının düşerken kaba boşanma hızının yükseldiği eğilimin sürdüğünü gösteriyor. İlk evlenme yaşı da düzenli biçimde artmaya devam ediyor. Ortalama ilk evlenme yaşı erkeklerde 28,5’e, kadınlarda ise 26’ya yükselmiş durumda. Evlilik yaşındaki bu artış ve evliliğin ötelenmesi; eğitim ve işgücü yapısındaki değişim, toplumsal rollerin dönüşümü, bireyselleşme ve değer sistemindeki değişim gibi bir dizi yapısal faktörle yakından ilişkili. 

Grafik 1. Kaba Evlenme ve Kaba Boşanma Hızı (Binde, 2001-2025)

Kaynak: TÜİK, Evlenme ve Boşanma İstatistikleri

Grafik 2. Cinsiyete Göre Ortalama İlk Evlenme Yaşı (2001-2025)

Kaynak: TÜİK, Evlenme ve Boşanma İstatistikleri

Evlilik yaşının artışı ve evliliğin ertelenmesi 

Evlilik yaşının yükselmesinin en temel sebeplerinden biri eğitim süresinin uzaması. Yükseköğretime katılım oranı son yirmi yılda belirgin biçimde arttı. Bugün 25-29 yaş aralığındaki gençlerin yaklaşık %46’sı yükseköğretim mezunu. Bu oran 2010’da yalnızca %15 seviyesindeydi ve kadınlarda çok daha düşüktü. Geçmişte lise sonrası iş hayatına atılan gençler artık 22-23 yaşlarına kadar eğitim sürecinde kalıyor. Lisans ve lisansüstü eğitimle birlikte uzayan bu süreç, doğal olarak evliliğin zamanlamasını ileri yaşlara taşıyor. 

Tablo 1. Eğitim Seviyesi (%, 25-29 Yaş Aralığı)

Kaynak: TÜİK, Ulusal Eğitim İstatistikleri

Eğitim düzeyinin artışı, kentlileşme, iktisadi yapıdaki dönüşüm ve dijitalleşme sosyokültürel değişimi de beraberinde getirdi. Bu süreçle birlikte bireysel tatmin, kişisel gelişim ve özgürlük duygusu daha görünür ve belirleyici hale geldi. Bunun doğal bir sonucu olarak evlilik artık toplumsal bir zorunluluk olarak değil, kişisel uyum ve mutluluk temelinde değerlendirilen bir kurum haline geliyor. Eskiden bir eksiklik ya da başarısızlık olarak algılanabilen tek başına yaşama veya uzun süre aileyle birlikte kalma durumu ise bugün toplumsal olarak daha fazla kabul görüyor. Dolayısıyla evliliğe dair sosyal baskı da geçmişe kıyasla zayıflamış durumda. 

Bireyin değer dünyası da farklılaşıyor. Gençler kariyer odaklı düşünmeyi, kişisel gelişimlerini tamamlamayı ya da dünyayı gezmeyi evlilikten önce gerçekleştirilmesi gereken bir hak olarak görüyor. Bu eğilim farklı gençlik araştırmalarına da yansımış durumda. Türkiye Gençlik Araştırması 2024’e (FES) göre, gençlerin yalnızca %40,5’i evlenmeyi “önemli/çok önemli” bir hedef olarak görüyor. Buna karşılık başarılı bir kariyere sahip olmak ve bağımsız bir yaşam kurmak %70’in üzerinde bir oranla çok daha yüksek öncelik taşıyor. Konrad tarafından yapılan bir araştırmada ise gelecekteki “en önemli hedef” olarak evlenip aile kurmayı seçenlerin oranı sadece %8,1. TGSP’nin araştırmasında da çocuk sahibi olmak gençlerin değer verdiği olgular arasında en düşük puanı alıyor. Bu bulgular, evlilik ve aile kurmanın genç kuşakların değer hiyerarşisinde merkezi bir konumda olmadığını gösteriyor. Kariyer, bireysel bağımsızlık ve öznel yaşam deneyimleri daha öncelikli hedefler haline geliyor. Bu, evliliğin zamanlamasını geciktiren ve bazı durumlarda onu ikincil bir seçenek haline getiren daha geniş bir zihniyet dönüşümüne işaret ediyor. 

Bu yapısal değişimlerin yanında, evlilik öncesi ilişki ve eşleşme mekanizmalarının dönüşümü de belirleyici bir rol oynuyor. TÜİK’in Aile Yapısı Araştırması’na göre 2006’da bireylerin %84’ü eşiyle aile, akraba veya komşu çevresi aracılığıyla tanışmış. Bu oran, yapılan her yeni Aile Yapısı araştırmasında düşüş gösteriyor. Kentleşme ve mekansal hareketlilik arttıkça hemşerilik, komşuluk ve geniş akrabalık ağları zayıflıyor. Aile aracılığıyla gerçekleşen hızlı ve filtrelenmiş eşleşme modeli de giderek çözülüyor. Geleneksel tanışma yöntemlerin yerini üniversite, iş ve çeşitli sosyal ortamlar alsa da bu yeni alanlar eski pratiklerin sunduğu arabuluculuk ve güven mekanizmalarını aynı ölçüde karşılamıyor. Bu nedenle günümüzde bir eşleşme probleminden de söz etmek mümkün. Özellikle mütedeyyin ve muhafazakar çevrelerde flört temelli, kampüs ya da karma sosyal ortamlara dayanan eşleşme biçimlerine mesafeli durulması, geleneksel arabuluculuk ağlarının da zayıflamasıyla birlikte bir boşluk yarattı. Bu çevreler için hem dini hassasiyetleri koruyarak hem de uygun bir eşleşme zemini bulmak geçmişe kıyasla daha zor hale gelebiliyor. 

Eşleşme sağlandığında dahi sürecin tamamlanması geçmişe kıyasla daha uzun ve zahmetli bir hal alabiliyor. Flört kültürünün yaygınlaşmasıyla birlikte çiftlerin birbirini tanıma ve ilişkiyi değerlendirme süreci çoğu zaman yıllara yayılıyor. Bu durum, evlilik kararının daha geç alınmasına yol açarak evlilik yaşını doğal biçimde otuzlu yaşların eşiğine doğru taşıyor. 

Evlilik öncesi pratikleri karmaşıklaştıran bir diğer unsur da dijitalleşmenin yarattığı “eş piyasası”ndaki genişlemedir. Dijitalleşme, eşleşme alanını mekandan bağımsız hale getirdi. Artık sosyal ağlar bireyi kısıtlı bir çevre yerine devasa bir seçenek havuzuna dahil ediyor. Ancak bu seçenek fazlalığı tercihi kolaylaştırmak yerine çoğu zaman bir tür karar yorgunluğu üretiyor. Zihinleri ifsat eden daha iyisi olabilir düşüncesi tatmin eşiğini yükselterek kalıcı bağ kurmayı zorlaştırabiliyor. 

Üstelik bu dijital etki, evliliğe ve eşe dair beklentileri de gerçeklikten uzaklaştırabiliyor. Sosyal medyada idealize edilen ilişkiler ve kusursuz hayat sunumları, gençlerin zihninde ulaşılması zor bir standart oluşturuyor. Bu yüksek beklenti altında gerçek ilişkiler yetersiz görülmeye başlanabiliyor. Bu durum, ya mükemmel olanı bekleme pasifliğini besliyor ya da evlilik sürecinde beklenti ve taleplerin giderek artmasına yol açıyor. 

Boşanmanın toplumsal dinamikleri 

Evliliğin ertelenmesi kadar dikkat çeken bir diğer gelişme de boşanma oranlarındaki artıştır. TÜİK’in 2025 verilerine göre bin nüfus başına düşen boşanma sayısını ifade eden kaba boşanma hızı binde 2,26 olarak gerçekleşti. Bu oran yirmi yıl önce, binde 1,40 seviyesindeydi. Bu dönüşümün en önemli boyutlarından biri aile içi rollerin yeniden tanımlanıyor olmasıyla alakalı.  

Geleneksel aile modelinde kadının ev içi sorumlulukları üstlenmesi, erkeğin ise ailenin ekonomik sağlayıcısı olması normatif bir düzen olarak kabul edilirdi. Ancak kadınların eğitim düzeyinin yükselmesi ve işgücüne katılımının artmasıyla birlikte bu roller değişim geçiyor. Nitekim 25-34 yaş grubunda yükseköğretim mezunlarının oranı son yıllarda hızlı biçimde arttı. 2008’den bu yana bu yaş grubu kadınlarda yükseköğretim mezunlarının oranı %12,5’ten %48,9’a yükseldi

Tablo 2. Yükseköğretim Mezunu Oranı (%, 25-34 Yaş Aralığı)

Kaynak: TÜİK Ulusal Eğitim İstatistikleri, 2024

Eğitimdeki bu yükseliş doğrudan işgücü piyasasına da yansıdı. Yükseköğretim mezunu kadınların işgücüne katılım oranı %68,9 seviyesine ulaştı ve 25-34 yaş arası kadınların yaklaşık yarısı istihdamda bulunuyor. Bu tablo, kadınların kamusal alandaki varlığının geçmişe kıyasla arttığını ve ekonomik olarak daha bağımsız hareket edebilir hale geldiğini gösteriyor. Sonuçta iktisadi bağımsızlık, bireylerin bir evliliği sürdürme zorunluluğunu ortadan kaldırıyor ve boşanma kararı daha az maliyetli bir hal alıyor.  

Öte yandan şunu da belirtmek gerekiyor ki kadınların çalışma hayatına katılımı bir tercih olmaktan çok ekonomik bir zorunluluk haline de gelmiş durumda. Artan konut ve yaşam maliyetleri, yeni evlenen çiftlerin tek gelirle bir hane kurmasını/geçindirmesini giderek zorlaştırıyor. Dolayısıyla günümüz büyükşehir yaşamının ekonomik koşulları çiftlerin çalışma düzenini değiştiriyor. Bu durum da aile içindeki rol dağılımının yeniden müzakere edilmesini beraberinde getiriyor. 

Kaba boşanma hızındaki bölgesel dağılım, eğitim ve istihdamın boşanma üzerindeki etkisini teyit eder nitelikte. Boşanma oranında, Türkiye’de belirgin bir doğu-batı farkı dikkat çekiyor. Özellikle Ege ve Akdeniz bölgelerinde daha yüksek olduğu; Güneydoğu Anadolu ve Türkiye’nin doğu illerinde ise daha düşük seviyelerde seyrettiği görülüyor. Nitekim Türkiye’nin doğu illerinde kadınların ortalama eğitim seviyesi ve kadın istihdamı diğer bölgelere göre daha düşüktür. Aynı zamanda bu bölgelerde geleneksel aile yapısının daha güçlü biçimde sürdüğü söylenebilir.  

Tüm bunların dışında boşanma olgusunu yalnızca kadınların ekonomik bağımsızlığındaki artış üzerinden açıklamak eksik bir yaklaşım olacaktır. Kuşkusuz kadınların eğitim ve istihdam imkanlarının genişlemesi, sürdürülebilir görülmeyen evliliklerde ayrılık kararını daha uygulanabilir hale getirdi. Ancak boşanma oranlarındaki artış, daha geniş bir toplumsal dönüşümün parçası. Her şeyden önce boşanmaya dair toplumsal algı değişiyor. Geçmişte güçlü bir sosyal baskı ve damgalama üreten boşanma, bugün giderek daha fazla normalleşen bir olgu haline geldi. Özellikle büyükşehirlerde boşanma artık hayatın olağan akışı içinde değerlendiriliyor. 

Öte yandan artış erkeğin bu değişime uyum sağlamakta yaşadığı rol krizinin ve geleneksel evlilik kalıplarının modern bireyin özgürlük talepleriyle girdiği yapısal uyuşmazlığın da bir yansıması. Evlilik artık yalnızca sürdürülmesi gereken bir sosyal kurum değil, karşılıklı mutluluk ve uyum üretmesi beklenen bir birliktelik olarak görülüyor. Dolayısıyla boşanma oranlarındaki artışı, evlilik kurumuna yüklenen anlam ve beklentilerin dönüşümüyle birlikte değerlendirmek gerekiyor.