Trump’tan Maduro’ya Rekor Ödül: 50 Milyon Dolarlık Narko-Devlet Suçlaması!
19.08.2025 - 16:51 | Son Güncellenme: 25.08.2025 - 15:45
Kolombiya’da, “Kokain viskiden daha kötü değil” çıkışıyla tepki toplayan Gustavo Petro’nun 2022’de başlayan başkanlık döneminde, kokain üretimi 2023’te %53 artarak 2.660 tona ulaştı ve dünya üretiminin yaklaşık %60’ını oluşturdu. Bu konuda birincil üretim merkezi konumunu pekiştiren Kolombiya, bu yüksek hacimli tedarik zincirinin yalnızca üretim ayağında değil, lojistik ve dağıtım planlamasında da farklı aktörlerle hareket ediyor.
2.000 kilometreyi aşan kara sınırıyla Venezuela ise üretici değil, transit merkezi olarak bu zincirde kritik bir rol oynuyor. ABD açısından bu sorun yeni değil, kökleri 1990’lara uzanıyor. O yıllarda Kolombiya’daki FARC ve ELN gibi örgütlerin ürettiği kokain, Venezuela’nın zayıf sınır kontrollerinden yararlanarak Avrupa ve ABD pazarına taşınıyordu. 2005’te Hugo Chávez’in, ABD Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi’ni (DEA) “iç işlerine müdahale” gerekçesiyle sınır dışı etmesi, kırılma noktalarından biri oldu. Chavez döneminde askeri ve güvenlik kurumlarının yetkileri genişledi, bu da güvenlik aygıtı içinde yozlaşmanın ve sistematik kaçakçılığın önünü açtı.
Aynı dönemde, üniformalarındaki güneş sembolünden adını alan ve üst düzey subaylardan oluşan “Cartel de los Soles” ortaya çıktı. Bu yapı, yıllarca FARC ile iş birliği yaparak tonlarca kokaini Venezuela üzerinden uluslararası pazarlara ulaştırdı. FARC ile kurulan örtülü ittifak, Venezuela güvenlik aygıtının suç ekonomisine entegrasyonunu hızlandırdı. Askeri personel fiilen dokunulmazlık kazanırken, istihbarat birimleri FARC kamplarına silah ve mühimmat sağladı, karşılığında ise kokain rotalarının güvenliğini garanti altına aldı.
DEA’nın Kovulmasıyla artan kokain trafiği
Venezuela üzerinden geçen kokain miktarı, 2002’deki 50–100 ton aralığından 2005 sonrası 200–250 tona çıkarak %200–400 oranında arttı. Bu sıçrama, ülkeyi küresel kokain ticaretinin %20–25’ini taşıyan başlıca transit merkezlerden biri haline getirdi. Artışın en önemli kırılma noktası, 2005’te DEA’nın sınır dışı edilmesinin ardından Washington ile Caracas arasındaki iş birliğinin kopması oldu.
Kolombiya’nın güneybatısındaki dağlık bölgelerde üretilen kokain, Venezuela’ya ulaştıktan sonra kara, hava ve deniz hatlarıyla uluslararası pazarlara taşındı. Özellikle sınır güvenliğinin zayıflaması ve askeri unsurların kaçakçılık faaliyetlerine dahil olması, bu rotanın güvenliğini artırdı. Venezuela’da yetişkin nüfus içinde sokak fiyatı ortalama 10 dolar olan kokainin kullanım oranı %1’in altında seyrediyor. Bu düşük oran, ülkenin iç pazardan ziyade dış pazara yönelik bir aktarma noktası olduğunun göstergesi.
DEA laboratuvar testleri, geçtiğimiz yıl ABD’ye giren kokainin %84’ünün Kolombiya menşeli olduğunu tespit etti. Yaklaşık çeyrek asırdır Venezuela güzergahı, ABD pazarına ulaşan kokainin ortalama %40’ını taşıyor ve bu nedenle Amerikan kolluk ve istihbarat kurumlarının narkotik analiz birimleri tarafından yüksek öncelikli izleme sahası olarak konumlandırılıyor.
Venezuela Askeri İstihbaratı önemli rol oynadı
2008 yılı, ABD’nin Venezuela devlet yapısına yönelik ilk doğrudan suçlamalarına sahne oldu. Hazine Bakanlığı, Chavez döneminin üst düzey isimleri Hugo Carvajal, Henry Rangel Silva ve Ramon Rodriguez Chacin’e yaptırım uyguladı. Gerekçe, uyuşturucu kaçakçılığına zemin hazırlamak ve FARC gibi yabancı bir terör örgütüne destek vermekti. Chavez bu suçlamaları “istikrarsızlaştırma girişimi” olarak nitelese de, karar Venezuela’nın “narko-devlet” imajını uluslararası arenada pekiştirdi.
2000’li yılların başından itibaren askeri ve istihbarat yapısı içinde şekillenen kokain trafiği, yalnızca göz yumulan bir faaliyet değil, aktif bir koordinasyon ve görev paylaşımıyla yürütülen bir sistemdi. Bu yapının kilit konumunda, “El Pollo” (Tavuk) lakaplı askeri istihbarat direktörü (DGIM) Hugo Carvajal, iç güvenlikte kritik rol üstlenen General Henry Rangel Silva ve FARC’la siyasi temasları kolaylaştıran İçişleri Bakanı Ramon Rodriguez Chacin yer aldı.
FARC ile yapılan silah-kokain işbirliği açığa çıktı
Venezuela ile FARC arasındaki silah ve kokain ittifakı, 2008’de Kolombiya’da öldürülen FARC lideri Raul Reyes’in belgeleriyle gün yüzüne çıktı. ABD istihbaratı ve FARC’ın iletişim kayıtları, “El Pollo” kod adlı Hugo Carvajal’ın sevkiyat planlamalarında doğrudan rol aldığını ortaya koydu. Bu durum, onun yalnızca göz yuman değil, bizzat operasyonel kararların parçası olan bir aktör olduğunu gösteriyordu. İlişki, kokain akışını garanti altına alacak şekilde yıllar içinde karmaşık ve dinamik bir yapıya dönüştü.
2009 tarihli ABD GAO raporuna göre, Venezuela FARC üyelerine 300 milyon dolar nakit, resmi kimlik, pasaport ve vatandaşlık belgeleri sağladı; bazı militanlar bu sayede ülkede serbestçe dolaştı. Üst düzey Venezuelalı yetkililer, FARC ve ELN temsilcileriyle doğrudan yüz yüze görüşmeler yaptı.
Sahada ise ilk adım, sınır bölgelerindeki askeri devriyelerin devre dışı bırakılmasıydı. Carvajal’ın yönettiği istihbarat birimleri, belirlenmiş rotalara müdahale edilmemesi talimatı verdi. Aynı şekilde FARC konvoylarının geçiş bilgileri önceden paylaşıldı ve kolluk birimlerinin bu noktalara yönelmesi engellendi.
Carvajal, 2019’da İspanya’ya kaçtı ve orada tutuklanıp tekrar salındı. Sahte kimlik ve plastik cerrahiyle yaklaşık iki yıl saklandı. Başına 10 milyon dolar ödül konulan eski istihbarat şefi, 2021’de Madrid’de tekrar yakalandı ve uzun hukuki sürecin ardından 2023’te ABD’ye iade edildi. New York’ta yargılanan Carvajal, 25 Haziran 2025’te FARC’la birlikte kokain sevkiyatlarını organize ettiğini itiraf etti.
Bu itiraf, Venezuela devlet aygıtı ile uluslararası kokain trafiği arasındaki kurumsal bağı doğrulayan ilk üst düzey tanıklıklardan biri oldu. Ancak ABD makamlarının odağı yalnızca tepe kadrolarla sınırlı kalmadı ve Chavez döneminde uyuşturucu taşımacılığına doğrudan dahil olan alt rütbeli güvenlik görevlileri de adli takibe alındı. Örneğin, Venezuela Ulusal Muhafızları’nda kaptan rütbesinde görev yapan Vassyly Kotosky Villaroel, resmî lojistik imkânları kullanarak kokain sevkiyatı yaptığı gerekçesiyle ABD’de yargılandı.
Maduro döneminde sistem devam etti
Chavez döneminde kokain kaçakçılığıyla ilişkilendirilen bazı üst düzey isimler, Nicolas Maduro döneminde yalnızca korunmakla kalmadı, aynı zamanda daha üst pozisyonlara getirildi. Maduro iktidarında da yüksek enflasyon, yolsuzluk, cinayet gibi toplumsal bozukluğun devam ettiği bir zeminde “ihracat rekorları kırdıkları” kokain kaçakçılığı ülkenin gelir kaynağı olarak tutulmaya devam edildi. Bu süreklilik, Maduro döneminde uyuşturucuya dayalı ağların daha merkezileştiğini ve siyasi çekirdek etrafında kurumsallaştığını gösterdi.
2013’te Maduro’nun iktidara gelmesiyle bu ağ, daha cüretkar bir hale gelerek Meksika’nın Sinaloa Karteli’yle doğrudan ticarete yöneldi ve Simon Bolivar Havalimanı gibi devlet altyapılarını kullanmaya başladı. Chavez döneminde suçlanan Henry Rangel Silva ve Tareck El Aissami, Maduro altında valilik ve bakanlık gibi yüksek mevkilere terfi ettirerek ağın kurumsallaştığını gösterdi.
Air France ve Yeğenler Skandalları
2013’te Caracas–Paris seferini yapan bir Air France uçağında, yolcu listesinde adı olmayan 31 valizde 1,3 ton kokain bulunması, Venezuela’daki havalimanı güvenliğinin yalnızca delinmediğini, aksine organize bir koruma ağıyla çalıştığını ortaya koydu. DEA’ya göre bu sevkiyat, Cartel de los Soles’un Sinaloa Karteli için kurduğu Avrupa hattının parçasıydı. Tutuklanan düşük rütbeli askerlerin bu ölçekli bir operasyonu kendi başlarına yapmaları mümkün görünmüyordu. Olay, Maduro’nun ilk yılında “devlet destekli sevkiyat” şüphesini uluslararası gündeme taşıyan ilk büyük kırılma oldu. Aynı dönemde Zulia’da kokain işleme laboratuvarlarının temeli atıldı ve Venezuela, transit ülke olmanın ötesine geçti.
Bu tablo, 2015’te Maduro’nun eşi Cilia Flores’in iki yeğeninin Haiti’de DEA operasyonunda yakalanmasıyla daha da netleşti. Efrain Campo Flores ve Francisco Flores de Freites, 800 kilogram kokaini Venezuela’dan Honduras’a, oradan ABD’ye taşımayı planlarken kartel kılığındaki gizli ajanlarla pazarlık masasında kayıta alındı. Kokainin FARC’tan temin edildiği, sevkiyatın diplomatik pasaport kullanılarak gizlenmesinin planlandığı kanıtlandı. Sanıklar ABD’de yargılanarak uzun süreli hapis cezaları aldı.
Bu yakalama, DEA’nın 2013’ten itibaren yürüttüğü ve o zamanlar kamuoyuna açıklanmayan “Operation Money Badger” kapsamında elde edilen istihbaratın bir parçasıydı. Venezuela makamlarının işbirliğine yanaşmaması nedeniyle, operasyon gizli ajanların sahaya yerleştirilmesiyle yürütüldü. Amaç, kokain rotalarının nasıl korunduğunu, kara para aklama kanallarını ve Kolombiyalı kartellerle temas noktalarını tespit etmekti. Diplomatik ve ticari kanallar üzerinden ilerleyen sevkiyatların adım adım takip edilmesi sonucunda elde edilen veriler, devlet yapısının kokain ticaretiyle kesiştiğini belgeleyen en kapsamlı dosyalardan birine dönüştü.
ABD pazarı sistemin hedefi olmaya devam edecek
Günümüzde hala Kolombiya sınırındaki Apure, Zulia ve Tachira bölgeleri, FARC ve ELN tarafından kontrol edilen üretim alanlarına doğrudan açılıyor. Bu bölgelerden çıkan kokain, Orinoco ve Meta gibi nehir hatlarıyla Venezuela içine taşınıyor. Devamında devreye giren “hava köprüsü” ağı, Apure gibi izole bölgelerdeki toprak pistlerden kalkan küçük uçaklarla sevkiyatı Honduras, Guatemala ve Karayip ülkelerine yönlendiriyor.
2010'da yalnızca Honduras’a yönelik en az 75 izinsiz uçuş raporlandığı ve gerçek sayının daha fazla olduğu belirtiliyor. 2015 sonrası yasa dışı uçuş sayısının yıllık 100’ün üzerine çıktığı ve rotaların yalnızca Orta Amerika’ya değil, Afrika’ya da uzandığı raporlandı. Bu uçuşların yaklaşık %60’ı radar kapsama alanı dışında gerçekleşerek tespit edilmeyi güçleştiriyor. Konuyla ilgili birçok rapora göre Apure, Zulia ve Guarico eyaletlerinde en az 400’ün üzerinde kayıt dışı pist bulunuyor ve bu pistler sık sık imha edilip başka bölgelerde yeniden kuruluyor.
Deniz yoluyla yapılan taşımadaysa, hız botları, balıkçı tekneleri ve kimi zaman kargo gemileri devreye giriyor. 2010’ların ortalarından itibaren Venezuela, Batı Afrika’ya (özellikle Gine-Bissau ve Cabo Verde) kokain sevkiyatında da çıkış noktası haline gelerek Avrupa pazarına uzanan yeni bir rota oluşturdu.
Trump yönetimi ödül parasını 50 milyon dolara çıkardı
Kartel yapılarını terör örgütü ilan etmeyi seçim vaadi yapan ve bu alanda partiler üstü destek toplayan Trump, Maduro’yu ilk kez hedef almıyor. İlk döneminde Adalet Bakanlığı, Maduro’yu narko-terörizmle suçlayarak başına 15 milyon dolar ödül koymuştu. O dönemde Venezuela, ABD’ye ulaşan kokainin beşte birini taşıyor, Trump yönetimi ise Maduro’yu organize kaçakçılığın siyasi ortağı olarak tanımlıyordu.
Şimdi ise Trump ve Rubio, Maduro’yu Cartel de los Soles’un lideri ilan edip ödülünü Bin Ladin’in iki katına, yani 50 milyon dolara çıkardı. Bu adım, Chavez döneminden bu yana süren jeopolitik gerilimin kokain trafiği üzerinden yeniden tırmanmasına neden oldu. Caracas, ABD’nin bu adımlarına karşı içeride “emperyalizme direnme” söylemini güçlendirmeye devam ediyor.
Trump döneminde, Honduras hava köprüsü operasyonlarında toplamda yaklaşık 10 ton kokain ele geçirilmişti. Bununla birlikte belirli şehirlerde FBI ve DEA’nın yoğunlaşan operasyonlarına rağmen bu çabalar köklü yapının dış katmanlarını aşmakta yetersiz kalıyor. Çünkü 20 yılı aşkın süredir Venezuela ve Kolombiya bürokrasisinin organize suç yapılarıyla iç içe geçmesi, ABD’nin yerinde müdahale kabiliyetini sınırlandırıyor. Tıpkı yeğenler vakasında olduğu gibi, ABD istihbaratı çoğunlukla üçüncü ülkeler üzerinden hareket ederek kaçakçılık ağlarına ulaşabiliyor.
Ülkeye sokulan kokainin dağıtımından sorumlu yerel çeteleri çökertmek ya da hücre evlerini basmak ise sadece semptomla mücadele anlamına geliyor. Bu sebeple ABD, tıpkı terörle mücadelede olduğu gibi “tehdidi kaynağında yok etme” stratejisini bu alana henüz taşıyamadı. Marco Rubio’nun “Bu artık terör değil, ordu kapasitesinde bir yapı” çıkışı ve “Bu durum, kolluk yetkisinden çıkıp ulusal güvenlik meselesine dönüşmüştür” uyarısı, yaklaşan politika dönüşümünün sinyallerinden biri. Maduro’nun başına konan bu sembolik ödülün, Trump yönetiminin daha geniş ve agresif adımlarının öncüsü olması, ilk hedefin ise Meksika kökenli karteller olması muhtemeldir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.