Paradigma Tekelciliğinden İfade Hürriyetine: Sansür ve Kısıtlama
14.07.2026 - 12:11 | Son Güncellenme: 05.08.2026 - 16:11
Paganlık, Hristiyanlık, Aydınlanma, sömürge, modernlik, demokrasi, ulus devlet, bilim, sanayi ihtilali, insan hakları ve hürriyetler… Batı denildiğinde zihinlerde ilk beliren, birbirinin peşi sıra sıralanan kelimeler bütünü muhtemelen bunlardır. Nitekim her büyük kavram, kendisine refakat eden ve onu besleyen kavram setiyle anlam kazanır. Söz gelimi, yukarıda zikredilen kelimeleri tarihî ve fikrî bagajından çekip çıkardığınızda, geriye içi boşalmış bir ‘Batı’ imgesinden başka bir şey kalmayacaktır. Dolayısıyla bir medeniyeti ya da mefhumu hakkıyla idrak etmenin yolu ona rengini, kokusunu ve yönünü veren diğer yardımcı kavramları, bu kavramların arkasındaki illiyeti ve tarihî gidişatı anlamaktan geçer. Elbette yalnızca kelimelerin izini sürmek de kâfi değildir; o kavramların hangi üretim biçimleriyle imal edildiği ve zaman içinde nasıl bir muameleye tabi tutulduğu da konunun en elzem katmanını oluşturur.
Hiç şüphe yok ki günümüz dünyasında üretilen ve küresel ölçekte makbul bilginin tezgâhları büsbütün Batı’ya aittir. Bugün insanlığın maruz kaldığı, öykündüğü ya da münakaşa mevzusu olan bilginin ‘Batı tipi’ bir epistemolojiye dayandığı sır değildir. Bununla beraber sistemin asıl çarpıcı tarafı ise şudur: Üretilen bu kavramlardan ve bilgilerden ne anlamamız gerektiği de yine aynı üretim merkezlerinde tasarlanarak, tabiri caizse birer tüketim nesnesi gibi son kullanıcıya ulaştırılır.
Evrensellik maskesi ve yeknesak bilgi rejimi
Uzunca bir zamandır küresel anlatı ve insanlık hikâyesi, yalnızca Batılıların nazarından yazılıyor. Sahnelenen bu külli mizansende, başrolü daima Batılıların oynadığı bir dünya resmi çiziliyor. Onların yüz çevirdiği, görmezden geldiği ya da önemsizleştirdiği alanlar, tarih ve düşünce metinlerinde ya hiç yer bulmuyor ya da cılız, marjinal, ayrıksı birkaç ses olarak fısıltı düzeyinde kalıyor. Buna mukabil, Batı'nın kendi başından geçen mahalli kırılma noktaları merkezîleştirilerek tüm insanlığa ait ‘evrensel’ aşamalarmış gibi dayatılıyor. Böylece Batılı perspektiften beslenen bir anlam ve değer dünyası, her metinde ve her söylemde yeniden inşa ediliyor. Bu durum, bizim kendi hayati meselelerimizi dahi hakkıyla, özgün bir zihinle anlamamıza mani olmakla kalmıyor, doğru soruları sorma kabiliyetini bile zihinlerimizden sinsice çekip alıyor.
Gözden Kaçmasın
Mevcut vaziyete kabaca paradigma tekelciliği diyelim. Bu muazzam tekelcilik yüzyıllara sari bir biçimde işlerken, gelinen noktada sistemin kendisini kusursuz bir zırhla tahkim ettiği gerçeğini de kaçırmamalı. Öyle ki yöneltilen en sert tenkitler dahi yine Batı’nın kendi içinden yükseliyor günümüzde. Yani Batı, entelektüel bir eylem olarak ‘yorumlama’ ve ‘eleştirme’ tekelini de kimseye kaptırmıyor. Bugün Batı merkezci söyleme dair okuduğumuz en sıkı, en sarsıcı metinler kahir ekseriyetle yine Batı’nın kendi bağrından çıkmış düşünürlere aittir. Hâl böyle olunca, kendi aleyhtarlığını dahi bünyesinde eritip yapı söküme uğratan bu mekanizma çoğulcu, demokratik ve son derece insani bir kılıfla yeryüzünün geri kalanına aşılması imkânsız bir emsal, bir ideal gibi lanse ediliyor. Söz konusu kavramların ne denli erdem olduğundan bağımsız olarak bunu bir kenara koyalım.

Takdir edileceği üzere zihinlere şu imaj çoktan yerleştirilmiştir: Herkesin bilgisini son derece özgür bir biçimde paylaştığı, işlediği ve ifade edebildiği bir vasat, ancak ve ancak ‘büyük Batı Uygarlığı’nın’ hoşgörüsü ve altından kalkabileceği bir lütuftur. Öyle ya isteyen akademisyen istediği konuda derinleşebilir, Batı’nın yerleşik tezlerine karşı dahi olsa bu bilgiyi yayabilir ve tanıtımını yapabilir. Peki, madalyonun arka yüzü bu hürriyet illüzyonunu doğruluyor mu? Mesela, Batı’nın aleyhine, onun kurduğu sömürü ve hegemonya düzeninin rağmına üretilen sahici bilgiler, küresel akademide muteber addediliyor mu? Keza Batılı ülkelere gidip onların tarihî defolarını ortaya koyacak, sistemik çelişkilerini didikleyecek radikal çalışmalara gerçekten müsaade ediliyor mu, müsamaha gösteriliyor mu? Bizzat kendilerinin icat edip evrenselleştirdiği insan hakları, demokrasi ve ifade hürriyeti gibi parıltılı unsurlar, bu statükocu bilgi üretiminin üzerinde yapısal bir tahakküme dönüşmüyor mu? Belki de en sarsıcısı, Batı tipi bilgi üretme ölçülerinin usçuluğun, pozitivizminin ya da postmodern yaklaşımların dışında üretilen kadim bilgiler müfredatlara girecek kudreti bünyesinde bulabiliyor mu?
Ruhban okullarından akademiye, monolitik mirasın seküler varisleri
Bu soruların altına derin bir noktalı virgül koyup tarihin sayfalarını karıştıralım. Çarpıcı bir örnek olarak, dünyanın en prestijli eğitim kurumlarından biri olan Oxford Üniversitesinin hikâyesine daha yakından bakmak yerinde olabilir. Bilindiği gibi XI. asırda kurulan okul, bir Katolik manastırıydı. XVI. asra gelindiğinde Roma Katolik hâkimiyetinden ayrılan İngiltere Anglikan Kilisesi'nin temel tezlerini ihtiva eden maddelere bağlılık yemini etmesi şart koşuldu. Bu süreç XIX. asra kadar sürdü.
Hikâyeden anlaşılacağı üzere belli bir din ve mezhebi kabul etmeyen öğrencilerin adım atmasının dahi yasak olduğu bir üniversiteden söz ediyoruz.
Binaenaleyh, ruhbanların ve kilisenin hâkimiyetinde üretilen bilginin, zihniyet kalıplarını nasıl daralttığına dair müşahhas misaller bununla sınırlı değil. Bugünün itibarlı ‘bilim yuvaları’ diğer köklü Batı üniversiteleri de bu dinî/mezhebi tekelleşmeden azade değildi. Pek çoğu benzer geçmişte ortaklaşır. Söz gelimi Harvard Üniversitesi de Püriten din adamları yetiştirmek maksadıyla kuruldu. Uzun süre bu inanca mensup kişiler okula kabul edildi. Yale Üniversitesi, Harvard'ı zamanla ‘yeterince dindar ve muhafazakâr’ bulmayan Kongregasyonel -Püriten kökenli- din adamları tarafından, ‘saf dinî inancı korumak için’ açıldı. Cambridge Üniversitesi, Oxford ile aynı kaderi paylaştı. 1581'deki Anglikan yemini kuralı Cambridge için de geçerliydi. Oxford ile aynı gün, 1871'de çıkan kanunla dinî kısıtlamalardan kurtulabildi. Sorbonne Üniversitesi, XII. yüzyılda katedral okullarının birleşmesiyle kuruldu. Üniversite, papalık otoritesine sıkı sıkıya bağlıydı ve yüzyıllar boyunca Katolik ilahiyatının en katı kalesi oldu. Fransız İhtilali’ne kadar Katolik olmayanların eğitim alması veya hocalık yapması yasaktı.
Örnekleri çoğaltmak mümkün ama bu kadarla iktifa etmeli. Netice-i kelam, zamanla sahneye çıkan sekülerlik, bu monolitik mirası reddetmek yerine onu devraldı, bilgi üretiminin mahiyetine ve sınırlarına yeni bir formda müdahale etti. İşte bu yüzden, bugün Batı’da temerküz eden ve tüm dünyaya ‘evrensel değerler’ adı altında kaba kuvvetle, iktisadi ablukalarla ya da kültürel hegemonya ile dayatılan tüm o çağdaş ‘erdemler’ aslında bu dışlayıcı tarihî gidişatın ve tekelci zihniyetin doğrudan hasılasıdır. Kabul etsek de etmesek de ortada bilgi konusunda net bir ast-üst ilişkisi ve üstenci bir vaziyet mevcuttur.
Batı’nın ve onun kibirli akademisinin ürettiği bilgi hiyerarşisini kökünden sarsmak için tarihin halı altına süpürülen gerçeklerine daha derin bakmalıyız. Bugün barış, çoğulculuk ve demokrasi havarisi kesilen Avrupa’nın geçmişi, egemen olanın lehine ‘zoraki bir homojenlik’ yaratma vahşetleriyle doludur. Batı dünyası, kendi içindeki dinî ve etnik azınlıkları -Fransa'daki Hugenotları veya İngiltere'deki Katolikleri- sistemli şekilde asimile ya da tasfiye ederek önce pürüzsüz bir zemin inşa etmiş, ancak herkesi aynılaştırdıktan sonra bir mutabakat mekanizması olarak demokrasiyi sahneye sürmüştür.
Bunun belki en çarpıcı örneği Akdeniz havzasında yaşanmıştır. Sicilya adasının en büyük şehri olan Palermo’da vaktiyle 300 civarında cami ve mescit bulunuyordu. Müslüman hanedanlar bu adada asgari iki yüz yıl boyunca hüküm sürmüş ve XI. asrın sonlarına gelindiğinde, Akdeniz’in bu en büyük adasında Müslümanlar nüfusun ekseriyetini oluşturuyordu. Üstelik bu kozmopolit yapıda diğer etnik ve dinî gruplar da kendi kimlikleriyle mevcudiyetini özgürce koruyabiliyordu. Peki, o zengin coğrafyadan bugüne ne kaldı?
Orta Çağ’dan günümüze modern Sicilya’ya bakıldığında, kesintisiz olarak gelebilmiş tek bir Müslüman ya da Musevi yapısının bulunmamasını, geçmişte uygulanan sistemli ve vahşi bir soykırımdan başka hiçbir tarihî veriyle izah edemeyiz. Katolik Hristiyan olmayan tüm inanç, mezhep ve etnik grupların adadan tamamen kazınması, Batı’nın kafasındaki yekpare bir toplum yaratma güdüsünün en somut trajedisidir. İşin ironik ve sarsıcı boyutu ise şudur: Bu sistemli kıyımlarla elde edilen o yapay, steril ve homojen sosyoloji, daha sonra Batı Avrupa’da ulus devlet yapısını ve ardından burjuva demokrasisini doğurmuştur.

Akademisyen Şener Aktürk, Modern Dünyanın Kökenleri üzerine yaptığı ufuk açıcı değerlendirmesinde bu yapısal paradoksu çok net bir biçimde ortaya koyar: “Batı Avrupa demokrasisinin ve özellikle parlamenter temsilin tam da Hıristiyan olmayan azınlıkları yok eden aktörler tarafından aynı dönemde inşa edildiğini, dolayısıyla Batı’da demokrasinin tarihsel çıkış noktası ve motivasyonu itibarıyla aynı din ve aynı mezhebe mensup insanların siyasi temsili ve yönetimi için tasarlandığını iddia ettim.”
Bu yalın gerçek, Batı tipolojisinin ve onun can simidi olan demokrasinin, aslında iddia edildiği gibi özgül bir çoğulculuk üzerinden değil, ötekinin tamamen yok edilmesi ve hafızasının silinmesi üzerine inşa edildiğini açıkça kanıtlamaktadır. Batı kavramının ve onun zorba bilgi rejiminin doğuşuna dair izleri kararlılıkla sürdüğümüzde, yollar bizi cilalanmış modern dünyadan çok daha eski, karanlık ve monolitik asırlara götürecektir. Hakikati anlamanın ilk adımı, bize sunulan bu tezgâhları ve onların ürettiği kavram setlerini reddederek doğru soruları sormaya başlamaktır.
İfade hürriyeti vitrini ve kırmızı çizgiler
Bilginin kaynağı ve tahsil biçimi o bilgiye dair sınırları da belirler. Neyin muteber, neyin namuteber olduğunu belletir ve sınırın dışında kalanları da kavratır. Bilgiye dair söz söylenecek alanlar da susulacak alanlar da bilgiyi tahsil biçiminin tahdit ettiği alanlardır. Keza üretilen bilginin pratikteki karşılığı o bilginin sahih bilgi olup olmadığı bir yana, neşet ettiği kaynağın iddia ve tekliflerine dair ipuçları verir, hayata bakışını yansıtır. Paradigma tastamam budur. Söz konusu hayata bakış da hukuka, kamu nizamına mesnet teşkil eder. Böylece beslenilen paradigmanın belirlediği tahdit, hukukun da kamu düzeninin de tahdidi olur.
Yukarıda sözü edilen burnu havada konumun esasen belli kabuller etrafında kümelendiğini bu tahdit mekanizmasıyla beraber hesaba katarsak neyi kastettiğimiz daha belirgin hâle gelecektir.
Meseleyi daha iyi tahlil etmek adına, modern Batı’nın kendini makyajlarken en sevdiği vitrin kavramlardan biri olan ‘ifade hürriyetini’ mercek altına alabiliriz. Bugün Batı dünyasında en azından ciddi bir yekunu için aşılamaz kabuller var ve bu kabuller hukuk ile sınırlandırılmış vaziyette. Günümüzün hâkim paradigması, ifade hürriyetinin doğrudan doğruya alanına girse de teyitli bazı hakikatleri dahi dillendirmenizi imkânsız kılar. Siyonizm’in soykırımcı, sömürgeci siyaseti ya da küresel kültür politikalarıyla dayatılan yeni nesil ideolojik dogmalar, sapkınlık sayılabilecek talepler aleyhine tek bir kelime etmek, kişiyi anında ‘nefret suçu’ parantezine hapsederek sosyal ve akademik bir infaza sürüklüyor bugün. Ortaya çıkan büyük gürültü patırtı, hürriyet alanının sınırlarının egemen güçlerin kırmızı çizgileriyle çizildiğini göstermeye yettiği gibi bahsi geçen paradigma ve hukuk ilişkisini temayüz ettiriyor.
Tarihî bağlamda kurulan bu çifte standart, kendisini uluslararası mahkemelerin nispeten esnek içtihatlarında da açıkça ele verir. Örneğin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 1993 yılında verdiği ünlü bir kararda, Hz. İsa ile Hz. Meryem’i haksız ve saygısızca betimleyen bir filme dair, “sanat hürriyetinin din hürriyetinin sınırını geçemeyeceğine” hükmetmişti. Yani mahkeme, dine hakareti fikir özgürlüğü kapsamında değerlendirmemişti. Bununla birlikte gözden kaçmaması gereken detay, korunan ‘dinin’ yalnızca Batı'nın kendi kültürel havzasına ait bir bölümden ibaret olmasıdır. Menfur bir hadise, içtimai tepki, uygun konjonktür ve kültürel kodları esas alan bir hukuki yorum. Mevzuyu bu kabil bir yaklaşımla değerlendirenlerin pek de haksız olmadığı da rahatlıkla ifade edilebilir. Zira söz konusu İslam’ın kutsalları olduğunda, aynı kurumlar ve devletler birdenbire en radikal ifade hürriyeti savunucusuna dönüşmekte.
Tüm bu mülahazaları esnasında, Batı'nın bu esnek tutumunu rasyonalize eden hâkim söyleme hizmet etme yanlışlığına da düşmeme noktasında ayık olmakta fayda var. Sonuçtan kalkarak sebep imal etmek hakikati perdelemeye yetmeyecektir. Bir Hristiyan’ın kutsal metinlere yaklaşımı ve ladinî dünyadaki algısı ile Müslüman bir ferdin Kur’an-ı Kerim’e olan tazim ve bağlılığı, bakışı benzemeyebilir. Ancak Batı, mukaddesata dair bu ontolojik ve kültürel farkı görmezden gelerek, kendi seküler-etnosantrik değerlerini küresel bir standart olarak herkese dayatır ve adalet terazisini eşit şekilde uygulamaz.
Üstelik bilgi inşasını temin etmek ve tek tip bir düşünce dünyası kurmak için müracaat edilen yöntemler sadece kanuni tahditten ibaret de değildir. Paradigma-hukuk mekanizması müeyyideleriyle uygulanır. Sınırları içinde bulunduğunuz gücün midesini ekşitecek bir söylemde bulunursanız bunun bedelini ödersiniz. O gücün kabulleri sizin kabulleriniz değilse şayet, müeyyideler devreye konur ve kendinizi bir kısıtlamanın içinde bulursunuz. Evet, ifade hürriyetinin rağmına söyleyecek sözünüz sansüre tabi tutulabilir ya da sözünü söyleyeceğiniz mecralar elinizden alınabilir. Velev ki başkasının alanına müdahalede bulunulmamış olunsun.
İşte tam bu noktada, hürriyetin o yaldızlı vitrini kırılmakta ve karşımıza ‘hürriyet lütfeden’ değil, bilakis onu asgari düzeyde mengenesine alan yeni nesil bariyerler çıkmaktadır. Şurası bir gerçektir ki paradigmanız ve kimliğiniz iletişim biçiminizi de belirler. Geçmişte sansür, devlet erkinden halka doğru uygulanan dikey ve kaba bir tatbik iken çağdaş dünyada erişimi sınırlama, görünürlüğü kısıtlama, gölge yasaklama -shadow ban- ve algoritmik filtreleme gibi yöntemler görece yatay bir sansür sahası yaratmıştır.

Artık sansürü uygulayanlar, kanun koyucu bir güç olan devletler değil, küresel dijital tekel hâline gelmiş bir başka güç olan devasa teknoloji şirketleridir. En dramatik olanı ise tüm bu hasıraltı etme, sansürleme ve gözetim mekanizmalarının, ballandırarak anlatılan o ‘demokrasi tartışmalarının’ tamamen dışında yürütülmesidir. Son tahlilde onların çizdiği dijital, ticari ve ideolojik sınırlar içinde yani hâkim paradigma, içinde kaldığınız sürece her şeyi söylemekte ‘özgürsünüzdür’ ancak çizmeyi aştığınız anda görünmez bir el tarafından erişiminiz engellenir ve sesiniz kısılır.
Esasen bu çağdaş ve görünmez engellemeler, dijital dünyanın ‘kitap yakma’ yahut ‘kütüphane kundaklama’ seanslarından başka bir şey değildir. Zira hâkim paradigma, kendi bütünlüğünü tehdit eden her türlü hafızayı ve bilgi akışını ortadan kaldırmak için dün fiziki kütüphaneleri hedef alırken, bugün algoritmik bir ‘epistemisid’ yani bilgi kırımı tatbik ediyor. Kütüphaneleri yakmak, alternatif sesleri yok ederek Batı merkezli bir anlam ve değer dünyasına dikensiz bir gül bahçesi açmak içindir. Soykırım aynı zamanda rakip gördüğü paradigmayı şeytanlaştırır. Ne var ki şeytanlaştırma, düşmanlaştırma her zaman beklenen sonucu vermeyebilir.
Şeytanlaştırılan, soykırıma uğratılan paradigmaya rağmen hakikate ayarlı insan fıtratı yapay birtakım hiyerarşilere her zaman boyun eğmez. Bu anlamda ifade hürriyeti, insanın varoluşsal bir şartıdır ve bastırılmaya çalışılan fikir, tabiatı gereği bir süre sonra daha cazip hâle gelir. Her şeyin sere serpe ortalığa saçıldığı, mahremiyetin kaybolduğu bu modern ‘teşhir çağında’ ısrarla hasıraltı edilmek ve sansürlenmek istenen düşünceler kitlelerde büyük bir merak uyandırır. Kısılan ses, yer altına inerek daha derinden ve daha gür bir biçimde gündem olma hüviyeti kazanır. Siyasi ya da hegemonik güçlerle bastırılan bir fikir, zamanla bir dokunulmazlık zırhına bürünür çünkü onu bastırdıkça aslında kitlelerin gözünde kutsal ve sarsılmaz kılınır. Batı dünyasının tüm medya gücüne, algoritmik engellemelerine ve karalama kampanyalarına rağmen İslam’ın küresel çaptaki saygınlığının ve merak uyandırıcılığının her geçen gün artması, tam olarak bu sosyolojik ters tepme etkisiyle açıklanabilir.
Dijital engizisyonun üç sütunu: Yeni nesil bilgi kırımı
Bugün gelinen noktada bu ters tepme etkisini bastırmak, ‘öteki’ paradigmaların nefesini kesmek ve küresel sömürü çarklarının gıcırdamasını önlemek adına, postmodern çağın muktedirleri eliyle kurgulanan bu yeni nesil bilgi kırımını üç temel sütun üzerinden okumak mümkündür:
Görünmez duvarlar: Teknik ve hukuki tahdit
Yeni nesil sansür rejimi, ilk süzgecini bilginin kılcal damarlarına doğrudan müdahale ederek kurar. Bu kaba fakat sistemik kısıtlamaların başında bant daraltma -throttling- gelir. Bir fikri ya da platformu topyekûn ve açıkça yasaklamanın getireceği tepkilerden ürken sistem, veri akış hızını âdeta bir kaplumbağa yürüyüşüne mahkûm ederek onu kullanılamaz hâle getirir. Görünürde yasak yoktur ancak kullanıcının sabrı ve zamanı sinsice gasp edilerek dolaylı bir ambargo uygulanır. Bunun yanı sıra, hakikatin serdedildiği spesifik mecraları hedef alan URL ve IP tabanlı erişim engelleme yöntemleri ile fikrin coğrafi sınırlarla kuşatılması anlamına gelen geoblocking -coğrafi engelleme- devreye sokulur. Sınırların kalktığı iddia edilen siber uzam, küresel sermaye ve ulus-devletlerin çıkarları doğrultusunda sömürge haritaları gibi yeniden parsellenir ve bilgi, doğduğu topraklara gömülür.

Akışın kontrolü ve algoritmik tahakküm
Sistemin en can alıcı ve felsefi olarak en tehlikeli veçhelerinden yek diğeri, sansürün bir devlet memurunun damgasıyla değil, satırlardan oluşan soğuk kodlarla yapılmasıdır. Bu mekanizmanın en sinsi aygıtı gölge yasaklama -shadow banning- olarak tezahür eder. Kişi yazar, konuşur, üretir ve kendisini hürriyetin tam merkezinde zanneder oysa algoritma onun sesinin etrafına sağır edici bir yalıtım duvarı örmüştür. Konuşan ama yankısı olmayan, dipsiz bir kuyuda kendi sesini dinleyen bir figüre dönüşmüştür. Algoritmik filtreleme ve görünmezlik vasıtasıyla, Silikon Vadisi’nin modern oligarkları, kendi ideolojik dogmalarına ve sömürü düzenlerine çomak sokan her türlü kavramı, etiketi ve hakikat kırıntısını akış ekranlarından aşağıya süpürür. Bu durum, Batılı merkezlerin ‘kimin neyi konuşabileceğine’ yukarıdan aşağıya dikte ettiği rafine bir ‘veri kolonyalizmi’ tablosudur.
Sosyopsikolojik sansür mekanizmaları
Nihayetinde sistem, dışarıdan kurduğu bu barikatları insanın kendi zihnine ihraç etmeyi başarır. Kişiler, yapay zekâların kendilerine sadece duymak istediklerini fısıldadığı yankı odaları -echo chambers- ve filtre balonları içerisine hapsedilir. Çok sesli bir panayırda olduğunu sanan modern insan, aslında tek bir fikrin amfisinde kendi aksini alkışlamaktadır. Bu yalıtılmışlık, beraberinde suskunluk sarmalını -spiral of silence- tetikler. Sosyal medyadaki bot orduları ve ayarlanmış algoritmalarla inşa edilen yapay çoğunluğun karşısında durmaya korkan, sosyal aforozdan, linç edilmekten ya da dijital kimliğinin silinmesinden ürken kitle insanı, hakkı haykırmak yerine emniyetli bir sessizliğe gömülür. Böylece insan fıtratına üflenen o aziz ifade emaneti, yerini egemen paradigma karşısında boyun eğen kurşuni bir uysallığa bırakır.
Netice-i kelam; Palermo’nun silinen hafızasından, Oxford’un dışlayıcı duvarlarından süzülüp gelen o monolitik zihniyet, bugün postmodern bir makyajla, kodların ve algoritmaların arkasına saklanarak hükümranlığını sürdürmektedir. Dün Endülüs’te, Sicilya’da kütüphaneleri kundaklayan el, bugün dijital otobanlarda bant daraltarak, gölge yasaklarla sesimizi kısarak aynı ‘epistemisid’ yani bilgi kırımını sahnelemektedir. Batı’nın küresel bir pazar gibi önümüze sürdüğü bu ‘hürriyet illüzyonu’ kendi kutsallarına halel geldiğinde tıkır tıkır işleyen devasa bir engizisyon aygıtına dönüşmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki fıtrata ayarlı insan zihni, ne kadar sterilize edilirse edilsin hakikatin kokusunu almaktan geri durmaz.
Bütün bu anlatılanlar, etrafımızı saran görünmez bir muhasaranın sınırlarını çizmektedir. Ezcümle maksat, zihinlerimizi sömürgeleştiren bu kavramsal tezgâhları ifşa etmek ve bizi tek tipleştirmeye çalışan algoritmik tahakkümün röntgenini çekmektir. Küresel güçler tarafından önümüze dikilen bu yapay bilgi hiyerarşisini reddetmek, sırtımızdaki en büyük yükümlülüktür. Elbette nihai hedefimiz kendi özgün paradigmamızın ve bize tevdi edilen hakikat emanetinin izini sürerek, köleleştirilmek istenen zihinlerimizde doğru soruları sorma cesaretini yeniden kuşanmaktır.