Türkiye Eski Türkiye Değil!
21.07.2026 - 09:33 | Son Güncellenme: 13.08.2026 - 16:18
Bosna'yı korumak, savaş başladıktan sonra değil, savaş hiç başlamadan önce mümkündür.
Bosna ile ilgili bir gerginlik yaşandığında ya da bölgeden endişe verici bir haber geldiğinde, Türkiye'de sosyal medyada birbirine çok benzeyen binlerce yorum görürüz. “Türkiye eski Türkiye değil!”, “Bir daha Bosna'da 1990'lı yılları yaşatmayız.”, “Kim Bosna'ya dokunursa karşısında Türkiye'yi bulur.” gibi ifadeler kısa sürede milyonlarca insana ulaşır. Açık söylemek gerekirse, bu yorumlar beni hiçbir zaman rahatsız etmiyor çünkü bu cümlelerin öfkeden değil, samimi bir Bosna sevgisinden doğduğunu biliyorum. Bosna'nın acısını kendi acısı gibi hisseden, Srebrenitsa'yı unutmayan, Aliya İzzetbegoviç'i sadece tarih kitaplarından değil, gönlünde tanıyan insanlar bunları yazıyor. Türkiye'nin Bosna'ya duyduğu kardeşliği yıllardır bizzat yaşayan Boşnaklardan biri olarak bunun ne kadar kıymetli olduğunu çok iyi biliyorum.
Ancak Bosna'yı gerçekten seviyorsak, belki de artık kendimize şu soruları sormamız gerekiyor: “Bosna'yı korumak gerçekten ne demektir? Bir savaş başladıktan sonra güçlü açıklamalar yapmak mı, yoksa o savaşın hiç başlamamasını sağlayacak şartları oluşturmak mı?”
Benim cevabım çok net. Bosna'yı korumanın en büyük yolu, savaş çıktıktan sonra nasıl müdahale edileceğini konuşmak değil, savaşın çıkmasına izin vermemektir. Çünkü savaş başladığında artık herkes kaybeder. Bunu en iyi bilen milletlerden biri de biz Boşnaklarız.

1992 yılında Bosna'da savaş başladığında insanların büyük kısmı bunun birkaç haftalık bir kriz olduğunu düşünüyordu. Kimse 4 yıla yakın sürecek bir felaketi hayal etmiyordu. Sonunda yüz binden fazla insan hayatını kaybetti, milyonlarca kişi evini terk etmek zorunda kaldı, soykırımlar yaşandı, şehirler yıkıldı ve bütün bir nesil savaşın travmasıyla büyüdü. Bugün aradan 30 yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen Bosna'nın birçok yerinde savaşın izleri hâlâ görülebiliyor. İnsanların hafızasında ise bu izlerin silinmesi belki de hiçbir zaman mümkün olmayacak.
Dünyaya baktığımızda da tablo farklı değil. Suriye'de savaş başladığında herkes kısa süreceğini düşünüyordu. Bugün üzerinden on beş yıla yakın zaman geçti. Filistin'de yaşanan insanlık dramı, soykırım bütün dünyanın gözleri önünde devam ediyor. Milyonlarca insan Gazze için dua ediyor, yürüyüşler düzenleniyor, uluslararası toplantılar yapılıyor, insani yardımlar gönderiliyor. Ama bütün bu desteklere rağmen savaşın başlamış olması, onu durdurmaya yetmiyor. Çünkü savaş, başladıktan sonra artık sadece askerî değil, siyasi, ekonomik ve uluslararası dengelerin de içine girdiği çok daha karmaşık bir sürece dönüşüyor.
Tam da bu nedenle Bosna'yı seven herkesin romantik söylemlerle gerçekler arasındaki farkı görebilmesi gerekiyor. Allah korusun, Bosna'da yeniden bir savaş çıksa, hiçbir aklı başında Boşnak, Türkiye'nin savaş uçaklarını kaldırıp Bosna'yı bombalayan düşmanları vurmasını bekleyemez. Bunun nedeni, Türkiye'nin Bosna'yı yeterince sevmemesi değildir. Tam tersine, mesele böyle bir kararın ne anlama geldiğini bilmektir. Bir devletin başka bir ülke adına doğrudan savaşa girmesi, sosyal medyada birkaç cümle yazmak kadar kolay değildir. Böyle bir karar, 85 milyondan fazla insanın geleceğini etkileyebilecek, bütün bölgeyi içine çekebilecek ve uluslararası sonuçları olan tarihî bir adımdır. Hiçbir sorumlu devlet yönetimi böyle bir kararı duygularla veremez.
Bunu söylemek, Türkiye'nin Bosna'nın yanında olmayacağı anlamına gelmez. Aksine, Bosna'nın yanında olmanın en değerli şeklinin ne olduğunu doğru anlamaya çalışmaktır. Savaş başladıktan sonra atılabilecek adımların sınırları vardır. Oysa savaş başlamadan önce yürütülen diplomasi, kurulan ilişkiler ve oluşturulan caydırıcılık çok daha büyük sonuçlar doğurabilir. Tarih bize defalarca göstermiştir ki en başarılı diplomasi, gazetelere manşet olmayan diplomasidir çünkü en büyük başarı bazen hiç yaşanmayan krizlerdir.
İşte bu noktada son yıllarda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Türkiye'nin Balkanlar'da izlediği politika bence çok daha doğru okunmalıdır. Türkiye bugün sadece Saraybosna ile değil, Belgrad ile de konuşabilen, Zagreb ile de diyalog kurabilen, bölgedeki bütün aktörlerle temasını sürdürebilen bir ülke konumundadır. Zaman zaman sosyal medyada "Türkiye neden Sırbistan ile bu kadar yakın?" şeklinde eleştiriler görüyoruz. Bu eleştirileri yapan insanların da Bosna'yı sevdiklerinden şüphem yok. Ancak devlet yönetimi, sosyal medya duygusallığıyla değil, uzun vadeli stratejilerle yürütülür.
Bosna'nın güvenliği sadece Saraybosna ile iyi ilişkiler kurarak sağlanamaz. Bosna'nın güvenliği, aynı zamanda Sırbistan ile konuşabilmekten, Hırvatistan ile diyaloğu sürdürebilmekten ve gerektiğinde kriz büyümeden tarafları aynı masada buluşturabilecek güvene sahip olmaktan geçer. Eğer Türkiye yalnızca Bosna'nın dostu olsaydı ama Sırbistan ile hiçbir iletişim kanalı bulunmasaydı, olası bir krizde yapabileceği şeyler çok daha sınırlı olurdu. Oysa bugün Ankara'nın hem Saraybosna'da hem Belgrad'da hem de Zagreb'de dinlenen bir aktör olması, aslında en çok Bosna'nın lehinedir. Çünkü barış, yalnızca dostlarla değil, anlaşmazlık yaşanabilecek taraflarla da konuşabilme becerisi sayesinde korunabilir. Bu beceriyi de Cumhurbaşkanı Erdoğan çok güzel yürütmektedir.
Balkanlar'ın tarihini bilen herkes, bu coğrafyada en küçük bir siyasi krizin bile ne kadar hızlı büyüyebileceğini bilir. Geçmişte yaşanan acılar nedeniyle insanlar zaman zaman en kötü senaryoları düşünmekte haklıdır. Fakat tam da bu yüzden, bugünün görevi yeni savaş senaryoları yazmak değil, onları imkânsız hale getirecek şartları oluşturmaktır. Türkiye'nin son yıllarda yürüttüğü çok yönlü dış politika, yalnızca ekonomik ilişkileri geliştirmeyi değil, aynı zamanda Balkanlar'da istikrarı korumayı da hedeflemektedir. Bu politikanın değeri belki savaş çıkmadığı sürece tam olarak anlaşılmaz. Fakat aslında istenen de budur. Çünkü başarılı bir barış politikası, insanların “Neden bir şey olmadı?” diye sormasına yol açar. Oysa cevabı basittir: Birileri yıllarca sessizce bunun olmaması için çalışmıştır. Tıpkı Türkiye’nin çalıştığı gibi.
Bosna Hersek ile Türkiye arasındaki bağları ispat etmeye de zaten gerek yoktur. Türkiye, savaş sonrası dönemde Bosna'nın yeniden ayağa kalkması için çok önemli katkılar sundu. TİKA'nın restorasyon projeleri, Vakıflar Genel Müdürlüğünün tarihî eser çalışmaları, YTB bursları, Diyanet'in faaliyetleri ve sayısız sivil toplum kuruluşunun desteği ve daha onlarcası bunun açık göstergeleridir. Aynı şekilde Bosnalılar da Türkiye'nin zor günlerinde yanında olmuştur. Depremlerde Bosna'dan Türkiye'ye giden yardım konvoyları, gönüllüler ve arama kurtarma ekipleri bunun en güzel örneklerindendir. Dolayısıyla bu sevgi, tartışılacak bir konu değil, zaten defalarca ispat edilmiştir.

Asıl önemli olan, bu sevgiyi doğru yöntemlerle Bosna'nın geleceğine dönüştürebilmektir. Eğer Bosna'yı gerçekten seviyorsak, en büyük hedefimiz yeni bir savaşta kimin daha güçlü olduğunu konuşmak olmamalıdır. En büyük hedefimiz, Bosna'da bir daha hiçbir annenin çocuğunu toprağa vermemesi, hiçbir çocuğun mülteci olmaması ve hiçbir şehrin yeniden kuşatma altına girmemesi olmalıdır. Savaş başladıktan sonra kahramanlık hikâyeleri yazılabilir fakat gerçek devlet aklı, o hikâyelerin hiç yazılmasına gerek bırakmayacak şartları oluşturabilmektir.
Belki sosyal medyada en çok alkış alan cümleler “ezeriz”, “biçeriz” gibi ifadeler oluyor. Bunların arkasındaki Bosna sevgisini küçümsemek haksızlık olur. Ancak Bosna'nın geleceğini bu cümleler değil, güçlü diplomasi, caydırıcılık, ekonomik iş birlikleri ve bölgedeki bütün aktörlerle sürdürülen sağlıklı ilişkiler koruyacaktır. Türkiye'nin bugün sahip olduğu en büyük güç de yalnızca gelişen savunma sanayii değildir. Aynı zamanda konuşabilen, dinlenebilen ve krizleri büyümeden yönetebilen bir ülke hâline gelmiş olmasıdır.
İşte bu yüzden ben “Türkiye, eski Türkiye değil!” cümlesini duyduğumda, aklıma ilk olarak savaş uçakları ya da füzeler gelmiyor. Benim aklıma, Balkanlar'da barışı korumak için aynı anda Saraybosna, Belgrad ve Zagreb ile konuşabilen, herkesle temas kurabilen, krizleri büyümeden önlemeye çalışan bir Türkiye geliyor.
Bosna'nın bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey tam olarak budur. Yeni bir savaşın nasıl kazanılacağını konuşmak değil, yeni bir savaşın hiç yaşanmamasını sağlayacak aklı, sabrı ve diplomatik iradeyi koruyabilmektir. Bana göre Bosna'yı gerçekten seven herkesin ortak dileği de zaten bundan başka bir şey olmamalıdır.