Körfez-İran Hattında Üç Ada ve Durra Sahası: Bölgesel Güvenlik Yeni Bir Sınavda mı?
26.12.2025 - 18:04 | Son Güncellenme: 26.12.2025 - 18:11
İran ile Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri arasındaki gerilim, “Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile üç ada” ve “Durra gaz sahası” anlaşmazlıklarının yanı sıra egemenlik tartışmalarıyla birlikte enerji ve Körfez güvenliğine ilişkin kaygıların yaşandığı bir dönemde yeniden yükselişe geçti.
Karşılıklı gerilimin tırmanması, tarafların söylem düzeyinde de önemli bir değişime gittiğine işaret ediyor.
Bu durum, yaşanan krizin geçici bir siyasi baskı aracı olup olmadığı ya da Körfez-İran ilişkilerinde daha yapısal ve çatışmacı bir evreye geçilip geçilmediği yönünde soruları gündeme getiriyor.
Öte yandan son gelişmeler, bölgesel istikrarın geleceği ve özellikle Türkiye olmak üzere bölgesel güçlerin hesaplamaları açısından doğuracağı sonuçlar hakkında çok sayıda soruyu da gündeme getiriyor.
Üç Ada: Ertelenen egemenlik sorunu
Bahreyn’in Manama kentinde 3 Aralık 2015’te düzenlenen KİK zirvesinin nihai bildirisi, BAE’ye ait olduğu savunulan Abu Musa, Büyük Tunb ve Küçük Tunb adaları meselesini yeniden bölgesel gündemin merkezine taşıdı.
Bildiride, söz konusu adalardaki “İran işgaline” son verilmesi açık bir dille talep edilirken, anlaşmazlığın ya doğrudan müzakereler yoluyla ya da Uluslararası Adalet Divanı’na taşınarak çözülmesi çağrısında bulunuldu.
Bu adalar, dünya deniz yoluyla petrol ticaretinin yaklaşık üçte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın girişine yakın konumları nedeniyle olağanüstü stratejik bir öneme sahip.
İran 1971’de, BAE’nin bağımsızlığını ilan etmesinden yalnızca iki gün önce bu adaların kontrolünü ele geçirdi.
O tarihten bu yana adaların egemenliği konusundaki siyasi ve hukuki anlaşmazlık çözüme kavuşturulamazken, mesele zaman zaman gerilimin yükseldiği dönemlerde yeniden gündeme taşındı.
2025’te düzenlenen Manama Zirvesi’nin nihai bildirisi ise önceki yıllara kıyasla dikkat çekici biçimde daha sert bir ton içerdi.
Bildiri, yalnızca KİK’in geleneksel tutumunu yinelemekle kalmayarak, İran’ın sahadaki fiili adımlarını da açıkça hedef aldı.
Bu kapsamda, İran’ın askeri varlığının genişletilmesi, burada konut birimlerinin inşa edilmesi, askeri tatbikatların yapılması ve İran takvimine "Üç Ada Ulusal Günü"nün eklenmesi gibi eylemler eleştirildi.
Buna karşılık Tahran’dan gelen yanıt da aynı ölçüde sert oldu.
İranlı yetkililer, KİK’in taleplerini “provokatif ve yasadışı” olarak nitelendirirken, söz konusu adaların “İran topraklarının ayrılmaz bir parçası” olduğunu ve bu konudaki egemenliğin “pazarlığa açık olmadığını” vurguladı.
Konuya ilişkin Fokus Plus’a görüş bildiren İran uzmanı Said Şaverdi, anlaşmazlığın temelinde tarafların egemenlik kavramına bakışındaki derin farkların yattığını belirtti.
Şaverdi’ye göre İran, egemenliğin hukuki bir ihtilaf konusu yapılamayacağını savunuyor ve bu nedenle meselenin küreselleşmesi ya da uluslararası mahkemelere taşınmasını kategorik olarak reddediyor.
İran uzmanı, Tahran’ın bu adaları diğer İran şehirleriyle aynı statüde, tarihsel olarak kendi toprağı olarak gördüğünü ve uluslararası tahkime başvurmayı dahi örtülü bir “hukuki ihtilaf” kabulü olarak değerlendirdiğini söyledi.
İran’ın yüzyıllar öncesine dayanan ve bu egemenliği desteklediğini düşündüğü tarihsel belgelere sahip olduğunu iddia ettiğini belirten Şaverdi, “Bu nedenle de Körfez ve Arap ülkelerinden gelen açıklamaları iç işlerine müdahale olarak görüp reddetmeye devam ediyor” dedi.
Durra gaz sahası: Enerji ve sınır çatışması
Üç ada anlaşmazlığının yanı sıra, Durra gaz sahası/İran’ın kullandığı isimle Araş, Körfez bölgesindeki en karmaşık ve en hassas enerji ihtilaflardan biri olarak öne çıkıyor.
Körfez’in kuzey sularında, Kuveyt, Suudi Arabistan ve İran arasındaki deniz yetki alanlarının kesiştiği noktada bulunan saha, yaklaşık 20 trilyon metreküp doğal gaz ve 300 milyon varili aşan petrol rezervi ile bölgesel enerji denklemi açısından stratejik bir değer taşıyor.
Kuveyt ve Suudi Arabistan, sahanın tamamının kendi aralarındaki “bölünmüş bölge” sınırları içinde yer aldığını ve mülkiyetin yalnızca kendilerine ait olduğunu savunuyor.
Bu yaklaşım, 2022 yılında sahanın geliştirilmesine yönelik imzalanan ikili anlaşmayla da resmiyet kazanmış durumda.
İran ise sahada üçüncü ortak statüsünde yer aldığı konusunda ısrarcı olurken, kendi payını yaklaşık yüzde 40 olarak hesaplıyor ve herhangi bir dışlanmayı açık bir egemenlik hakkı ihlali olarak değerlendiriyor.
İran merkezli Tejarat News sitesinde yayımlanan bir habere göre, Hatemu’l-Enbiya İnşaat Genel Merkezi Başkanı Abdolreza Abed, 15 Aralık’ta Araş sahasına ilişkin düzenlenen basın toplantısında, Petrol Bakanlığı’na açık bir çağrıda bulundu.
Abed açıklamasında, “Petrol Bakanlığı, bu sahanın geliştirilmesini pratik uygulama aşamasına getirmek için çaba göstermelidir” ifadelerini kullandı.
Aynı zamanda, bu konudaki gecikmelerin diğer tarafların tek taraflı üretim faaliyetlerine yönelmesine zemin hazırlayabileceği ve potansiyel olarak İran’ın gelecekteki payını azaltabileceği konusunda uyardı.
Öte taraftan, İran uzmanı Said Şaverdi, Durra sahası üzerindeki anlaşmazlığın, taraflardan hiçbirine fayda sağlamadığını vurguladı.
Şaverdi’ye göre, sahanın 60 yılı aşkın süredir kesintiye uğraması, küresel ekonominin istikrarlı ve güvenilir enerji kaynaklarına her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğu bir dönemde, yalnızca İran için değil, Kuveyt ve Suudi Arabistan açısından da ciddi ve doğrudan bir ekonomik kayıp anlamına geliyor.
İran uzmanı, Tahran’ın, karşılıklı tavizleri içerse dahi esnek, müzakereye dayalı ve kaynak paylaşımını esas alan bir çözümden yana olduğunu dile getirdi.
Çünkü enerji alanında kurulacak sürdürülebilir bir işbirliğinden elde edilecek uzun vadeli kazanımların, kısa vadeli siyasi kazanımlardan çok daha ağır bastığını sözlerine ekledi.
Gerilim artışı ve uyarılar: Süreç nereye evriliyor? 
Manama’da düzenlenen zirvenin ardından yayımlanan nihai bildiri, İran medyasında geniş yankı uyandırırken, ülkedeki birçok gazete bildiriyi “son uyarı” olarak nitelendirdi ve gerilimde benzeri görülmemiş bir artış yaşandığı vurgulandı.
Yorumlarda, İran’ın Batı ve bölgesel aktörlerin baskısı nedeniyle göreceli bir zayıflık yaşadığı düşünülen bir dönemde, Körfez ülkelerinin Tahran üzerindeki siyasi baskıyı artırma girişiminde bulunduğu öne sürüldü.
Bu çerçevede 11 Aralık’ta Al-Istiklal gazetesinde yer alan bir habere göre Körfezli yetkililer, İran’ın gerek tartışmalı adalar, gerekse Durra sahasında tek taraflı adımlar atmayı sürdürmesinin güven ortamını zedelediğini ve bu tutumun her türlü diyaloğu anlamsız hale getirdiğini dile getirdi.
Söz konusu görüş ayrılığı, Doha Forumu’nda eski İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Cevad Zarif ile KİK Genel Sekreteri Casim Budeyvi arasında, İran’ın komşuları pahasına yayılmacı emelleri hakkında yaşanan tartışmada da açık biçimde ortaya çıktı.
Konuya değinen Said Şaverdi ise mevcut gerilimin siyasi ve diplomatik sınırlar içinde kalacağına dair inancını dile getirdi.
Körfez güvenliği ve küresel enerji piyasaları açısından olası bir çatışmanın son derece yüksek bedeli göz önüne alındığında, gerilimin doğrudan bir askeri çatışmaya dönüşmesinin beklenmediğini vurguladı.
Şaverdi ayrıca, İran’ın bölgedeki ABD ve Batı varlığına derin bir şüpheyle yaklaştığını dile getirdi.
Aynı zamanda yabancı askeri güçlerin başlıca gerilim kaynaklarından biri olduğunu, bunun da anlaşmazlıkların sürmesine ve komşu ülkeler arasında işbirliğine dayalı bir bölgesel güvenlik mimarisinin kurulmasının önünde engel teşkil ettiğini sözlerine ekledi.
Türkiye taraflar arasında denge arayışında
Bu gerilim tırmanırken Türkiye, süreci yakından izlemeyi sürdürüyor.
Ankara, enerji kaynaklarını çeşitlendirme hedefi doğrultusunda hareket ettiği bir dönemde, hem İran’la hem de Körfez ülkeleriyle sahip olduğu siyasi ve ekonomik bağlar nedeniyle dengeli bir tutum benimsiyor.
Uzmanlar, enerji fiyatlarında veya su yollarının güvenliğinde yaşanacak herhangi bir aksamanın, şu anda toparlanmakta olan Türk ekonomisini olumsuz etkileyeceğini öne sürerek, Türkiye’nin Körfez’de “sıfır sorun” yaklaşımını tercih ettiğine dikkat çekiyor.
İran uzmanı Şaverdi de, Türkiye’nin bu hassas denge politikasına özellikle dikkat çekti.
Türkiye’nin ekonomik çıkarlarının yanı sıra bölgesel istikrarı tehdit edebilecek veya enerji hesaplamalarını karmaşıklaştırabilecek ikili çatışmalara girmekten kaçınma isteği doğrultusunda, her iki tarafla ilişkilerinde hassas bir denge kurmaya çalıştığının altını çizdi.
Öte yandan sert söylemlere rağmen, sahadaki veriler, tüm tarafların açık bir çatışmanın bedelinin farkında olduğunu ortaya koyuyor.
Bu gerçeklik, ertelense bile diyaloğun kaçınılmaz bir seçenek olduğunu gösteriyor.
Ekonomik istikrarın, hatta küresel ekonominin tamamının Körfez güvenliği ve enerji akışlarına sıkı sıkıya bağlı olduğu bir bölgede ise şu temel soru önemini koruyor:
“Mevcut gerilim, uzun süredir beklenen anlaşmaların önünü açacak bir baskı unsuruna mı dönüşecek, yoksa henüz çözülememiş kronik bir krizin yeni ve daha karmaşık bir evresine mi işaret ediyor?”
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.