Linç: Savaş Meydanlarından Sosyal Ağlara Demokratik Şiddetin Anatomisi

Yazar H. Yahya Şekerci, linç olgusunun savaş meydanlarından sosyal ağlara uzanan toplumsal ve siyasal sürekliliğini Fokus+ için kaleme aldı.

linc-savas-meydanlarindan-sosyal-aglara-demokratik-siddetin-anatomisi.jpg

08.04.2026 - 16:46  |  Son Güncellenme:  08.04.2026 - 17:00

Luis, annesinin vasiyetini yerine getirmek için yollardadır. Müteveffanın kemiklerini panteondan alarak 700 kilometre ötede, Segovia’daki aile kabristanına nakletmektedir. Seyahat esnasında kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde duran Luis, çocukluğuna dair hafızasına hücum eden hatıralardan kendini alamaz ve zihni 1936’ya gider. O yaz Segovia’da, anneannesinin yanındayken patlak veren İspanya İç Savaşı’ndan hissesine düşenleri hatırlar. Sol liberal ideolojinin benimsendiği cumhuriyetçi Barselona’dan, dindar ve milliyetçi Franko taraftarı akrabalarının yanına gelip burada mahsur kaldığı vakitleri yeniden yaşar, irkilir.  

İç içe zaman tekniğinin kullanıldığı Carlos Saura imzalı 1974 yapımı uzun metrajlı film, La prima Angelika, Luis’in çocukluk hatıralarına bir yetişkin olarak dahil olduğu sahnelerle bir anlatı oluşturur. 1973’te geçen film, ağır bir rejim eleştirisidir. Göndermeleri, seçilen sembolik tahkiye Franko tenkidinin o zamana kadarki en cüretkar ifadeleri olarak yorumlanır. Franko aleyhtarı yönetmen, elde ettiği malzemeleri sanatı marifetiyle dönemin İspanya’sının gündemine taşır.  

İlerleyen dakikalarda filmin kırılma noktalarından biri izleyiciye sunulur. Başarısız bir firar teşebbüsüdür bu. Küçük Luis ve kuzeni Angelika, harpten ve akrabalarından kaçıp Luis’in ailesinin yaşadığı Barselona’ya ulaşmak ister. Ne var ki maksat hasıl olmaz. Falanjist askerlerce derdest edilir. Firar eylemi cezasız kalmaz, dayısı Luis’i kemerle evire çevire döver. O esnada Angelika’nın annesi de ağlayarak Luis’in ‘suç ortağı’ kızının saçını taramaktadır. Böylece, otoritenin baskıcılığı bir yanda, kadının pasif direnişi diğer yanda izleyicinin vicdanına takdim edilir.  

Faşizmin ne denli kötü olduğunun aktarıldığı beyaz perdede, otorite eleştirisinden elbette din de nasibini alır. Harp yıllarında hava taarruzlarından birinde can veren bir talebenin ardından Katolik rahibe arkadaşlarının günahkar ölüp ölmediğinin sorulması üzerine verilen cevap korkunç bir detay olarak yansıtılır. Rahibin ‘ebedi lanet’ muhtevalı cevabı merhametin, dinde yerinin olmadığı önermesiyle resmedilir.  

Bir çocuğun nazarıyla, mağlupları esas alarak çekilen film vizyona girdiğinde büyük tepkilere sebep oldu. Sinemanın o yıllardaki gücü hesaba katıldığında filmin tesiri yabana atılamayacak türden bir kuvveti haizdi zira. Filmde işlenen hikayeyi ‘İspanyol izzetine saldırı’ olarak niteleyen öfkeli bir grup 1974’ün Temmuz’unda Barselona’daki Balmes Sinemasını bastı. Maskeli gençlerden müteşekkil grup, salona molotofkokteyli atarak filmin seyrini engelledi, mekanı tahrip etti. Başkent Madrid’de de benzer hadiseler yaşandı. Cine Amaya’da yumruklu kavgalar çıktı, filmin makaraları çalındı. Dönemin sağcı liderlerinden Blas Piñar söz konusu linç girişimlerini savundu. İrili ufaklı başka olaylar da yaşandı farklı şehirlerde.  

3 yıl süren ve yüz binlerce insanın öldüğü İspanya İç Savaşı’nın travmaları her iki taraf için de tazeyken çekilen filmle alakalı gözden kaçmaması gereken önemli bir teferruat var. İnfiale sebep olan film her ne kadar senaryosu değiştirilse de Franko hayattayken çekildi ve gösterime koyuldu. Yani diktatör Franko rejimi öyle ya da böyle bu ağır eleştiriye göz yummuştu. Şaşırtıcı olmasa da bir diğer bilgi, filmin Cannes’da ödül almasıydı. Başından beri ideolojik olan ödül endüstrisi, PR misyonu mucibince üstüne düşeni o zaman da yapmıştı.  

Mann ve Hoppe: Şiddetin meşru zemini 

Şimdi soru şu: Sinemaları basan, sokaklarda hadiselere karışan dolu dizgin linç girişimlerinde bulunan insanlar esasında demokrasinin krizinin bir mahsulü olarak bu eylemleri gerçekleştirmiş olabilirler miydi? Michael Mann’a bu soruyu sorsaydık yüksek ihtimalle cevabı ‘evet’ olurdu. Zira mutlak bir erdem olarak öğretilen, mukaddes bir değer muamelesi yapılan demokrasinin her zaman barışı tesis edici ve kapsayıcı bir dinamiğe sahip olmadığını etraflıca irdeleyen bir yazardan bahsediyoruz. Mann’ın ezber bozan yaklaşımlarına biraz daha yakından bakarsak mesele daha iyi anlaşılacaktır.  

Monarşilerde tebaa sultana sadakati nispetinde değer görür. Milliyeti de dahil başka vasıfları ehemmiyet arz etmez. Demokrasi ise ‘halkın hakimiyeti’ üzerine inşa edilen bir anlayış olduğu için buradaki halk sorunlu bir yere oturur. Şayet herhangi bir zümre, halk tarifini belli bir etnik ya da dini kimliğe indirgerse, hariçte kalanlar modern siyasetin tabiatı gereği ‘düşman’ olarak tanımlanır dahası hedefe konulur. Bu da şiddeti tetikleyebilir. Mann’ın görüşü en kaba haliyle böyle özetlenebilir. Vaktiyle İspanya’da yaşanan şiddet de bu zemin üzerinde rahatlıkla okunabilir. Hülasa, sinema salonlarında lince müracaat edenler, halkın ta kendisi olduklarını düşündükleri için, halkın değerlerini örseleyenlerin ise halk düşmanı olduklarını vehmettikleri için o eylemlere giriştiler.  
Halkın kendi kendini yönetmesi romantizminden hayli sert ve yapısal bir probleme işaret eden mezkur yaklaşımdan kalkarak ifade edilebilir ki linci mevzubahis yapsak da daha ileri boyutlarda manzaralarla karşılaşmak işten bile değil bu durumda. Şiddet bizatihi çoğunlukçuluğun rahminden doğmuş gibi bir intiba yükseliyor burada. Öyleyse adına etnik temizlik denen vahşet ile soykırım pekala demokratikleşme sancılarının hasılası sayılabilir bu teze göre. Nitekim yazar da benzer hususlara cesaretle değinir.  

Öte yandan bir fazilet olarak servis edilen demokrasiyi aslında tek başına bir ideoloji olarak değil, sosyal iktidarın dört ana kaynağının bir dengesi veya çatışması olarak görür Mann. Denebilir ki bu ideolojik, askeri, siyasi ve iktisadi güç odaklarının birbirini yok edemediği, bir tür ‘müesses mutabakat’ halidir. Yani demokrasi bir erdemden ziyade terazi kefelerinin dengede durmasını talep eden mecburi bir neticedir. Binaenaleyh söz konusu muvazenenin İspanya İç Savaşı’nın yaşandığı yıllardan itibaren gözetildiği ayan beyan ortadadır.  

1930’larda başlayan komünizm-faşizm geriliminin tırmandırıldığı vetirenin onulmaz yaralar bırakan cihan harpleriyle sonuçlanmasının Frenkleri, hemen her şeyi sil baştan değerlendirmeye sevk ettiği üzerine çokça kalem oynatılan bir husus olagelmiştir. O yıllarda ‘Nerede yanlış yaptık?’ serlevhası taşıyan sorgulamalar pek çok disiplinin ana gündemi olarak merkezileşti. Günün sonunda ağır maliyeti olan harplerin bir daha meydana gelmemesi adına muhtelif tedbirler devreye alındı. Örneğin o güne kadar görülmemiş unsurlardan biri olarak, çalışan kesime imal ettiğinin üstünde bir büyük hisse verildi. Soli Özel tam da bu meseleye dair demokrasinin krizini ifade ederken “1945-1980 arasında çalışan kesimlerin ürettikleri değerden aldıkları pay insanlık tarihinde o güne kadar görülmemiş derecede yüksek bir paydı.” tespitini yapar.  

Hans-Hermann Hoppe

Yeri gelmişken demokrasiye dair sıra dışı analizleri ile maruf isimlerden yek diğerine temas etmek yerinde olacak. Meseleyi ontolojik bir zeminde irdeleyen Hans-Hermann Hoppe da demokrasinin bizatihi kendisinin çürütücü bir özellik taşıdığı iddiasındadır. Onun sahiplilik üzerinden geliştirdiği eleştiri, demokrasiyi yeniden düşünmemizi elzem kılar. ‘Demokrasi: Tanrısı Çöken Medeniyet’ kitabında Hoppe, iktisadi mülkiyet temelinde monarşi ile demokrasi mukayesesine yönelir. Ana hatlarıyla ve mealen şunları kaydeder: Monarşilerde krallar ülkeyi kendi mülkü olarak görür. Dolayısıyla geleceği göz ardı edemez. Ülkenin sermaye değerini muhafazayla geleceğe taşımak müreffeh bir miras bırakma arzusu taşır. Bundan ötürü de vergileri makul bir noktada tutar, yağmaya izin vermez. Demokrasilerde ise yönetici devletin sahibi değil emanetçisi mesabesindedir. Geçici olarak kullanma yetkisini elinde bulundurur. Kısa bir müddet iktidarda olduğu için de elindeki gücü kitlesine aktarmak ve tabiri caizse düzenin iliğini kurutmak ister. Hoppe buna ‘yağmacılık yarışı’ adını koyar. Öyleyse bir kitleye mensubiyet yağmacılığa dair bir yarışa sürüklüyorsa linç de tabii bir neticedir sonucuna götürür bizi.  

Gerek Mann gerekse Hoppe’nin demokrasi yaklaşımlarından anlaşıldığı üzere demokrasi masum bir olgu olmanın çok ötesindedir. Kendine mahsus dinamikler teklif ederken şiddeti alevlendirebilir. Gayet serin kanlı bir retorikle rekabet edebiyatı yapılsa da sokakta tezahür eden buz gibi bir düşmanlık peyda olabilir. Nitekim pek çok memlekette görülen de bundan başkası değildir. İktidarın kansız el değiştirmesine dair bir öngörü, bir metot olan demokrasi batı tipi modern siyasetin tenakuzunu saklamaya kafi gelmez. Cari siyasetin özünde dost-düşman ikiliği olduğuna göre, yerden yere vurulan şiddeti körükleyen bir unsur olarak demokrasinin varlığı kansız, harpsiz iktidar değişimi talebine ancak muvakkaten cevap verebilir. Son kertede varılacak yer yine şiddetin göbeğidir. 

Şiddet ile demokrasinin yukarıda konu edilen sıkı fıkı ilişkisi görmezden gelinedursun medyanın bu ilişkinin neresinde olduğunu idrak etmek bir zaruret olarak önümüzde duruyor. Halkın idareye iştirakinden söz ediyorsak onların idareye ilişkin bilgi edineceği mühim bir kaynak olarak medya ciddi bir yere sahiptir çünkü. Keza bilhassa liberal demokrasiler için şeffaflık, hesap verilebilirlik gibi unsurlar despotizm hastalığına şifa olarak icat edilirken medya, tabiatı icabı bir mahkeme işlevi görür. Zira halkın, yönetimleri medya vasıtasıyla denetlediği öğretilegelmiştir. Ezber de olsa bu böyledir. Kuvvetler ayrılığı prensibinin yasama, yürütme ve yargıdan sonraki dördüncü kuvveti olarak tesmiye edilen basının, özelde de haber medyasının, otoriteyi hesap vermeye zorlayan bir mekanizmanın adı olarak talim ettirildiği hepimizin malumudur.  

Dördüncü kuvvet mi, dijital darağacı mı? 

Takdir edilecektir ki, görsel-işitsel kitle iletişim araçlarından biri olan sinemanın, vaktiyle kargaşaya sevk eden etkisi, dijitalleşme öncesindeki basının tesiri ile sürmüştür. Konvansiyonel medya denilen radyo, mecmualar ve billboardlar gibi geleneksel unsurlar, her ne kadar tek yönlü bilgi/mesaj aktarımını esas alsa da ‘halkların yönetimleri yargılama hakkına’ hizmet ettiklerini savunagelmişlerdir. Gerçekliği tartışmamalı da olsa insanlar medya eliyle görüşlerini dillendirmek, fikirlerini ulaşmasını istedikleri zümrelere ulaştırmak gibi bir ihtimali çoğu zaman hissetmişler, bu fikri sevmişlerdir. Ve dahi söz konusu fikirler onları elbette belli birtakım kitlesel hareketlere de yönlendirmiştir. Aynı fikirde olan insanların örgütlü ya da ferdi olsun, karşılaştıkları vaziyete dair fiilleri ise pekala şiddete, lince yol açabilir.  

Sosyal medyanın özgürlük adına başıboşluğu kışkırtan yönü ise bir kültür olarak psikolojik şiddeti, dahası linçi gündemimizden düşürmeyen bir meseleye dönüştürdü. Kabul edelim ki istiap haddini zorlarcasına katılımcı bir alan sayılan sosyal ağlar, mütekabiliyet ile çalışırken bir anda bir mahkemeye dönüşüyor, birileri hakkında hüküm verilen infaz alanı oluveriyor. Tıpkı vaktiyle sinemada anlatılanların yargılanarak lince girişildiği gibi. Tıpkı geleneksel medyadan edinilen malumat üzerine kaosun kol gezdiği gibi.  

Evet, linç kültüründen bahsediyoruz bugün. Kınayanları kınamaktan kendimizi alamadığımız yeni bir kültür olduğunu inkar edemeyeceğimiz bir kabulden. Tam burada bir karar vermemiz gerekiyor. Biz linçin ne kadar kötü olduğu nakaratını mı tekrarlayacağız, yoksa yukarıda zikredilen genel sosyopolitik sebeplerin dışında kalan sebepleri de ele alarak gerçekçi bir değerlendirmeyle meseleyi idrak etmeye mi uğraşacağız? Bir kavram ve vaka olarak linç, yeterince linç edildiyse meseleye daha serin kanlı bakmanın vakti gelmiş demektir. 

İmdi, zihinlerimizin nasıl işlediğini, hislerimizin fiillerimize nasıl yön verici bir şekilde tesir ettiği zemininden hareketle, bilgilerimiz ışığında akıl yürütülebilir. Zihnimizin dünyayı zaman zaman olduğu gibi değil, olması gerektiğini düşündüğü gibi ya da yabancı görüneni bir endişe içinde dışlama temayülü ile kurguladığını biliriz. Yaşama refleksi, insanı dost-düşman ikiliği esasına dayanarak süratli kararlara sevk eder. Zihnin, boşlukları en kötü senaryo ile doldurma vesvesesine kapılması onu yanılgı durağına sürükler. Anlamadığını mahkûm etmeye teşne zihin böylece zalimleşebilir.  

Hafızamız kötüyü hatırlamaya mütemayildir. Tehdit, tehlike algıları hemen radarımıza girer. Bu anlamda sürekli bir teyakkuz ile yaşarız. Unuttuklarımız genellikle iyi hatıralar, huzur duyduğumuz sıradan zamanlardır. Esasen kıymetli dediğimiz hatıralar, vaktiyle kafi miktarda kıymet vermediğimiz vakitlerdir. Fenalıklar ise zihnimizde döner durur. Henüz vücuda gelmemiş bir geleceğin provası olarak kaygı, sınırlarımızın ihlal edildiğine dair emarelerin neticesi olarak öfke, makul bir kavrama idealini, yani akl-ı selimin yerini işgal eder.  

Algoritmalar menfi olanı mükafatlandırır 

Lincin yegane sahası sosyal medyanın algoritmalarını inşa eden akıl, insanın zaafı üzerine yükselen fikirlerden nemalanmaya şartlanmıştır. İnsanın söz konusu teyakkuzu zemininden yükselen tetikte olma hali gibi, korku gibi hisleri heybesinde taşıyan paylaşımlar çok daha süratli yayılır. Yalnız süratli yayılmakla da kalmaz, zannımızın fevkinde ciddi tesirler bırakır. Anlaşıldığı üzere algoritmalar, marifet iltifata tabidir diye olumluyu cazip kılma yerine olumsuzu köpürterek etkileşimi artırma misyonu ile çalışır. Böyle kodlanmıştır.  

Algoritmalar tercih etme, tasnif etme ve listeleme mekanizmalarıdır. Seçer ayırır, sıralar ve görünür hale getirir. Ve elbette bu algoritmaların çalışma prensiplerinden biri tahriktir. Gerilimden ziyadesiyle beslenir. En kesif olan neyse onu seçer, cilalar. İtidalden çok kışkırtmaktan hoşlanır. Sarsıcı, iddialı ne varsa onu allar pullar ve vitrine koyar.  

Kullanıcıların yani halkın, yönetimleri sigaya çekmek, onları teftiş etmek için ihtiyaç duydukları bilgileri edindikleri kaynakların başında sosyal ağlar geliyor. Son derece demokratik sayılan bir alan olarak sosyal ağlar ise bilginin sıhhatini temin etmekten son derece uzak. Hal böyle olunca doğruluğu tartışmalı bilgiler ile sosyal ağ mahkemeleri kuruluyor ve muhakeme çabucak hitama erdiriliyor. 

Medya mimarisi de çoğu kez linç ile neticelenen mezkur mahkemelere ön açan bir yapıdadır. Mevcut haliyle tam da Platon’un demokrasiyi asırlar önce eleştirdiğine benzer bir vaziyet hakimdir; bağıranın daha çok etkileşim aldığı bir yapıdır burası. Onun için sükunetin sesi daima kısıktır. Dolayısıyla da yargılamanın adil olup olmayacağı hep meçhuldür. 

Teknik bir disiplin olarak hukuk ve kanunlara ruhunu veren değerler bir yana, onların somut karşılıkları, içtimai düzenin ‘hayatın olağan akışı’ tabiriyle kodlanması adalet mefhumu ile kuracağımız bağı sınırlar. Zira her yargılama yetkili ellerce ve hukukun el verdiği usul ve esaslara göre yapılmayabilir. Her ne kadar mevzubahis usul ve esaslara istinaden yapılan yargılamalar da adil addedilmeyen kararlara imza atsa da bunlardan feragat edilemez. Medeniyetin üzerine yükseldiği temel esaslardan birinin toplum düzenini belli kabuller üzerinden ama muhakkak hukuk ile mahdut ve bağdaşık olduğunu söyleyebiliriz. Kaldı ki aksi taşra refleksi olur.  

Küresel köyün deli gömleği 

Günümüzün batı karakterli baskın uygarlık anlatısına ve medeniyet masalına ihtiyatlı yaklaşmazsak linçi de medyayı da demokrasiyi kavramamız mümkün olmaz. Evet, cari dünya kanunları, kuralları, işleyişi ile en ilkel reflekslerle maluldür. Bu da elbette onu ideal olandan, medeni olma fikrinden bambaşka bir yerde konumlandırıyor. Sosyal ağlarla daha da küçülen, herkesin fiziki olarak uzaklaşırken diğer yandan bir başkasına daha da yakınlaşmaya alan açan medya düzeni, ilkel dürtüleri harlayan, bundan beslenen bir vaziyette. Elbette ki bu denli ilkelliğin kol gezdiği yerde bir medeniyetten bahsedilemez. Ve elbette küresel köy mefhumuyla isimlendirilen taşralılık, kullanıcıların üzerine bir deli gömleği gibi geçiriliyor. Linçi de başkaca primitif hallerin ifasıyla, insan itibarını nazara almadan gerçekleşen işleri de bu düzlemde değerlendirebiliriz.  

Söz konusu düzlemin adı ise tesadüfe bakın ki, bir yargıçtan gelir: Charles Lynch. 16. asırda kolonist beyaz adamın Amerika’daki paylaşım kavgasından kaynaklı çıkan savaş yıllarında Virginia’da, resmi adaletin işlemediği gerekçesiyle ‘halk mahkemeleri’ kuran bu adam, kendi kurduğu düzenin celladı olmaktan imtina etmeyen biri olarak tarihe geçti. Kaçakçılık yapanlar, sadık kalmayanlar, halkın düşmanı addedilenler… Hepsi onun kurduğu darağacını boyladı. Lynch’in yöntemi, halkın adaleti söylemiyle meşrulaştırıldı. Ve bu söylem, onun adını bir kavrama dönüştürdü. Bugün linç dediğimiz şey, aslında o hakimin soyadıdır. Bir hakimin kendi yargısını infaza dönüştürmesinin tastamam adıdır. 

Sözü bağlarken, Lynch’in mirası, modern demokrasilerin kendileriyle hesaplaşmaktan imtina ettiği o temel gerilimi taşır: Halkın iradesi dediğimiz şey, ne zaman adaletin ta kendisi iddiasını omuzlar, ne zaman usulden yoksun bir şiddete kapı aralar? İspanya’da sinema salonlarını basanlar, tıpkı Lynch’in mahkemeleri gibi, kendilerini halkın değerlerini koruyan bekçiler olarak görüyordu muhtemelen. Onlara göre yaptıkları, adaletin bir tecellisiydi. Oysa geride bıraktıkları, tahrip edilmiş salonlar, çalınmış film makaraları ve korkutulmuş bir sanatçı muhayyilesiydi. Demokrasi, bir yönüyle de işte bu ikilemin adıdır: Kalabalık, adaletin tecellisi için kendi elini taşın altına koyduğunda, ortaya çıkan şey pür demokratik bir refleks midir, Lynch’in ilkel yönteminin günümüze uzanan bir yansıması mı, yoksa bunların her ikisini heybesinde taşıyan yeni bir terkip mi? 

Sorunun cevabı, belki de sorunun kendisinde gizlidir. Zira demokrasi, kendi içinde taşıdığı bu gerilimi hiçbir zaman çözmeye güç yetirememiş ve yalnızca yönetmeye azmetmiş olabilir. Lynch’i unutarak, onu bir paranteze hapsederek. Oysa Lynch, demokrasinin krizini en çıplak haliyle gösteren bir ayna da sayılabilir. Aynanın karşısına geçip de kendisine bakmaya cesaret edemeyen demokrasi havarileri, er ya da geç kendi linçini elbette üretebilir. Sinema salonlarını basan öfkeli kalabalığın hikayesine benzer hikayelerin neredeyse hepsi aynı aynanın farklı yansımalarıdır vesselam.