İstanbul’dan Kaçan Herkes Neden Kahire’ye Gidiyordu?
01.06.2026 - 09:48 | Son Güncellenme: 04.06.2026 - 14:58
Mehmed Âkif'ten Çerkes Ethem'e... Ali Suavi'den Mustafa Sabri Efendi'ye... Abdullah Cevdet'ten Neyzen Tevfik'e... Osmanlı ve Cumhuriyet tarihinin en tartışmalı isimlerinin yolu aynı şehirde kesişti: Kahire.
Peki İstanbul'dan kaçan herkes neden aynı şehre gidiyordu?
Kahire ile İstanbul arasında tarihte her zaman görünmeyen bir çekişme ve rekabet olmuştu. Aslında İstanbul’dan önce İslam âleminin siyasi başkenti Kahire’ydi; ama Yavuz Sultan Selim burayı fethettikten sonra Kahire’nin yıldızı uzun bir mühlet için parıltısını kaybetmişti.
Gözden Kaçmasın
Kahire’nin yıldızı tekrar Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile parlayacaktı. Osmanlı karşısında alınan siyasi zafer sonrası Mısır’da yeniden bilimin, kültürün ve siyasetin canlılık kazandığı görüldü. Kavalalı; Avrupa’ya öğrenci göndermiş ve çok önemli Batılı âlimleri Mısır’a getirerek ordudan eğitime kurumları modernleştirmişti.
Sultan Abdülaziz döneminde Mısır lideri İsmail Paşa’ya hidivlik unvanı verilmesi ile İstanbul, Mısır’a diğer tüm bölgelerden ayrıcalıklı bir unvan vermiş oluyordu çünkü Farsça kökenli bu kelime her şeyden evvel “hükümdar” demekti. Bölgeye İngilizlerin tasallut olması ile İstanbul-Kahire zaman zaman yakınlaşsa da aralarındaki tatlı sert rekabet hiç bitmemişti. Bunu Kahire’deki sürgün isimlerden rahatlıkla okuyabiliyoruz.
Kahire’deki yönetim, sürgünleri yalnızca Mısır’da değil, Avrupa’da da koruyup kollamıştı. Paris’te, Londra’da ve diğer Avrupa ülkelerindeki Jön Türkler, Mısır hidivinin veya prenslerin harçlıklarıyla hayatlarını idame ettirip gazetelerini çıkartabiliyordu. Bazen Mısır hidivleri, muhaliflerin İstanbul’dan kaçışlarını dahi organize edebiliyordu. Osmanlı sultanları şüphesiz ki hidivlerin bu eylemlerini biliyordu ama yine de hidivler İstanbul’a geldiklerinde büyük törenler içerisinde karşılanıyor ve bu meseleler İstanbul’daki yönetimlerce hiç gündeme getirilmiyordu.
Kahire kimleri koruyup kolladı?
Kahire’deki yönetimler Osmanlı’daki pek çok muhalifi koruyup kollamıştı. Bunların içerisinde akla gelen ilk isim Ali Suavi’ydi.
“Sarıklı Cübbeli Devrimci” olarak bilinen Suavi, döneminde çok radikal görülebilecek görüşlere sahipti. Örneğin laikliği tartışıyor ve Latin alfabesine geçilmesi gibi dönemi içerisinde erken kabul edilebilecek düşünceleri çekinmeden dile getiriyordu. Tarihe Çırağan Baskını olarak geçen darbe teşebbüsü sırasında hayatını kaybeden Suavi’nin İstanbul’dan kaçışını, sonrasında faaliyetlerini sürdürmesini sağlayan Kavalalı’nın torunu Prens Mustafa Fazıl Paşa idi.
Fazıl Paşa, yalnız Suavi’ye değil; Namık Kemal, Ziya Paşa ve Şinasi’ye de sahip çıkmış ve onlara sürgün yıllarında maaş bağlayarak Avrupa’da barınmalarını sağlamıştı.
Kahire’nin desteklediği bir diğer isim Abdullah Cevdet’ti. İctihad Gazetesi’nin yayın yönetmeni Abdullah Cevdet, Sultan Abdülhamid’in kollarının Avrupa’ya kadar uzandığını fark ettiğinde soluğu Kahire’de alacaktı. Bu kaçış, kendinden sonrakilere örnek olacaktı.
Sultan Abdülhamid’i eleştirdi diye idam ile yargılanan çok az isim bulunuyordu. Bunlardan birisi Neyzen Tevfik idi hatta gıyabında idam kararı dahi çıkmıştı.
Neyzen, Kahire’de bulunduğu süre boyunca Abdülhamid’in tüm baskılarına rağmen iade edilmeyen biri olarak öne çıkıyordu. Neyzen Tevfik siyaseten korunsa da Mısır yılları çok zor geçmişti. Padişahın bu denli öfkeli olduğu bir isme kimse selam dahi vermezken İstiklal Marşı’nın yazarı Mehmed Âkif Ersoy en zor zamanında Kahire’de eski dostunu ziyaret etmekten çekinmemişti. Neyzen Tevfik kendi ifadeleriyle Âkif’i karşısında görünce hüngür hüngür ağlamaktan kendisini alıkoyamamıştı.
Öte taraftan Âkif tüm çabalarına rağmen Neyzen’i içki müptelalığından kurtaramayınca dostluğunu zaman zaman kesmiş fakat yine de Neyzen Tevfik’i her defasında bağrına basmaktan geri duramamıştı.
Kahire, Cumhuriyet sonrası da sürgünlerin vatanı olmuştu. İstiklal Marşı yazarımız Mehmed Âkif görünüşte gönüllü olarak da olsa gerçekte bir sürgün olarak Kahire’ye gitmişti. Şimdilerde ortaya çıkan polis raporlarına baktığımızda Âkif adım adım izlenmiş ve tutuklanması an meselesiymiş.
Benzer akıbeti yaşayanlardan birisi de Mustafa Sabri Efendi’ydi. 150’likler listesinde yer alan son şeyhülislamlardan Sabri Efendi, hilafetçi olması nedeniyle Mısır’a sığınan isimler arasındaydı. 1938 yılında af çıktığında bile yurda dönmeyecekti. Bazı iddialara göre Sabri Efendi, Atatürk’ü kastederek "O beni affetti ama ben onu affetmedim." ifadelerini kullanarak yurda dönmeyi reddedecekti.
Mısır’ın sahip çıktığı ve daha sonra Ürdün’e geçen önemli isimlerden birisi, Millî Mücadele kahramanlarından Çerkes Ethem’di. 1938 affında adı geçenler arasında bulunmuyordu. Ethem Bey bu süreçte kendisine nedamet dilemesi için tavsiye vermeye gelenlere “Ben af değil, adalet istiyorum.” diyerek Ankara’ya karşı duruşunu net bir biçimde ortaya koyuyordu.
Yalnız İstanbul muhalifleri değil
Yalnız İstanbul’da bulunan muhalifler değil; imparatorluğun içindeki tüm muhalifler ve yenilikçi isimler için Kahire bir sığınaktı.
1871 senesinde Kahire’de bulunan isimlerden Cemâleddin Efgânî, görüşleriyle sonraları Said Nursi, İbrâhim Reşîd, Mehmed Âkif ve Muhammed Abduh gibi isimlerin fikirlerini derinden sarsacaktı.
Öyle ki Efgânî’nin Kahire günlerindeki görüşlerini sistematize eden Abduh; Reşîd Rızâ ve Hasan el-Benna gibi isimlerin de yetişmesini sağlayacaktı. Bu isimler, 1928 yılında Kahire’de kurulan İhvân-ı Müslimîn hareketinin temel yapı taşlarıydı.
Velhâsıl tüm bu silsilenin arkasında Kahire’deki siyasi yapı söz konusuydu. Görünüşte Mısır’da üç güç bulunuyordu; İstanbul, Kahire ve Londra; ama bu yapıların arasındaki rekabet ve çekişme, aydınlara düşünülenin aksine daha verimli bir konjonktür sağlıyordu.
Kahire’deki bu siyasi atmosfer tüm coğrafyanın kaderini değiştirecek bir entelektüel damar oluşturacaktı. Öyle ki Nubar Paşa riyasetinde Ermeniler bile Kahire’yi merkez alarak siyasi ve ideolojik varlıklarını tamamlayacaktı.
Kahire’de oluşan bu sürgün damar; Anadolu’dan Suriye’ye, Mısır’dan Irak’a varıncaya kadar tüm siyasi iklimi değiştirecekti.