Maduro’nun Tutuklanması Kolektif Güvenlik İlkesine Darbe mi?

ABD’nin 3 Ocak’ta Venezuela’da düzenlediği ve Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun yakalanmasıyla sonuçlanan askeri operasyon, güç kullanma yasağı, egemenlik ve devlet başkanı dokunulmazlığı ilkelerini tartışmaya açtı. Uluslararası hukuk, büyük güçlerin müdahaleleri karşısında etkisini mi kaybediyor? İşte ayrıntılar...
Fadel Abdul Ghany
Maduro’nun Tutuklanması Kolektif Güvenlik İlkesine Darbe mi

06.01.2026 - 16:07  |  Son Güncellenme:  06.01.2026 - 16:50

ABD güçleri tarafından 3 Ocak’ta gerçekleştirilen ve Venezuela toprakları içinde hava saldırılarını, ardından Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun yakalanmasıyla sonuçlanan kara operasyonunu içeren askeri operasyon, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası hukuk düzeni açısından en sorunlu olaylardan biri olarak değerlendiriliyor. 

Hava saldırıları, kara harekatı ve bir devlet başkanının zorla gözaltına alınmasını bir araya getiren bu adım, meşru güç kullanımı, egemenlik dokunulmazlığı, toprak bütünlüğü ve anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözümü ilkesi gibi temel meseleleri tartışmanın merkezine taşıdı. 

Trump yönetimi

Trump yönetiminin bu operasyonu gerekçelendirmek için sunduğu bağlama göre, söz konusu gelişmeler birbirinden kopuk adımlar olarak görülmüyor. 

Bu süreç, 2020 yılında Maduro’yu uyuşturucuyla bağlantılı terör suçlamalarıyla itham eden federal iddianameyi, 2025’te Karayipler bölgesine yaklaşık 15 bin ABD askerinin konuşlandırılmasını ve Venezuela petrol tankerlerine deniz ablukası uygulanmasını içeren artan baskıların bir parçası olarak görülüyor. 

İlgili uluslararası hukuki çerçevelerin incelenmesi ise, ilan edilen şekliyle operasyonun, başta Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2/4 maddesinde yer alan güç kullanımının yasaklanması olmak üzere, devlet başkanlarının dokunulmazlığına ilişkin hukukun temel ilkeleri ve Amerikan Devletleri Örgütü Şartı dahil ilgili bölgesel yükümlülükler gibi uluslararası hukukun kurucu ilkeleriyle çeliştiğine işaret ediyor. 

Güç kullanımının yasaklanması ve hukuki gerekçelerin yetersizliği 

Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2/4 maddesi, çağdaş uluslararası ilişkilerin düzenlenmesinde temel dayanaklardan biri olarak kabul ediliyor ve devletlere, herhangi bir devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığına karşı güç kullanma tehdidinde bulunmama veya güç kullanmama yükümlülüğü getiriyor. 

Bu yasak yalnızca Birleşmiş Milletler Şartı’ndaki hükme dayanmakla kalmıyor; uluslararası yargı içtihatlarında da yüksek normatif değere sahip bir teamül hukuku kuralı olarak teyit edilmiş bulunuyor. 

Bu çerçevede, Venezuela içinde gerçekleştirilen askeri saldırılar, genel nitelikleri itibarıyla 2/4 maddesinin yasakladığı fiiller kapsamında değerlendiriliyor. 

Özellikle söz konusu saldırıların, askeri tesislerde patlamalara yol açtığı, sivil altyapıyı etkileyen geniş çaplı elektrik kesintilerine neden olduğu ve Venezuela’nın birçok eyaletindeki yerleşim bölgelerinde yaralanmalara ve maddi hasara sebebiyet verdiği yönündeki bilgiler bu değerlendirmeyi güçlendiriyor. 

Uluslararası hukuk, prensip olarak bu yasağa yalnızca iki temel istisna tanıyor: Bunlar, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) Yedinci Bölüm kapsamında güç kullanımına izin verdiği bir karar ya da Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi uyarınca bireysel veya kolektif meşru müdafaa hakkının kullanılması. 

Trump yönetiminin operasyona ilişkin sunduğu tabloya bakıldığında, bu iki istisnadan hiçbirinin mevcut olmadığı görülüyor. 

Nitekim BMGK’dan Venezuela’ya karşı güç kullanımını yetkilendiren bir karar çıkmadığı gibi, böyle bir yetki elde etmeye yönelik ciddi bir girişim de olmadı. 

2025’in sonlarında BMGK’da yapılan acil toplantılara atıfta bulunulması da, güç kullanımına izin veren bağlayıcı bir karar alınmadığı sürece, hukuki durumu değiştirmiyor. 

Öte yandan, ABD’li yetkililere atfedilen meşru müdafaa iddiası ise birçok açıdan yetersiz görünüyor.  

Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi, meşru müdafaaya yalnızca silahlı bir saldırının gerçekleşmesi halinde izin veriyor. 

Uyuşturucu kaçakçılığı, -geniş çapta işlendiği ve ciddi toplumsal ve ekonomik zararlara yol açtığı durumlarda dahi- uluslararası hukukta kabul edilen anlamıyla “silahlı saldırı” standardının çok gerisinde kalıyor. 

Ayrıca meşru müdafaanın doğasında var olan zorunluluk ve orantılılık şartları, kolluk kuvvetleri ile adli iş birliği mekanizmaları yerine geniş çaplı bir askeri müdahaleye başvurulan senaryolarda genellikle sağlanmıyor. 

Gerekçenin özü uluslararası suç faaliyetleriyle ilgiliyse, bunlarla mücadelede doğal çerçeve, egemen bir devletin topraklarında silahlı kuvvet kullanımında değil, polis ve adli işbirliğinde, iade taleplerinde ve karşılıklı hukuki yardım mekanizmalarında yatıyor. 

Organize suç örgütlerine atfedilen fiillerin teorik olarak ulusal güvenlik tehditleriyle ilişkilendirilebileceği varsayılsa dahi, failin belirlenme şartı temel bir engel olarak öne çıkıyor. 

Zira bir devlet içindeki bazı yetkililerin ya da aktörlerin suç işlemekle itham edilmesi, bu fiilleri hukuki anlamda otomatik olarak devlete atfedilen eylemler haline getirmiyor ve tek başına devlete karşı bir meşru müdafaa durumunu da doğurmuyor. 

Dahası geniş çaplı hava saldırılarını, kara harekatını ve devlet başkanının tutuklanmasını içeren ve rejim değişikliğini hedeflediği anlaşılan bir operasyonun kapsamı, meşru müdafaa hakkının en geniş yorumları altında dahi, gerekli ve orantılı bir yanıt mantığını aşıyor. 

 BMGK

Diğer yandan, gündeme getirilen diğer gerekçeler de hukuki açıdan sorunlu görünüyor. İnsani müdahale, BMGK yetkilendirmesinden bağımsız bir istisna olarak tanınıp tanınmadığı konusunda derin bir tartışma konusu olmayı sürdürüyor. 

Bu müdahaleyi savunan yaklaşımlarda dahi, genellikle BMGK mekanizmalarının tamamen tıkandığı, devam eden ve son derece ağır kitlesel vahşet durumlarıyla sınırlı bir çerçevede ele alındığına dikkat çekiliyor.  

Operasyona eşlik eden anlatımda sunulduğu şekliyle Venezuela bağlamında ise bu koşulların açık biçimde mevcut olduğu görülmüyor. 

Bazen sınırlı gerekçelerle sunulan yurtdışındaki vatandaşların korunması gerekçesi de, ancak yakın ve somut bir tehdidin bulunması, makul alternatiflerin olmaması ve güç kullanımının mümkün olan en dar kapsamla sınırlı tutulması halinde geçerlilik kazanabiliyor. 

Bu ölçütleri, ciddi insani ve maddi sonuçlar doğuran geniş çaplı bir askeri operasyonla bağdaştırılmak oldukça güç. 

Daha da önemlisi, iddia edilen yargı yetkisi ne kadar geniş olursa olsun, kolluk faaliyetleri, uluslararası iş birliği ya da kolektif bir yetkilendirme çerçevesi dışında, başka bir devletin topraklarında silahlı güç kullanma yetkisine eşit kabul edilmiyor. 

Devlet başkanının dokunulmazlığı 

Devlet başkanının dokunulmazlığı ise, egemen eşitlik ilkesine bağlı yerleşik kurallardan biri olarak kabul ediliyor ve devletin en üst düzey temsilcilerinin görevlerini yabancı bir yargısal ya da zorlayıcı müdahaleye maruz kalmaksızın yerine getirebilmelerini sağlayan pratik bir gerekliliğe dayanıyor. 

Uluslararası hukuk doktrini ve uygulaması, görev süresi boyunca makamla ilgili kişisel dokunulmazlık ile görev sona erdikten sonra resmi eylemlere ilişkin olarak devam eden fonksiyonel dokunulmazlık arasında ayrım yapıyor.  

Bu çerçevede baskın yaklaşım, görevdeki bir devlet başkanının, görev süresi boyunca yabancı bir devletin ulusal ceza yargı yetkisine tabi tutulmasını engelleyen kişisel dokunulmazlıktan yararlandığı yönünde.  

Geleneksel anlayışa göre bu dokunulmazlık, söz konusu süre zarfında hem resmi hem de özel nitelikteki fiilleri kapsıyor. 

Bu çerçevede, görevdeki bir devlet başkanının yabancı bir ulusal mahkeme önünde yargılanmak üzere tutuklanması, tanınmış istisnai koşulların bulunmaması halinde, bu yerleşik kurala doğrudan aykırı. 

Bu alanda kabul edilen istisnalar son derece sınırlı ve sıkı şartlara bağlı bulunuyor. 

İlgili devletin dokunulmazlıktan açıkça feragat etmesi belirleyici bir koşul olarak öne çıkarken, aktarılan bağlamda böyle bir feragatin mevcut olmadığı, aksine yapılan açıklamaların bunun tersine işaret ettiği görülüyor. 

Öte yandan, dokunulmazlık kuralı genellikle uluslararası ceza mahkemeleri ya da uluslararası nitelikte özel mahkemeler önünde ileri sürülemese de, burada söz konusu olan yargılama süreci, uluslararası dokunulmazlık kurallarına tabi olan ABD’deki bir federal mahkeme önünde yürütülüyor.  

Kabul edilebilir ve özel bir yargı yetkisine sahip uluslararası bir prosedürün yokluğunda, yabancı bir ulusal çerçeve içinde dokunulmazlığın üstünlüğünü sağlamak temel bir hukuki sorun olmaya devam ediyor. 

Nicolas Maduro

Sorun, tanımama argümanının, dokunulmazlığın kaldırılmasını haklı çıkarmak için kullanılmasıyla daha da karmaşık hale geliyor. 

Zira kişisel dokunulmazlık, özünde belirli bir devletin bir hükümetin meşruiyetini tanıyıp tanımamasına bağlı siyasi bir ayrıcalık değil, kişinin resmi sıfatına ve devlet başkanı olarak görevlerini fiilen yerine getiriyor olmasına bağlı hukuki bir işlev olarak kabul ediliyor.  

Bu nedenle, gerekçesi ne olursa olsun, tanımama yönündeki bir tutum, tanımayan devleti, karşıdaki devlete ve onun resmi temsilcilerine yönelik uluslararası hukuk kapsamındaki temel yükümlülüklerinden muaf kılmıyor. 

Söz konusu yetkililer, devlet işlevlerini etkin biçimde sürdürdükleri sürece bu durum geçerliliğini koruyor. 

Bu bağlamda, dokunulmazlık ölçütü, yabancı bir devletin siyasi rejimin meşruiyetine ilişkin değerlendirmesine değil, resmi sıfatın varlığına ve devamlılığına dayanıyor. 

Sonuç olarak, ortadaki tabloya göre Maduro’nun tutuklanması, uluslararası teamül hukukuna göre bir devlet başkanının sahip olduğu dokunulmazlığın ihlali anlamına geliyor. 

Ayrıca siyasi ihtilaflar ile uluslararası düzeyde meşru kabul edilen cezai sorumluluk mekanizmaları arasındaki ayrımı daha da bulanıklaştıran kaygı verici bir emsal oluşturuyor. 

Egemenliğin ihlali ve bölgesel hukuki çerçeveler 

Bölgesel egemenlik, uluslararası hukuk düzeninin temel taşlarından biri olarak kabul ediliyor ve güç kullanımının yasaklanması ile iç işlerine karışmama ilkeleriyle somutlaşıyor. 

Bu çerçevede, bir devletin rızası olmaksızın hava sahasına ya da kara topraklarına askeri güçlerin girmesi, devlet tesislerine saldırılar düzenlenmesi ve devlet başkanının zorla ülke dışına çıkarılması, ilke olarak toprak bütünlüğü ve siyasal bağımsızlığa yönelik açık bir ihlal niteliği taşıyor. 

Venezuela toprakları içinde helikopter platformlarından füze atıldığı ve muharebe araçlarının kullanıldığı yönündeki açıklamalar da, söz konusu fiillerin devlet egemenliğine karşı yönelmiş zorlayıcı eylemler olarak nitelendirilmesini güçlendiriyor. 

Bu olaylar, Amerika kıtası ölçeğindeki bölgesel çerçevede ayrıca önem kazanıyor. 

Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) Şartı, toprak dokunulmazlığının korunmasını öngörüyor ve herhangi bir gerekçeyle başka bir devlet tarafından askeri işgale ya da güç yoluyla başka zorlayıcı tedbirlere başvurulmasını yasaklıyor. 

Ayrıca güç kullanımına ise yalnızca hukuki şartları taşıyan meşru müdafaa halinde izin veriyor. 

Uyuşturucuyla mücadele ya da demokrasinin desteklenmesi gibi gerekçelerin tek başına, hukuki anlamda meşru müdafaa kavramı kapsamına girmediği dikkate alındığında, bu gerekçelere dayanılarak geniş çaplı bir askeri müdahaleye meşruiyet atfedilmesi bölgesel yükümlülüklerle bağdaşmıyor. 

Ayrıca, Venezuela krizini siyasi ve diplomatik yollarla ele alan ve askeri müdahaleyi dışlayan geçmişteki bölgesel ittifakların tutumları, anlaşmazlıkların çözümü için bölgesel düzeyde tercih edilen çerçevenin barışçıl yöntemler olduğunu ortaya koyuyor. 

Sonuç 

Bu tür operasyonların hukuki ve siyasi etkileri, Venezuela vakasının ötesine geçiyor. 

Askeri gücün, uluslararası hukuk çerçevesi dışında, kanun uygulama ya da siyasi değişim hedefleri doğrultusunda kullanılabileceği yönünde kaygı verici bir emsal oluşturuyor. 

Bu yaklaşım, güç kullanma yasağına ilişkin normatif bağlayıcılığı zayıflatırken, kolektif güvenlik fikrini baltalıyor ve uluslararası organize suçla mücadele ile farklı kurallara tabi silahlı çatışmalar arasındaki ayrımı bulanıklaştırıyor. 

Dahası, uyuşturucu kaçakçılığı gerekçesiyle bir devletin işgal edilmesinin meşrulaştırılmasına kapı aralanması, diğer güçlerin de bölgesel anlaşmazlıklarını benzer gerekçelerle güç yoluyla çözmeye yönelmesini teşvik edebilir.  

Bu durum da, uluslararası istikrarı ve insan haklarını tehdit edeceği gibi uluslararası hukuk düzenini daha da kırılgan hale getirebilir. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.