Türk Bayrağını Görmek İçin 15 Saatlik Yolculuk
03.08.2026 - 16:03 | Son Güncellenme: 05.08.2026 - 11:09
Her yıl yıllık iznimizde ailece Türkiye’ye arabayla gideriz. Her bir çocuğumuz daha üç ayını doldurur doldurmaz onunla Sıla Yolu’na çıktık. Bir çocuk, iki çocuk, üç çocuk derken hepsi daha bebekliklerinden itibaren bu yolu öğrendiler. Nerede mola verileceğini, hangi sınır kapısından sonra yolun biraz daha rahatlayacağını, annelerinin hazırladığı yol çantasını ve Türkiye’ye yaklaştıkça arabanın içindeki heyecanın nasıl arttığını artık onlar da biliyor.
Saraybosna’dan Edirne’ye kadar yolculuğumuz, molalarla birlikte yaklaşık 15 saat sürüyor. Daha uzak ülkelerden gelen gurbetçiler bizden çok daha uzun yollar kat ediyor. Bizim yolculuğumuz Edirne’de de bitmiyor. Kapıkule’den girdikten sonra memleketimiz Kayseri’ye kadar daha epey yolumuz var.
Mesele sadece uçak biletlerinin beş kişilik bir aile için pahalı olması da değil. Özel uçağım olsa yine arabayla Sıla Yolu’nu seçerdim. Çünkü 15 saatlik yorgunluğun ardından Kapıkule’de dalgalanan Türk bayrağını görmek bambaşka bir duygu. Ben çocuklarımı da bu duyguyla yetiştirmek istiyorum.

Bu yolu çeken her yurt dışı Türk’ü o duyguyu bilir. Bütün yıl çalışırsın, biriktirmeye çabalarsın ve vatana kavuşacağın günü hayal edersin. Tatil tarihleri daha aylar öncesinden bellidir. Günler sayılır, izinler ayarlanır, araç bakıma götürülür, valizlere ne konulacağı düşünülür. Türkiye’ye götürülecek hediyeler ayrı, dönüşte getirilecekler ayrı hesaplanır.
Sonra beklenen gün gelir ve yola çıkarsın.
Gözden Kaçmasın
İlk saatler daha kolaydır. Herkes heyecanlıdır, çocuklar neşelidir, yol için hazırlanan yiyecekler çıkarılır. Bir süre sonra manzara değişir, ülkeler ve sınırlar geride kalmaya başlar. Saatler ilerledikçe yolculuk ağırlaşır. Uzun süre oturmaktan ayakların karıncalanır. Sağ tarafa dönersin olmaz, sol tarafa dönersin yine rahat edemezsin. “Ayağımı nereye koysam?” diye şaşırırsın.
Çocuklar ilk üç-beş saatten sonra neredeyse her dakika aynı soruyu sormaya başlar:
“Daha ne kadar kaldı?”
Bir süre sabırla cevap verirsin. Sonra “Az kaldı” dersin. Oysa aslında daha saatler vardır. Bir müddet sonra onlar da “az kaldı” sözünün gerçek anlamını öğrenir. Gurbetçi çocuğu için “az kaldı”, bazen bir saat değil, önünde daha iki ülke ve birkaç sınır kapısı var demektir.
Sınırlarda beklediğin olur. Bazen türlü sorulara, bakışlara ve kontrollere maruz kalırsın. Önündeki kuyruk ağır ilerler. Tam sana sıra gelecek dersin, başka bir şerit açılır ve yan taraftakiler geçmeye başlar. Sabretmekten başka yapabileceğin hiçbir şey yoktur.
Fakat yolda başka bir gurbetçi arabası gördüğünde hemen yüzün güler. Plakasına, arka camındaki bayrağa veya arabanın içine kadar doldurulmuş valizlere bakıp, “Aha, bizden!” dersin. O insanları tanımazsın. Belki hayatında bir daha hiç görmeyeceksin. Ama aynı yola çıkmış olmanız yetiyor. Bir benzinlikte karşılaşınca selamlaşırsınız, sınırdaki yoğunluğu sorarsınız, yol durumuyla ilgili birbirinize bilgi verirsiniz. Sanki uzun zamandır tanışıyormuşsunuz gibi birkaç dakika sohbet edersiniz.
Çünkü Sıla Yolu’nda insanları birbirine bağlayan görünmez bir yakınlık vardır. Hepiniz aynı yere kavuşmaya çalışıyorsunuz.
Yolun sonuna doğru zaman iyice yavaşlar. Artık iftar öncesindeki son dakikalar gibidir, bir türlü geçmek bilmez. Haritayı tekrar tekrar açarsın. Kalan kilometreye bakarsın. Beş dakika sonra yeniden bakarsın ama sanki hiç yol almamışsındır. Çocuklar da artık sabırsızlanır, büyükler de. Herkes yorulmuştur fakat heyecan daha da artmıştır.

Sonra uzakta dalgalanan Türk bayrağını görürsün.
İşte o an bütün yorgunluk başka bir şeye dönüşür. Saatlerdir oturmaktan ağrıyan belini, karıncalanan ayaklarını, sınır kuyruklarını ve uykusuzluğu bir anlığına unutursun. Önünde Edirne’den Kayseri’ye kadar uzun bir yol daha olsa da artık ağır gelmez. Çünkü kendi toprağındasın.
“Vatan havası başkadır” derler ya, bu hiç de boş veya sıradan bir söz değildir. Gerçekten öyledir. Bizimki her ne kadar bir vatandan diğer vatanımıza yapılan bir yolculuk olsa da Türkiye topraklarına girince şükrediyoruz.
Bir de Kapıkule’de vatandaşlarını karşılayan kurumlarımız ve temsilcilerimiz var. Yaz sezonunda YTB’den UİD’ye, milletvekillerinden farklı kurumların görevlilerine kadar mutlaka birilerini görürsünüz. AK Parti Dış İlişkiler Başkanı Zafer Sırakaya da gurbetçilerin yolculuğunu ve sınır kapılarındaki durumunu yakından takip eden isimlerden biri.
Biz de bu yıl YTB Başkanı Abdulhadi Turus Bey ile karşılaştık ve selamlaştık. Çocuklara Türk bayrağı ve lokum verdi. Belki dışarıdan bakıldığında bunlar küçük şeyler gibi görülebilir. Fakat saatlerce yolculuk yaptıktan sonra sınır kapısında bir devlet görevlisinin sizi karşılaması, çocuklarınızla ilgilenmesi ve “Hoş geldiniz” demesi insana gerçekten iyi geliyor.
Çünkü devletinin seni beklediğini ve gelişini önemsediğini hissediyorsun.
Gurbette yaşayan vatandaşlarını bu şekilde karşılayan başka bir devlet yok sanırım. Bilen varsa anlatsın. Bosna Hersek’ten bu manzaraya baktığımda açıkçası çok özeniyorum. Çünkü Bosna Hersek’te maalesef gurbetçilere hak ettikleri ilgi gösterilmiyor. Oysa onlar da bütün yıl çalışıyor, biriktiriyor ve memleketlerine gelecekleri günün hayaliyle yaşıyorlar.
Yaz aylarında binlerce insan Bosna Hersek’e dönüyor. Şehirler, kasabalar ve köyler canlanıyor. Gurbetçiler ailelerini ziyaret ediyor, alışveriş yapıyor, evlerini onarıyor ve kazandıklarının önemli bir bölümünü memleketlerinde harcıyorlar. Buna rağmen gelişleri çoğu zaman haber bile olmuyor. Onlara yönelik kapsamlı bir karşılama, etkinlik veya devlet düzeyinde ciddi bir ilgi göremiyoruz. Sanki bu insanlar yokmuş gibi davranılıyor.
Türkiye’de ise devletin “Hoş geldiniz” demesi yalnızca bir ikramdan ibaret değil. Bu, “Sizi görüyoruz, yaşadığınız zorlukları biliyoruz ve bu ülkenin bir parçasısınız” mesajıdır. Gurbetçinin beklediği de zaten çok büyük şeyler değil. Unutulmadığını bilmek, gerektiğinde yanında bir kurum bulabilmek ve çocuklarına bu aidiyeti hissettirebilmek istiyor.
Türkiye’de bazı kesimlerin gurbetçilere “Size kolay” gözüyle baktığını da biliyorum. Gurbetçilerin yurt dışında bütün yıl paşalar gibi yaşadığını, paraya para demediğini, sonra da tatile gelip rahatça harcama yaptığını sanıyorlar.
Oysa durum hiç de öyle değil.
Almazsın, çocuğuna aldırmazsın, kendinden kısarsın. Dışarıda yemezsin, içmezsin. Her kuruşu hesaplarsın ki yazın Türkiye’ye gidecek para biriksin. Bazen beklenmedik bir masraf çıkar ve yaptığın bütün hesap bozulur. Bazen Türkiye tatili için biraz borçlanırsın. Dönünce yeniden daha fazla çalışır, ekstra mesailere kalırsın. Çünkü bir sonraki yıl yine gitmek istersin. Bu birikim aslında sadece parayla ilgili değil. Bütün sene bir tür sabır biriktiriyorsun. İş yerinde zor bir gün geçirdiğinde, çocuğun okulda bir sıkıntı yaşadığında, ev işleri, faturalar, gurbetin binbir türlü küçük derdi üst üste bindiğinde, aklının bir köşesinde hep o yol duruyor. Irkçılığa maruz kaldığında "Yaz gelecek, yola çıkacağız" düşüncesi bir tür teselli oluyor. Bu yüzden o 15 saat hiç de sıradan bir yolculuk değil; bir yıllık özlemin, emeğin, sabrın toplandığı bir final gibi.

Gurbetçinin birkaç haftada harcadığı paraya bakılır ama o parayı biriktirmek için yıl boyunca nelerden vazgeçtiği çoğu zaman görülmez. Türkiye’ye geldiğinde ailesine, çocuklarına ve yakınlarına bir şeyler almak ister. Memleketteyken hesap yapmak istemez. Çünkü bu kavuşmayı bir yıldır beklemiştir. Fakat tatil bitip yaşadığı ülkeye döndüğünde yine faturalar, krediler, kiralar ve yoğun çalışma temposu onu bekler.
Bu nedenle gurbetçilerin sanıldığı gibi “kıskanılacak” bir hayatı yoktur.
Bir de hemen, “Madem bu kadar özlüyorlar, dönsünler o zaman Türkiye’ye” diyenler çıkar. Fakat herkesin ayrı bir hayatı ve hikâyesi var. Kiminin işi orada, kiminin çocukları okuyor, kiminin sağlık veya aile şartları dönüşüne izin vermiyor. Bazıları dönmek için doğru zamanı bekliyor, bazılarıysa yıllardır kurduğu düzeni bir anda bırakamıyor. Dışarıdan kolay görünen kararların, içinde yaşayanlar için ne kadar zor olduğunu ancak o hayatı süren bilir.
Yine de vatan sevgisiyle yaşayan çoğu gurbetçinin içinde bir gün tamamen dönme ümidi vardır. Belki bugün olmaz, belki gelecek yıl da olmaz. Fakat insan o ihtimali hep kalbinin bir köşesinde taşır. Dönemediği yıllarda ise Sıla Yolu onun için geçici de olsa bu kavuşmanın kapısı olur.
Çocuklarımızın bu yolu bilmesini bu yüzden önemsiyorum. Elbette uçakla birkaç saatte gitmek daha kolay. Fakat arabayla yapılan o uzun yolculukta çocuk, vatana kavuşmanın ne demek olduğunu biraz daha iyi anlıyor. Sınırlar geçildikçe sabretmeyi, yorulmayı ve sonunda bir bayrağı görünce neden herkesin sevindiğini öğreniyor.
Belki bugün arka koltuktan yüzüncü kez “Daha ne kadar kaldı?” diye soruyorlar. Fakat yarın büyüdüklerinde o yolu, molaları, kalabalık valizleri, arabadaki sohbetleri ve Kapıkule’de ellerine verilen bayrakları hatırlayacaklar. Kendi çocuklarına da anlatacaklar.
Sıla Yolu kolay bir yol değil. Saatlerce süren sürüşü, sınır kuyrukları, uykusuzluğu, uyuşan ayakları ve çocukların bitmeyen soruları var. Bazen insan daha yolun yarısındayken, “Bir daha arabayla gitmeyeceğim” diyor.
Ama sonra Kapıkule’ye ulaşıyorsun.
Karşında Türk bayrağı dalgalanıyor. Çocuklar heyecanla camdan dışarı bakıyor. Biri, “Türkiye’ye geldik mi?” diye soruyor. Sen de yorgun ama huzurlu bir sesle, “Evet, geldik” diyorsun.
O anda bir daha neden bu yolu seçtiğini anlıyorsun.
Sıla Yolu’nun çilesi uzun, yorgunluğu ağırdır. Fakat sonunda vatan vardır. Ve insan bazen bir bayrağı görüp “Geldik” diyebilmek için 15 saat değil, çok daha uzun yolları bile seve seve göze alır.