Osmanlı’nın Yeni Ordusunun Kıyafeti Anadolu’da Neden Alay Konusuydu?
07.08.2026 - 16:07 | Son Güncellenme: 07.08.2026 - 16:15
İkinci Mahmud hem döneminde hem sonrasında bazı kesimlerce çok sert eleştirilmişti çünkü kılık kıyafet gibi konularda gerçekleştirdiği bazı devrimler tepkiyle karşılanmıştı.
Öyle ki Osmanlı ordusu mensuplarını gören bazı Anadolu vatandaşlarının sert tepkisi, Yüzbaşı Mustafa Zarif Paşa’nın hatıratına yansıyacaktı.
Okuyanı tebessüm ettiren hatırata geçmeden yeni ordunun kurulmasına vesile olan “Hayırlı Hadise”ye (Vak'a-i Hayriyye) tekrar bakalım.
Eşkıya düzeni çöküyor

Yeniçeri Ocağı disiplinini kaybetmeye başladıkça kapıları da ehil olmayan kimselere açıldı.
Zamanla hırsızlar, katiller, zorbalıkla nam salmış kişiler ve şehrin ayaktakımı çeşitli yollarla ocağa dâhil edildi.
Böylece bir zamanlar Osmanlı'nın en kudretli askerî teşkilatı olan yeniçeriler, devletin emrindeki seçkin bir ordudan uzaklaşarak İstanbul üzerinde baskı kuran ve kendi çıkarlarını her şeyin önüne koyan bir güce dönüştü.
Devlet ricaline karşı saygısızlık göstermek, esnafın malını zorla almak ya da halkın mülküne el uzatmak ise artık istisna değil, sıradan hadiseler hâline gelmişti.
Yeniçerilerin baskısı yalnızca Müslüman ahaliyle sınırlı değildi.
İstanbul'da yaşayan Rum, Ermeni ve Yahudi cemaatleri de onların zorbalığından payını alıyordu. Özellikle dinî bayramlar ve kutsal günlerde gayrimüslim mahallelerine giden yeniçeriler, kutlamalar için hazırlanan yiyecekleri, içecekleri ve çeşitli erzakı çoğu zaman hiçbir bedel ödemeden alıp götürmeyi alışkanlık hâline getirmişti.
Bu baskı öyle sıradanlaşmıştı ki birçok kişi bayram sevincinden önce yeniçerilerin kapıyı çalmasından endişe eder olmuştu.
Kanunsuzluk yalnızca sokaklarda yaşanmıyordu. Adaletin tecelli etmesi gereken mahkeme çevreleri de bu zorba grupların nüfuzu altına girmişti. Mahkeme kapılarında bekleyen kabadayılar, aldıkları rüşvet karşılığında davacıları tehdit ediyor, bazılarını davalarından vazgeçmeye zorluyor, böylece yargı sürecine doğrudan müdahale edebiliyorlardı.
Yeniçeriler ortadan kaldırılmadan önce yaptıkları azgınlığın bedelini ödediği zamanlar da oldu.
Söz gelimi Genç Osman'ın trajik ölümünün ardından Yeniçeri Ocağı'na karşı ilk büyük meydan okuma Erzurum Valisi Abaza Mehmed Paşa'dan geldi.
Paşa, emrindeki sekban kuvvetlerini toplayarak isyan bayrağını açtı ve hedefini doğrudan yeniçeriler olarak belirledi. Erzurum'da ele geçirdiği yeniçerileri affetmedi; yakalanan askerlerin tamamı idam edildi. Ardından ordusunu batıya çevirdi. İlk durağı Sivas oldu.
Şehir kısa sürede kontrol altına alındı ve burada ele geçirilen yeniçeriler de aynı akıbete uğradı. Abaza Mehmed Paşa'nın yürüttüğü bu harekât, yalnızca bir bölgesel isyan değil, Yeniçeri Ocağı'nın devlet üzerindeki nüfuzuna karşı başlatılmış açık bir hesaplaşmaydı.
Nihayet bir zamanların en kudretli ordusu Yeniçeriler, İkinci Mahmud tarafından tarihin en kanlı katliamlarından biriyle tarih sahnesinden silindi ve yerine 1826 senesinde Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye kuruldu.
Urfalıların hayreti
Henüz yüzbaşı rütbeleriyle Urfa ve Siverek’te bulunan Mustafa Zarif Paşa, ordu yeni kurulduğunda aşiret halklarının kendisine tepkisini şu sözlerle aktarır:
“Siverek'e gelindiği vakit bir millî aşiret vardı. O aşiretin birisi o çölleri zapt etmiş ve ‘Çöl Padişahı’ derlerdi. Aşiretiyle gelip bizim askerin olduğu mahalle üç saat kadar çöle kondu. Bununla dostluk peyda etmek lazım geldi. Zira aşiret pek çokluk idi. Şol derecede develeri çok idi ki gökte yıldız sayılmadığı gibi onun develerini saymak dahi mümkün olmaz idi. Miralay Rüstem Bey buna bir zabit göndermek murat eyledi. Kimseyi bulmayıp bana, ‘Sizi göndereyim.’ diye söyledi. ‘Pek iyi, giderim.’ dedim. Bir kâğıt yazıp alıp gittim. Çadırlarına yaklaştım. Araplar beni gördükleri gibi bir velvele koptu ve herkes atlandı. O vakit bir herif geldi. Bir Arap gelip, ‘Nereye gidiyorsun?’ diye sual eyledi. ‘Eyüp Bey'e gideceğim.’ diye cevap eyledim. ‘Taal!’ deyip beni aldı ve Eyüp Bey'in çadırına götürdüler. Bir çadıra koydular. Ne kadar Arap varsa gelip beni seyrettiler. Çünkü arkamda sırmalı forma mintanım vardı idi.”
Diyalogun devamında Osmanlı askeri, kılık kıyafetinden dolayı hayli hırpalanır.
“Yine bir Arap gelip ‘Taal!’ dedi. Kalkıp Eyüp Bey'in yanına gittim. Doğru elini öptüm. ‘Miralay Bey dualar eder. Buraya teşrifinize memnun oldular.’ dedim. ‘Otur.’ deyip yer gösterdi. Oturdum.
‘Benim otlarımı niçin hayvanlarınıza yediriyorsunuz.’ dedi. ‘Buraların benim olduğunu bilmiyor musunuz?’
‘Belki biliriz. Siz de din-i İslam'dasınız ve padişah bendesisiniz. Anlar da padişahın hayvanlarıdır.’ dedim.
‘Sizin padişah bu çöllere karışmaz. Fakat siz misafir gelmişsiniz ve seni buraya göndermişler. Eğer gelip ifade etmeseydin cümlenizi harap edecektim.’ dedi.
‘Padişahınızın askerleri hep böyle mi uruba giyerler?’ diye sual eyledi.
‘Zabitleri böyle giyerler. Neferatlarının urubaları başka türlüdür.’ diye cevap eyledim.
‘Sizin hiç utanmanız, hayanız yok mudur? Böyle elbise mi olur? Her tarafınız görünür. Bir maşlah getirin.’ dedi.
Bir maşlah getirdiler, benim arkama koydular.
‘Bir daha buraya gelirsen böyle açık gelme. Maşlah ile gel.’ diye söyledi.
‘Ve hayvanlarımızı ileriye doğru göndermeyiniz.’ diye ifade eyledi.
‘Ne çare, pekiyi.’ dedik.”
Zarif Mustafa, Anadolu’da nereye gitse Anadolu halkı tarafından ya kınanıyor yahut alaya alınıyordu.
“Oradan kalkıp alaya geldim. Rüstem Bey'e hâl ve keyfiyeti söyledim.
‘Bunun ifadesini Urfa kaymakamına gidip keyfiyeti öylece beyan etmelisiniz.’ dediler.
Oradan kalkıp Urfa'ya geldim.
Urfa ahalisi o güne gelinceye kadar asla nizamiye askeri ve elbisesi görmemişler. Beni gördükleri gibi bir alay ile paşa kapısına götürdüler.
Kaymakam bir deli adam idi.
Söyledim.
‘Bir kâğıt yazarım.’ diye cevap eyledi.
Bir iki gece Urfa'da kaldım.
Nereye gitsem çoluk çocuk ve karılar başıma toplanıp seyrederler idi.
Oradan kalkıp yine alaya geldim.”
Neyse ki İkinci Mahmud devrinden sonra kılık kıyafet konusunda bu tuhaf âdetler sona erecekti. Tarihin en kudretli ordularından Osmanlı askeri bu tür tuhaf âdetlere bir daha tevessül etmeyecekti. Yine de fes ve benzeri bu ilginç dönemin uygulamaları sonraları ordunun kimliğinin bir parçasına dönüşecekti.