İsrail’in Kuruluş Şifreleri: Rapoport’un ‘Dalga Teorisi' Ne Diyor?

Dr. Mehmet Özek, Rapoport’un dalga teorisi çerçevesinde İsrail’in kuruluşundaki Yahudi paramiliter örgütlerin anti-sömürgeci şiddet, meşruiyet ve küresel siyasetle ilişkisini Fokus+ için inceledi.
Mehmet Özek
İsrail’in Kuruluş Şifreleri Rapoport’un ‘Dalga Teorisi' Ne Diyor

17.12.2025 - 17:07  |  Son Güncellenme:  19.12.2025 - 10:59

David C. Rapoport'un "dalga teorisi", tarihin tozlu sayfalarında kalmış gibi görünen terör hareketlerini anlamak için adeta bir anahtar sunuyor. Rapoport, modern siyasi şiddeti, belirli ideolojik ve tarihsel motifler etrafında kümelenen dört ana dalgaya ayırır: 1880'lerden 1920'lere uzanan anarşist dalga, 1920'lerden 1960'ların sonuna dek süren anti-sömürgeci dalga, 1960'lardan 1990'lara etki eden yeni sol dalga ve 1990'lardan itibaren yükselen dini/mezhepsel dalga. İsrail'in kuruluş dönemine damga vuran Haganah, Irgun ve Lehi gibi Yahudi paramiliter örgütleri, işte tam da bu ikinci dalganın –anti-sömürgeci dalganın– tipik ve son derece önemli temsilcileri olarak karşımıza çıkıyor. Peki, bu örgütler sadece yerel bir mücadelenin parçası mıydı, yoksa küresel bir tarihsel sürecin mi aktörleriydi? Rapoport’un teorisi, bize ikincisini işaret ediyor. 

Psikolojik harp ve hedef seçimi 

Haganah, Irgun ve Lehi, İngiliz Mandası'na karşı sadece silahla değil, algıyla ve psikolojiyle de savaştılar. Geleneksel gerilla taktiklerinin ötesine geçerek, psikolojik savaşı son derece sistemli ve bilinçli bir şekilde kullandılar. İlginç olan, doğrudan yüksek rütbeli İngiliz yetkililere veya merkezi karargâhlara saldırmak yerine, şehir güvenliğinin somut simgesi olan polis karakollarını, telgraf ofislerini ve yerel güvenlik birimlerini ana hedef haline getirmeleriydi. Bu bilinçli ve stratejik tercihin altında yatan iki temel amaç vardı: Birincisi, İngiliz sömürge yönetiminin gözü, kulağı ve kolu olan bu birimleri sistematik olarak yıpratmak ve işlevsiz kılmak. İkincisi ve daha önemlisi, İngilizlerin bu saldırılara karşı aşırı, orantısız ve kolektif cezalandırmaya varan sert tepkiler vermesini provoke etmekti. Amacı, Filistin'deki sessiz çoğunluğu, bu baskıcı tepkiler nedeniyle mandacı güçlerden soğutarak, ulusal harekete yönlendirmekti. Yani şiddet, sadece bir yıkım veya baskı aracı değil, aynı zamanda toplumsal psikolojiyi ve kamuoyunu dönüştüren, lehe çeviren bir araçtı.

"Terörist" mi, "özgürlük savaşçısı" mı? 

Rapoport'un altını çizdiği en can alıcı noktalardan biri, bu dönemde yaşanan derin tanım savaşıdır. Terörist kelimesi, özellikle Batı medyasında ve kamuoyunda o dönemde giderek olumsuz bir anlam yüklenmiş, siyasi bir lanet haline gelmişti. Bu zehirli etiketten kurtulmak, örgütler için hayati bir varoluş ve meşruiyet stratejisi haline geldi. Lehi (Stern Çetesi), amaç ve yöntemlerinde daha doktriner ve şeffaf kalarak, eylemlerini açıkça "terör" olarak adlandırmaya devam eden neredeyse tek yapıydı. Buna karşılık, Irgun'un lideri Menachem Begin, örgütü ve üyeleri için sistematik ve ısrarlı bir şekilde "özgürlük savaşçısı" (freedom fighter) kavramını öne çıkardı. Bu, sıradan bir retorik veya halkla ilişkiler hamlesi değildi. Uluslararası hukukun meşru müdafaa hakkı ve ulusların kendi kaderini tayin etme (self-determinasyon) ilkelerine dayanan, son derece sofistike ve kasıtlı bir meşruiyet inşası projesiydi. Begin'in bu söylemsel hamlesi, yalnızca yabancı hükümetleri ve kamuoylarını etkilemekle kalmadı, aynı zamanda kendi toplumu içindeki desteği de güçlendirdi. Bu taktik o kadar başarılı oldu ki, 20. yüzyılın ikinci yarısındaki neredeyse tüm bağımsızlık ve ayrılıkçı hareketler tarafından standart bir model olarak benimsendi. 

Diasporanın para, silah ve siyasi lobi gücü 

Anti-sömürgeci dalganın belki de en ayırt edici ve belirleyici özelliği, diasporanın ana vatandaki mücadeleye doğrudan, yoğun ve çok yönlü katılımıydı. İsrail'in kuruluş sürecinde, dünyanın dört bir yanındaki Yahudi diasporası sadece hayati fon ve silah teminiyle sınırlı kalmadı, aynı zamanda küresel ölçekte etkili bir siyasi lobi faaliyeti yürüttü. Özellikle Amerikan Yahudi toplumu, II. Dünya Savaşı sonrasında yükselen bir süper güç olan ABD'nin dış politikasını şekillendirmede kritik bir rol oynadı. Bu lobi faaliyeti, kongre üyeleri üzerindeki baskı, medya ilişkileri ve kamuoyu oluşturma kampanyalarıyla, bağımsızlık mücadelesine eşsiz bir diplomatik destek sağladı. Bu durum, bir silahlı hareketin yerel bir çatışmanın ötesine geçip küresel siyasette nasıl ağırlık koyabileceğinin, dış destek ağlarının ne kadar hayati olduğunun erken ve çarpıcı bir örneğidir. Konuyla ilgili daha derinlemesine bir analiz için daha önceden Fokus plus için kaleme aldığım, "İsrail Lobisinin ABD Dış Politikası Üzerindeki Belirleyici Etkisi" başlıklı yazıma göz atmanızı öneririm. 

Üçüncü dalgaya geçiş: FKÖ ve ironik tarih dersi 

Rapoport'un analizi, çatışmaların dinamik ve dönüşken doğasını göstermek için İsrail-Filistin meselesinin sonraki aşamalarına da ışık tutar. 1967 Altı Gün Savaşı'nın ardından, Filistin ulusal hareketi öncülüğünde yeni bir aşamaya girilir. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) liderliğindeki bu dönem, uçak kaçırma, rehin alma ve İsrail dışındaki hedeflere yönelik uluslararası saldırılarla karakterize edilir ve Rapoport'un "yeni sol terörizm" olarak adlandırdığı üçüncü dalgaya denk düşer. FKÖ'nün 1970'lerde ve 1980'lerde Lübnan'da kurduğu kamplar, dünyanın dört bir yanından gelen militan gruplar için bir eğitim merkezi işlevi gördü. Ancak Rapoport'un işaret ettiği en düşündürücü tarihsel gerçek şudur: FKÖ, 1990'larda Oslo Barış Süreci ile birlikte silahlı mücadeleden açıkça diplomatik ve siyasi müzakere alanına geçtiğinde, yani bir anlamda "terör kapasitesini" büyük ölçüde terk ettiğinde, uluslararası tanınırlık, meşruiyet ve sınırlı da olsa bir yönetim otoritesi gibi asıl siyasi hedeflerine çok daha fazla yaklaşmıştır. Bu ironik sonuç, şiddet stratejisinin uzun vadeli siyasi amaçlara ulaşmada içerdiği sınırları, çelişkileri ve hatta tuzağı tüm çıplaklığıyla ortaya koyan önemli bir gözlemdir. 

Sonuç 

Rapoport'un dalga teorisi, Haganah, Irgun ve Lehi gibi örgütlere ilişkin basit "terörist" veya "kahraman" etiketlerinin ötesine geçmemizi sağlıyor. Onları, 20. yüzyıl anti-sömürgeci dalgasının içinde şekillenmiş, bu dalganın taktik, söylem ve örgütlenme pratiklerine önemli katkılarda bulunmuş tarihsel aktörler olarak görüyoruz. Medyayı kullanma, anlamlı bir siyasi söylem inşa etme ve uluslararası kamuoyunu yönlendirme konusunda şaşırtıcı derecede modern ve sofistike bir yaklaşım sergilediler. Diasporayı etkin bir küresel güç çarpanına dönüştürmeyi başardılar. Bu tarihsel miras, sadece İsrail'in kuruluş hikâyesinin bir parçası değil; aynı zamanda devlet-dışı aktörlerin küresel siyasette nasıl alan açtığının, dış destek mekanizmalarının nasıl işletildiğinin ve nihayetinde "terörizm" ile "meşru direniş" arasındaki o ince, tartışmalı ve kaygan çizginin siyasi çıkarlar, güç dengeleri ve hakim anlatılar tarafından nasıl sürekli yeniden tanımlandığının ve çizildiğinin klasik bir örneğini oluşturur. Rapoport'un teorisi, bu karmaşık geçmişi, günümüzün çatışma dinamiklerini anlamak için vazgeçilmez bir strateji ve meşruiyet laboratuvarı olarak okumamıza imkân tanır. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.