İran'ın "Kontrollü Tırmanma" Stratejisi: Caydırıcılık ve Risk
19.06.2025 - 16:41 | Son Güncellenme: 19.06.2025 - 16:50
13 Haziran 2025'te İsrail, İran'ın nükleer altyapısını, önemli askeri varlıklarını ve üst düzey liderliğini hedef alan geniş çaplı ve önleyici bir hava saldırısı düzenledi. Bu operasyon, İran'ın uranyum zenginleştirme kapasitesinin (Natanz gibi) ve askeri altyapısının (Kirmanşah füze üssü gibi) önemli kısımlarını zayıflattı. Saldırılar sonucunda İran Genelkurmay Başkanı, devrim Muhafızları Ordusu Komutanı, diğer üst düzey subaylar ve nükleer alanda çalışan bilim insanları da dahil olmak üzere eşi benzeri görülmemiş kayıplar yaşandı. Bu durum, İran'ın komuta ve kontrol yapısına ciddi bir darbe vurulduğunu açıkça gösterdi. İran'ın misillemesi İsrail'de sınırlı bir hasara yol açsa da, İsrail ve müttefiklerinin hava savunma sistemlerinin ne kadar etkili olduğunu gözler önüne serdi.
İsrail'in "Yükselen Aslan" ya da “Şahlanan Aslan” adını verdiği operasyon, İran ile süregelen gölge savaşı (proxy war) evresini doğrudan bir çatışmaya dönüştüren kritik bir an olarak tarihe geçti. Bu operasyon, hem üst düzey komutanların hayatını kaybetmesi hem de İran'ın nükleer tesislerinin hedef alınmasıyla, her iki taraf için de geri çekilme ihtimalini zorlaştıran bir durum yarattı.
Orta Doğu’da gerilim artarken, İran dikkat çekici bir stratejik soğukkanlılık sergiliyor. Tahran yönetimi, doğrudan bir Amerikan müdahalesini tetikleyebilecek adımlardan özenle kaçınıyor. Şimdilik, Orta Doğu'daki Amerikan üslerine doğrudan saldırı veya küresel enerji piyasalarını altüst edecek Hürmüz Boğazı'nı tamamen kapatma gibi radikal hamleler masada görünmüyor. İran'ın bu tutumu, "kontrollü tırmanma"nın (controlled escalation) klasik bir örneğini oluşturuyor. Bu ihtiyatlı yaklaşım, kasıtlı bir caydırma politikasının parçası olarak değerlendiriliyor. İran, ABD'yi açık bir çatışmaya sürüklemek yerine, güçlü bir misilleme kapasitesini elinde tutarak Washington'u dengede tutmayı hedefleyen bir stratejik sabır planı yürütme çabasında.
Netanyahu’nun savaş stratejisi
Bu kritik süreçte, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun liderliği ve mevcut Siyonist politikaların genel yönelimi, birçok gözlemci tarafından bölgesel barış ve istikrar için ciddi bir endişe kaynağı olarak görülüyor. Netanyahu'nun savaşı tırmandırma (escalation) taktikleri ve söylemleri, krizin kontrollü bir şekilde yönetilmesini zorlaştırarak daha geniş bir savaş riskini artırıyor. Bu durumu, Netanyahu'nun savaşı tırmandırmayı siyasi bir tercih olarak kullandığını söylemek yanlış olmaz. Bazı ABD'li senatörlerin X platformlarından İsrail'e verdikleri destek ve uluslararası hukukun işlevsizliği, Orta Doğu’nun tam ölçekli bir savaşa sürüklenme riskini artırıyor. Ancak, itidal çağrısı yapan Amerikalı senatör Bernie Sanders'ın "başka bir Netanyahu savaşına sürüklenemeyiz" ifadeleri, savaşı tırmandırmanın gereksiz olduğunu ve Amerikan çıkarlarıyla uyuşmadığını gösteriyor.
İran'ın 13 Haziran 2025'te Tel Aviv'e düzenlediği füze saldırısının ardından, İsrail Kanal 12'nin "İsrail olarak İran'ın sivil bölgelerini hedef alarak cevap vereceğiz" haberi, İran'ın stratejik sabır eşiğini tüketebilir. Bu durum, Netanyahu'nun "aşırı misilleme" (overreaction) eğilimi nedeniyle kontrolsüz bir tırmanmaya yol açabilir ve İsrail altyapısına yönelik ağır bir saldırıyı tetikleyebilir.
Önceki bir İran saldırısında, İsrail'in fırlatılan füzelerin %99'unu engellediği belirtilmişti; buna rağmen İran'ın Tel Aviv'e yönelik saldırısında yüzlerce füze kullanması bazı kayıplara ve hasara neden oldu. Ayrıca, bölgedeki ABD hava savunma sistemleri de İran füzelerini düşürmeye yardımcı oldu. Bu, iki ülke arasındaki savunma yeteneklerinde önemli bir asimetri olduğunu ortaya koyuyor. İran güçlü bir füze cephaneliğine sahip olsa da, İsrail'in ABD desteğiyle güçlendirilmiş çok katmanlı hava savunması, İran saldırılarının etkisini azaltmada oldukça etkili görünüyor. Bu durum, İran'ın bir miktar hasar verebilse de, İsrail'in savunmasına karşı belirleyici askeri etkiler elde etmekte zorlandığını göstermesi açısından kritik öneme sahip. Bu asimetri, gelecekteki İran'ın stratejik düşüncesini etkileyebilir. Bu durum, İran'ı potansiyel olarak daha az geleneksel veya daha yıkıcı misilleme yollarına itebilir ya da tam tersine, birleşik bir İsrail-Batı savunmasına karşı konvansiyonel sınırlamalarını kabul etmelerine yol açabilir.
İsrail'in İran'a düzenlediği saldırının ardından "medeni dünyayı" kendisini desteklemeye çağırması dikkat çekti. Ancak, 60 binden fazla Gazzeli sivilin öldürülmesine sessiz kalan "barbar Batı"nın, medeni dünya temsilcisi olarak İsrail'i destekleyip desteklemeyeceği şu an için belirsizliğini koruyor.
Gözden Kaçmasın
Rus siyaset bilimci Alexander Dugin, X platformundaki paylaşımında İran'ın İsrail'e yönelik sembolik saldırılarının yetersiz kalacağını savundu. Dugin'e göre, İran'ın komuta kademesinin öldürülmesinin ardından, misilleme olarak Netanyahu, Smotrich veya Ben Gvir gibi isimlerin hedef alınması gerekiyor. Bu misillemelerle, Dugin İran’a "karşılıklılık" ilkesine göre hareket etmesini hatırlatıyor.
Öte yandan, geçmişte İran'dan doğrudan ve üst düzey bir misilleme gelmediği algısı nedeniyle, iki devlet arasında gizli bir anlaşma olduğuna dair yaygın bir kanaat de oluşuyor. Bu anlaşmanın, karşılıklı işbirliği temelinde bir çatışmaya dayandığı, yani belirli sınırların ötesinde tırmanmayı engelleyen zımni bir anlayış veya yazılı olmayan bir kural izlenimi verdiği düşünülüyor.
Savaş durdurulabilir mi?
Peki, bu savaş durdurulabilir mi? Mevcut tırmanışı sona erdirmek için üçüncü taraflar aracılığıyla bir "kaçış kapısı" inşa etmek hayati önem taşıyor. Ne yazık ki, Ukrayna savaşı nedeniyle yorgun düşen Rusya'nın bu süreçteki tepkisi ve etkisi yetersiz kalıyor. Çin ise, ABD ile devam eden Tayvan gerilimi ve yeni gümrük tarifelerinden kaynaklanan ticaret savaşları nedeniyle somut bir tepki veremedi. ABD, derin bir iç siyasi bölünmüşlük, artan sosyal huzursuzluklar ve eski Başkan Trump'ın miras bıraktığı aşırı kutuplaşmanın etkisi altında çalkantılı bir dönemden geçiyor. Rusya-Ukrayna savaşının devam ettiği bu hassas süreçte, yeni bir savaşa girmek ABD'yi daha da tehlikeli bir duruma sürükleyebilir.
Başkan Trump'ın "İran'a verilen 60 günlük sürenin dolduğu", "İsrail'in saldırısının mükemmel olduğu" ve "daha fazlasının geleceği" yönündeki açıklamaları, ABD dış politikasında Yahudi Lobisi'nin etkinliğini açıkça ortaya koyuyor. Hatta 15 Haziran'da önce "İsrail-İran'ı barıştıracağım" deyip, ardından "savaşa girebiliriz" açıklaması, Trump'ın savaşın durması ve barışın sağlanması konusunda tutarlı ve doğru kararlar alamayacağını gösteriyor.
Bu karmaşık durum, tek başına hiçbir devletin çözüm sağlayamayacağını gösteriyor. Dolayısıyla, Avrupa Birliği (AB) ve Birleşmiş Milletler'in (BM) koordineli diplomasisi şart. Ancak şu an için taraflar, "zaferle sonuçlanmayan bir barışı" kabul etmeye hazır görünmüyorlar. Diplomatik kanallar açık olsa da, kısa vadede askeri gelişmelerin yönü (cephedeki denge, Batı desteğinin sürekliliği) belirleyici olacaktır.
Eğer Çin ve Rusya gibi aktörler bu sürece İran'ın tarafında dâhil olursa, Orta Doğu karşılıklı yıkımın eşiğindeki bir satranç tahtasından farksız bir senaryoyla karşılaşacaktır. Bu nedenle, bölgesel istikrar için uluslararası iş birliği ve diplomatik çabaların hızla artırılması büyük önem taşıyor.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.