Trump’ın Küba Çıkışı: 1962’nin Gizli Pazarlığı Yeniden Gündemde

Araştırmacı Mehmed Mazlum Çelik, Trump’ın Küba çıkışı üzerinden 1962 Füze Krizi bağlamında Türkiye’nin Jüpiter füzeleri sürecinde yaşadığı stratejik kırılmayı Fokus+ için inceledi.
Trump’ın Küba Çıkışı 1962’nin Gizli Pazarlığı Yeniden Gündemde

18.03.2026 - 14:37  |  Son Güncellenme:  26.03.2026 - 14:21

ABD Başkanı Donald Trump açıklamalarıyla küçük ada devleti Küba’nın yeni hedefi olduğunu açık bir biçimde ortaya koydu. 

1962 senesinde ABD’nin Küba’ya yönelik sert politikaları ile patlak veren meşhur füze krizinin belki de en fazla etkilediği ülke Türkiye’ydi. Bugün İran’daki kriz bizleri fazlasıyla meşgul etmesine karşın ABD’nin öngörülemeyen Başkanının Küba açıklamaları yakın geçmişimizdeki acı hatıraları anımsattı. 

Türkiye’ye yerleştirilen Jüpiter füzeleri 

1959 senesi Türk siyasetinin hareketli yıllarıydı...

Demokrat Parti iktidarının ilk yıllarındaki ekonomik refah yerini kuraklık, borç yükü ve Kıbrıs sorununa bırakmıştı. Tüm bunlar ile Türk halkı meşgulken ABD ve bilhassa NATO’nun ülkemizde attığı her adım büyük bir coşkuyla karşılanıyordu. 

Dünyada da önemli teknolojik gelişmeler yaşanmaktaydı. SSCB uzaya gönderdiği uydu ile Soğuk Savaş’ta psikolojik üstünlüğü ele geçirmişti. ABD mevcut durumu dengelemek ve Moskova’yı hinterlandına alabilecek sayısız orta menzilli füzeyi Avrupa ülkelerine yerleştirmeye başlamıştı. 

Bu füzelerin içerisinde Moskova’yı en fazla rahatsız eden İzmir Çiğli’de bulunan Jüpiter füzeleri olacaktı. Cambridge Beşlisi casuslarıyla Batının en mahrem sırlarını dahi elde etmeyi başaran Rus istihbaratına göre; eğer ABD, atom bombası kullanmaya karar verirse bunu şüphesiz Türkiye üzerinden yapacaktı.  

Daha önce aslen bir Rus casusu olan İngiliz ajan Kim Phillby’in Moskova’ya ilettiği raporlarda da açık bir biçimde Türkiye üzerinden Moskova’ya atom bombası atılabileceği bilgisi ile Stalin; Boğazlar üzerinde egemenlik ve Kars-Ardahan’dan toprak taleplerinden vazgeçmişti. 

Lakin ABD’nin şimdi tekrar Türkiye üzerinden Moskova’ya erişebilecek füzeler yerleştirmesi Ruslar için bir beka sorununa dönüşecekti. Phillby’ın geçmişteki istihbarat raporları olmasa bu füzeler esasen Sovyetler için tehdit dahi sayılmazdı. Jüpiter füzeleri menzili kısa ve tahrip etkisi çok da güçlü olmayan silahlardı; ama Ruslar nükleer başlıktan çekinmekteydiler. 

Aslında bu füzeleri Türkiye’ye yerleştirmeden önce sayısız Avrupa ülkesi ile görüşüldü. Tamamı ABD’nin isteğini reddetti, yalnız Türkiye füzeleri toprağına yerleştirmek isteyen ülke olarak öne çıktı. Ayrıca Norveç başta olmak üzere sayısız ülke Türkiye’nin güvenilmez bir partner olduğunu Kıbrıs’ta müttefiklere karşı ya da Suriye’deki rejim değişikliklerine müdahale etmek adına bunları kullanabilecek potansiyelde tehlikeli olduğuna dair görüşlerini yüksek perdeden dile getiriyordu. 

1960 senesinde ülkemizde askeri darbe olmuş, sonrasında gelen hükümetler Jüpiter füzeleri politikasında herhangi bir değişime gitmemişlerdi. Türkiye füzeler konusunda hala çok arzuluydu; ama ABD bir türlü net kararını veremiyordu. 

Nihayet 3 yıl düşündükten sonra ABD füzeleri Türkiye’de aktif etti. Ankara, Sovyetler konusunda caydırıcılık yaratacağını düşündüğü füzeler ters tepki yaratmış ve Moskova çok daha saldırgan bir hale gelmişti. 

Sovyetler Küba’ya füze yerleştirmeye karar veriyor 

Sovyetler 1962 senesinde İzmir’deki füzelerin aktif edilmesine cevaben Küba’ya füze yerleştirme politikasını devreye aldı. Henüz hayatta olan Keneddy, Türkiye konusunda büyük bir hata yaptığını düşünmeye başlamış ve askeri kurmaylarına füzelerin sökülmesi durumunda oluşacak dengelerle alakalı rapor istemişti bile.  

Keneddy nihayet Moskova’ya bir mektup yazdı ve şu bilgi notunu iletti; Küba’yı işgal etmelerine izin verirlerse Türkiye’deki füzeleri geri çekeceklerdi. Kruşçev ve Keneddy medya önünde asla geri adım atmayacaklarını iddia etseler de iki taraf da gizli kapılar arkasında uzlaşmanın yollarını arıyordu. Moskova, Küba’nın işgaline sıcak bakmasa da karşılıklı füzelerin geri çekilmesi fikrine uzak durmuyordu. 

Bu pazarlıklar sürerken Türkiye’nin iki tezi bulunuyordu. Birincisi bu füzeler ABD’nin değil, NATO’nundu. Dolaysıyla bir uydu devlet muamelesini reddediyor, Küba ile aynı kefeye konulmak istemiyordu. Türkiye’nin ikinci iddiası da bu füzeler saldırı için değildi ve savunma amaçlıydı. Ayrıca Ankara, ABD Başkanının kendisine verdiği sözlere itimat ediyor ve bu konuda kendilerine ihanet etmeyeceği kanısındaydı. Bu durum hem iktidardaki İnönü hükümeti hem de muhalefet için sarsılmaz bir gerçek olarak öne çıkıyordu. 

Siyasi tablo Ankara için bu kadar berrak olsa da ABD çoktan Moskova ile masaya oturmuş ve Türkiye’yi kesinlikle sürecin dışında tutmaya karar vermişti. Ülkemiz adına son derece önemli bir ulusal güvenlik konusu pazarlık masasında konuşulurken bu durumdan ne yazık ki haberdar dahi edilmedik. 

28 Ekim 1962 tarihinde Sovyet lider Kuruşçev’in Küba’dan füzelerin söküleceğini açıklaması tüm dünyada bir şok etkisi yarattı. Belli ki bir pazarlık yapıldığı ortadaydı ve Türkiye’nin durumu çok kritik bir hal almıştı. 

Nihayet ABD, Türkiye’ye füzelerin söküleceğini bunun karşılığında Türkiye’nin uzun süredir talep ettiği F-104G uçaklarını hemen teslim edeceklerini söyledi. Bu uçaklar güçsüz Türk Hava Savunması için çok önemliydi; çünkü Türkiye için eksen giderek Moskova tehdidinden Kıbrıs sorununa dönüşüyordu. Nitekim bu uçaklar 1974 Kıbrıs Barış Harekatında son derece önemli rol oynasa da ABD, Ankara’nın Amerikan uçak ve silahlarını kendilerinden izin almadan kullanmasını gerekçe göstererek ağır yaptırım kararları alacaktı.  

Başkan Kennedy, Küba Füze Krizi sırasında ABD Ordusu yetkilileriyle bir araya geldi.

Velhasıl, Küba Krizi ile ABD, o dönemde en büyük zararı aslında Ankara’ya vermişti. Washington, daha önce Stalin’in talepleri karşısında Moskova’ya atom bombası atılmasını dahi seçenek olarak görürken biranda Ankara’yı savunmasız bir şekilde Moskova karşısında kaderine terk edecekti. Üstelik biz Rusya’ya kurban edilirken Keneddy füze krizini çözmüş büyük bir kahraman olarak kendisini dünyaya servis edecekti.  

Günümüze döndüğümüzde Trump, ABD için nerdeyse 70 yıllık bir dosyayı kapatmaya çalıştığı ortada. Küba, bir şekilde tüm bu süre zarfında ABD’nin politikalarına direnmeyi başardı; ama gelinen noktada yeni bir hikaye yazabileceği son derece meçhul görünüyor. Tüm bu süreçler geçmişte yaşadığımız acı travmayı hatırlatırken yerli ve milli savunmamızın böylesi kaotik bir coğrafyada ne kadar önem taşıdığını da açık bir şekilde ortaya koymaktadır. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.