Orta Doğu’da 2025: Eller Tetikte, Gözler Ufukta 

Dr. Mehmet Akif Koç, 2025 yılında Orta Doğu’da Gazze’den İran-İsrail çatışmasına, Körfez merkezli jeopolitik rekabetten toplumsal dönüşüm ve iklim krizine uzanan gelişmeleri Fokus+ için inceledi.
Mehmet Akif Koç
Orta Doğu’da 2025 Eller Tetikte, Gözler Ufukta 

30.12.2025 - 16:33  |  Son Güncellenme:  30.12.2025 - 16:45

Orta Doğu, tehditlerden karşılaşmalara, çatışmalardan savaşlara, yoğun ve kaotik bir seneyi daha geride bıraktı. Gazze’deki katliamdan, İran-İsrail arasındaki savaşa, Suriye’deki çatışmalardan Lübnan’daki politik gerginliklere kadar bir seri iç içe geçmiş dinamik Orta Doğu’nun çehresini şekillendirmeye devam etti.  

Bölgesel ve bölge dışı aktörlerin müdahaleleriyle ivme kazanan bu süreçleri üç ana eksende sınıflandırıp değerlendirmek mümkün.  

Askerî ve güvenlik boyutu  

Uzun bir zamandır bölgeyi etkisi altına almış olan kaotik iklim, 2025 yılında da şaşırtıcı olmayan şekilde yeni çatışma dinamikleri üreterek, eski fay hatlarını hareketlendirmeyi başardı. Düşük yoğunluklu çatışmaların “yeni normal” haline gelmesi olarak nitelendirdiğim bu süreç, 2024’ten sarkan büyük çatışmalar 2025’te, yerini bitmeyen ateşkesler ve kronik hale gelmiş istikrarsızlıklara bırakmış durumda.  

Bölgedeki sıcak askerî çatışmaların özünü, İsrail’in saldırgan siyaseti ve çevresinde hegemonya kurma arayışı oluşturuyor. Gazze’de Ekim 2013’ten beri süregelen savaş, iki yılın ve on binlerce insanın katledilmesinin ardından, ABD Başkanı Trump’ın devreye girmesiyle 10 Ekim 2025’te ateşkesle sonuçlandı. Ancak bu kırılgan ateşkes, Gazze (ve Batı Şeria’daki) direnişin tümüyle çözülmesini ve İsrail’in istediği gibi sömürgeci bir mantıkla hareket edebilmesini beraberinde getiriyor. Bölgede Türkiye ve Körfez Araplarının uygulanmasında ısrarcı olduğu bu ateşkesin ne kadar sürdürülebilir olduğunu, 2026’daki gelişmeler ve Gazze’nin direniş dinamikleri belirleyecek.   

İsrail, benzer şekilde Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılmasında da ısrarcı davranıyor ki Trump’ın bölgedeki en üst düzey iki temsilcisi Steve Witkoff ve Tom Barrack tam da bunu gerçekleştirebilmek üzere yılın son çeyreğini taraflar arasında mekik diplomasisiyle geçirdiler. Ancak Gazze’de de Lübnan’da da kısa vadede güç siyasetiyle İsrail-ABD istediğini ele alabilecek gibiyse de orta ve uzun vadede kendilerine karşı kalıcı düşmanlıkların daha da kronik hale geleceği aşikâr.   

Bölgede İsrail kaynaklı bir diğer gelişme, Haziran 2025’te ABD ile birlikte girişilen İran’daki askerî ve nükleer hedeflere yönelik ağır bombardıman oldu ki İran kendi topraklarını savunmakta güçlük çekse de balistik füze stokları sayesinde İsrail’e ciddi zayiat verdirmeyi başardı. Yine Trump’ın araya girmesiyle 12 günlük savaşın ardından varılan İran-İsrail ateşkesinin de kırılgan olduğu, İsrail’in her an yeniden İran’a saldırmak üzere fırsat kolladığı, İran’ın ise nükleer eşik noktasına her zamankinden daha yakın olduğu ve balistik füze programına yoğun yatırım yaptığı bugünlerden ileriye bakıldığında, 2026’da bu saldırıların tekrarlaması sürpriz olmayacak.  

Dürziler

Suriye’nin 8 Aralık 2024’ten sonra geçirdiği dönüşüm, kendi içinde periferideki azınlık gruplarla yaşanan çatışmalar (bilhassa Kürtler ve Dürzîlerle), İsrail’in Golan’daki işgali ve Suriye’yi istikrarsız ve zayıf pozisyonda tutma stratejisiyle birleşince, ülkenin tek parça halinde yoluna devam edebilmesini büyük bir soru işareti haline getiriyor. 2025’te iç bütünlüğünü sağlayamayan Suriye açısından sonraki yılların politik, askerî ve ekonomik yönden daha zor geçmeye aday olduğunu söylemek mümkün.  

Jeopolitik ve ekonomik rekabet boyutu  

Orta Doğu’da son yıllarda dikkat çeken bir değişim, bilhassa Soğuk Savaş’ın bitimiyle birlikte başlayan ve ABD’nin bölgeye ağır müdahaleleriyle hız kazanan, Arap Ayaklanmaları sürecinde de iyice somutlaşan yeni ittifak yapıları olarak beliriyor. Bu bahiste, eski düşmanlıkların yerini ideolojiden uzak, çıkar odaklı ve taktiksel yakınlaşmaların alması, bu yeni dönemin en fazla göze çarpan özellikleri arasında yer alıyor.  


Son yıllarda özellikle enerji ihracatı ve finans kaynakları yoluyla büyük bir güç kazanan Körfez Arapları (Suudi Arabistan, BAE ve Katar başta olmak üzere), Arap Dünyası içindeki Şam-Kahire-Bağdat gibi klasik güç merkezlerinin yerini alarak bölgedeki önemli aktörler haline geldi. Bu güç kayması, Körfez Araplarının daha önce sadece ABD’ye yaslanarak sürdürdükleri siyasi tutumun, yeni dönemde Rusya ve Çin ile enerji ve ekonomi alanında geliştirilen işbirlikleri kanalıyla çeşitlendirildiği ve bir nevi nüve halinde bir “stratejik otonomi” olarak nitelendirilebilecek zemini ortaya çıkardı. Ancak bu ülkeler açısından ABD kuşkusuz halen daha dışarıdaki tek “sert güç” kaynağı olmayı sürdürüyor.  

Körfez, yüksek petrol gelirleri ve devasa altyapı projelerine daha fazla yönelip kaynak ayırabileceği şartları yaratırken; Arap dünyasının doğal kaynak sorunu yaşayan Mısır, Ürdün, Lübnan, Suriye gibi ülkeleri ise hem enerji ithalatçısı olmaları hem de artan borç yükü ve mülteci krizleri altında mevcut politik ve ekonomik yapılarını dahi sürdürmekte her geçen sene daha da zorlanıyor. Bu ayrışmanın yanında Basra Körfezi ve Doğu Akdeniz üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan yeni enerji yolları da bölgede son yıllarda sertleşen jeopolitik rekabetin yeni bir sahası haline gelirken, mevcut sorunları daha da sofistike hale getirme ve ayrışmayı derinleştirme potansiyeli taşıyor.   

İbrahim Anlaşmaları

Soğuk Savaş dönemindeki düşmanlık ve çatışma dinamiklerinin yerini yeni işbirliği alanlarının aldığı Orta Doğu’da, İsrail diplomatik ve siyasi düzlemde bir yandan belli ülkelerle gerginlikler yaşayarak yalnızlaşırken, bunu Arap ülkeleriyle ve Kürtler/Dürzîler gibi Arap olmayan devletsiz topluluklarla kurduğu yeni işbirliği şartlarıyla telafi etmeye girişiyor. Trump’ın ilk başkanlık döneminde (2016-2020) İbrahim Anlaşmaları üzerinden İsrail’i bölgedeki Araplarla uzlaştırma girişimleri olduysa da Gazze katliamı sonrasında bu ivmeyi sürdürmek eskisi kadar mümkün olmayacaktır. Nitekim bu da İsrail’in daha saldırgan ve bölgeyi istikrarsızlaştırıcı bir yöne savrulmasına yol açabilir.  

Toplumsal ve insanî boyut  

Orta Doğu’ya yönelik değerlendirmeler genellikle askerî ve güvenlik sahasına odaklanmakta, politik düzlemde yoğunlaşmakta ve ekonomi-politik dinamiklerle de nadiren ilgilenmektedir. Ancak hemen hiç değinilmeyen iki parametre daha var ki bölgedeki mevcut düzenleri orta ve uzun vadede tehdit potansiyeli taşıyor.  

Öncelikle belirtmek gerekir ki dışarıdan harekete geçirilen belirli dinamikler söz konusu olduysa da Arap Ayaklanmaları süreci bilhassa adı “cumhuriyet” olan Arap rejimlerindeki onlarca yıllık kümülatif sosyo-politik, ekonomik ve kültürel krizlerin taşma anıydı. Bu süreçte toplumları harekete geçirmiş olan bu iç dinamikler halen neredeyse olduğu gibi yerinde duruyor; dolayısıyla domino etkisiyle toplumları yeniden harekete geçirecek benzer süreçler önümüzdeki dönemde de karşımıza çıkabilir.   

Buna ilaveten Arap toplumlarında İslamcı hareketlerin güç ve zemin kaybettiği, buna mukabil sekülerleşme ve milliyetçi eğilimlerin arttığı mevcut konjonktürde ümmet ve sınırlar-üstü Araplık kimlikleri yerine ulus-devlet yapılarının ve eğlence kültürüyle bireyselleşmenin daha da güç kazandığı bir dönüşüm anındayız. Artık kitleler “cennet vaadi” yerine “dünyevî refah” merkezli bir yöne doğru kayıyor ki Mısır, Suudi Arabistan, BAE ve diğer Körfez monarşilerinden başlayarak bu toplumsal değişimlerin yol açtığı sosyo-politik dönüşümleri önümüzdeki yıllarda daha yakından gözlemleyeceğiz.   


Bu toplumsal yarılma ve dönüşümlerin yanında Orta Doğu’da son yıllarda giderek daha acil hale gelen bir başka mesele ise iklim krizi ve bunun zorladığı ekolojik göç tehdidi. İklim değişikliğinin etkilerinin en şiddetli hissedildiği bölge haline gelen Orta Doğu’da bu durum önümüzdeki yıllarda çevre sorunu olmaktan çıkıp doğrudan bir istikrar tehdidi haline gelebilir. Dicle ve Fırat nehirlerinin su seviyesinde ve paylaşım rejimindeki sorunların neticesinde, Irak ve Suriye’deki tarım alanlarının çölleşmesi ve milyonlarca insanın büyük şehirlerin çeperlerine yığılması bu sorunların en somut göstergeleri. İsrail’in Golan Tepeleri ve Lübnan’ın güneyindeki Litani Nehri bölgesindeki askerî işgallerinin arkasında yatan sebeplerden birinin de temiz su kaynaklarını kontrol etme motivasyonu olması, su meselesinin bölgesel ölçekteki güvenlik boyutuna da ışık tutuyor.  

Kahire, Bağdat, Amman, Şam gibi imkânları zaten sınırlı olan büyük şehirlere kırsaldan gelen göçlerle sosyolojik patlama ihtimalinin artması sonucunda, “ekmek ayaklanmaları” gibi toplumsal krizlerin önümüzdeki yıllarda daha ciddi şekilde karşımıza çıkması söz konusu. İşsizlik ve beyin göçü gibi tehditlerin istihdam krizine ve nitelikli nüfusun kaybına yol açması da bölgedeki diğer ciddi toplumsal ve insanî sorunlar olarak görünüyor.  

***  

Önceki yıllarda birikerek gelen krizlerin sıcak çatışmalara dönüştüğü 2025 yılında, mevcut savaşlar ABD’nin aktif müdahalesiyle kotarılan kırılgan ateşkeslerle, en azından bir süreliğine durduruldu. Ancak bu krizlerin yapısal nitelikleri ve İsrail/İran gibi ülkeler açısından varoluşsal tehditlerle derinleşmiş olduğu göz önünde bulundurulduğunda, önümüzdeki yıllarda da Orta Doğu’nun bir barış vahası olmayacağı aşikâr.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.