İran'dan Katar'a Orta Doğu’da Yeni Çatışma Dalgası   

Gazeteci Ali Çabuk, İsrail’in 7 Ekim 2023 sonrası artan saldırılarıyla başlayan ve İran-İsrail savaşıyla derinleşen süreçte, Körfez’den Türkiye’ye kadar Orta Doğu’nun güvenlik dengelerinin Fokus+ için inceledi. 
Ali Çabuk
İran'dan Katar'a Orta Doğu’da Yeni Çatışma Dalgası   

15.09.2025 - 15:22  |  Son Güncellenme:  15.09.2025 - 15:26

11 Eylül 2001’de New York’taki ikiz kulelere yönelik düzenlenen terör saldırılarının ardından “Orta Doğu artık eskisi gibi olmayacak” denilmiş ve bu söylem Afganistan ile Irak’ın işgaliyle sonuçlanmıştı. Benzer biçimde, 2011 Arap Baharı süreci de bölgenin geri dönülmez biçimde değişeceği tartışmalarıyla anılmıştı. 7 Ekim 2023’te gerçekleşen “Aksa Tufanı” operasyonu sonrasında da aynı söylem yeniden gündeme gelmiş ve Orta Doğu’nun bir daha eskisi gibi olmayacağı üzerinde durulmuştu. Bu sürecin etkileri ise halen devam etmekte. İsrail, ABD’nin askeri, siyasi ve savunma desteğini arkasına alarak bölgede yeni bir güç dengesi tesis etmeye çalışmakta ve bu doğrultuda 1 yıl içerisinde yedi farklı ülkeye yönelik saldırılar gerçekleştirmiştir.  

İsrail, geçtiğimiz günlerde Katar’ın başkenti Doha’da Hamas liderlerini hedef alan “başarısız” saldırısıyla, tehdit algısının ne kadar genişlediğini ve askeri gerilimi Körfez başta olmak üzere başka ülkelere de taşıyabileceğini ortaya koydu. İsrail ilk kez bir Körfez ülkesini hedef alarak karşısında caydırıcı güç istemediğini gösterdi. ABD yönetimi ise, İsrail’in savaş denklemini korumak hatta gerektiğinde koordine etmek adına müttefiklerini “kurban” edebileceğini kanıtladı. Saldırı, İsrail'in stratejisinde, davranışlarında ve askeri kurallarında, daha önce kısıtlayıcı olan coğrafi sınırların ötesine geçen bir değişimi işaret ediyor. Bu eylem, net bir mesaj veriyor: stratejik bir hedef tespit edildiğinde hiçbir bölge İsrail'in eylemlerinden muaf değil. Öte yandan, İsrail’in bölge genelindeki askeri eylemlerinin ABD ile stratejik uyum ve bir operasyonel eşgüdüm içinde oluşu, bölgedeki askeri ve siyasi güç dengesinin İsrail lehine yeniden şekillendirildiğini göstermekte.    

Katar’a yönelik saldırı, yalnızca bu ülkeyi değil tüm Körfez’i risk altına soktu. Güvenlik algısında oluşan bu kırılma, bölgedeki diğer ülkelerde de derinleşiyor. Körfez ülkeleri uzun süredir ABD ile petrol, dolar ve güvenlik üçgeni üzerine kurulu bir ortaklığın kendilerine koruma sağladığına inanmaktaydı. Bu ortaklık, İran tehdidi üzerinden inşa edilen bir güvenlik mimarisi ile meşrulaştırılmıştı. Ancak İsrail’in saldırısı, İran faktörünü ikinci plana itmiş, Körfez ülkelerinin Rusya ve Çin’e yönelmesi ya da yeni güvenlik arayışlarına girme ihtimalini güçlendirmiştir.  

İsrail’in Suriye, Irak, İran ve Körfez bölgesinde çeşitli ülkelerin hava sahalarını herhangi bir engelle karşılaşmadan kullanabilmesi ve bu bölgelerde rahatlıkla saldırılar gerçekleştirmesi, Ankara tarafından da dikkatle izlenen kritik bir gelişmeye işaret etmektedir. Katar saldırısının ardından bazı Arap basın organları ile İsrail medyasında Türkiye’yi hedef alan haberlerin paylaşılması ve İsrail bağlantılı sosyal medya hesaplarından “sıradaki hedef Türkiye” yönündeki mesajların verilmesi, Türkiye’ye karşı bir kamuoyu oluşturma çabasını ve tehdit algısını yükseltmeyi amaçlamakta.   

Orta Doğu haritası. 

Orta Doğu’nun kırılma noktası: İran-İsrail Savaşı   

Orta Doğu’da askeri gerilim eşiğinin aşıldığını gösteren İran-İsrail arasındaki 12 günlük savaş oldu. İran, İsrail’in kendisine doğrudan saldırmaya cesaret edemeyeceğini, ABD’nin böyle bir riski göze almayacağını ve 7 Ekim Aksa Tufanı operasyonunun sonuçlarının sınırlı kalacağını düşünüyordu. Ancak iki yıl içinde savaş, Tahran’ın kapısına dayandı. İsrail'in Orta Doğu'da askeri gerilimi artırma çabaları ve bölgesel güçlere yönelik tehdit algısı, 13-24 Haziran arasında yaşanan İran-İsrail savaşının yeniden değerlendirmesini zorunlu kılmıştır.  

7 Ekim sonrası Lübnan, Suriye ve Yemen'de yaşanan radikal gelişmeler ve İran'ın bu gelişmeler karşısında izlediği "gereksiz gerilim azaltma" çabaları ve ABD'nin zorlayıcı diplomasi ile başlattığı nükleer müzakerelerin içeriği ve şekli savaşın kapıda olduğu izlenimini veriyordu. Nitekim öyle oldu ve 13 Haziran gecesi İsrail’in İran’a yönelik saldırıları başladı. Bu savaş, her şeyden önce istihbarat temelli bir süreç olarak başladı ve ardından askeri boyut kazandı. İsrail ilk dalgada, İran Genelkurmay Başkanı’nı, Devrim Muhafızları komutanlarını ve nükleer bilim insanlarını hedef aldı. Daha sonra ortaya çıkan bilgilere göre Ulusal Güvenlik Konseyi toplantısı da hedeflenmişti. Bu saldırılar başarılı olsaydı, sadece askeri kadro değil, devletin tüm yönetim mekanizması bir gecede yok edilebilirdi. İsrail’in saldırılarının kapsamı ve içeriği, rejim değişikliğini hedeflediğini de açıkça gösterdi.  

İran-İsrail arasındaki 12 günlük savaşta istihbarat, algı yönetimi ve diplomatik illüzyonlar sürecin temelini oluşturdu. İsrail’in kurduğu savaş denkleminde “müzakere” ve “diplomasi” aslında birer aldatmaca ve tuzak olarak öne çıktı. Gazze’de ateşkes önerisini görüşmek üzere Doha’da toplanan Hamas liderlerinin hedef alınması da bunun başka bir yansımasıydı. İran’a savaş da benzer biçimde, ABD ile yürütülen nükleer müzakereler sürecinde dayatıldı. Tahran yönetimi, ABD Başkanı Donald Trump’ı masada tutabileceğini, diplomasiyle savaşı engelleyebileceğini ve İsrail’in sahasında oyun oynamaması gerektiğini düşünüyordu. Ancak Trump’ın basit gibi görünen, fakat tehlikeli ölçüde pragmatik bir karaktere sahip olduğu, stratejik düşüncesinin karmaşık ama taktiklerinin son derece sade olduğu görüldü. Kolay bir zafer fırsatı gördüğünde tereddüt etmeyeceğini gösterdi. Tel Aviv’den kalkan savaş treni, Lübnan, Suriye ve Yemen üzerinden ilerleyerek bir yıl içinde İran’a ulaştı. Bu, göz göre göre gelen ve 15 yıllık stratejik sabrın ürünü olan bir savaştı. Bu nedenle sonuçlarını ve etkilerini yalnızca 12 güne sığdırmak mümkün değil.  

Savaş sonrası şekillenen İran   

İran’a dayatılan bu savaş, Tahran’daki karar alma mekanizmalarında etkili olan farklı ekollerin güç dengelerini de değiştirdi. Savaş sonrasında İran’ın nasıl bir yönelim sergileyeceği bu açıdan kritik. İran’da karar alma süreçleri farklı ekol veya siyasi grupların taşıdığı söylemlerin bir bütününü oluşturmakta. Bu da dış politikanın neden zaman zaman çelişkili, öngörülemez ve reaksiyoner olduğunu açıklıyor. İsrail bağlamındaki gelişmelerin İran’da nasıl yankı bulacağı da, hangi ekolün o anda etkili olduğuna göre değişebiliyor. Savaş sonrası dönemde, İsrail’le stratejik rekabeti reddeden, savaş tehdidini “blöf” veya “tuzak” olarak gören, stratejik sabrı savunan ve diplomasiyi tek yol olarak önceleyen söylemler zayıfladı. Buna karşılık, bölgesel dış politikada temkinli diplomasi, stratejik denge, bölgesel işbirliği, ABD karşısında sınırlı kabiliyeti kabul etme ve içe dönük politikaları savunan söylemler güç kazandı. Ancak bu eğilimlerin birbirleriyle rekabet halinde olduğunu da unutmamak gerekir. Bu rekabetin neden olduğu sistemsel yavaşlama veya felç durumuna karşı karar alma sürecini tekelleştirmeyi ve koordinasyonu artırmayı hedefleyen Savunma Konseyi kuruldu. Konsey özellikle kriz durumlarında tek merkezden emir komuta oluşturmayı hedefliyor. Bugün ise İran, küresel güç mücadelesini kabul ederek Rusya ve Çin’i stratejik denge unsuru olarak konumlandırmakta, aynı zamanda iç cepheyi güçlendirmeye öncelik vermektedir. Öte yandan Avrupa ile de temkinli bir diplomasi yürütmeye çalışıyor.   


Gelinen noktada İran açısından diplomasi; savaş öncesi savaş, savaşın kendisi ve savaş sonrası savaş şeklinde tezahür etti. İsrail ile askeri gerilim sona ermiş değil, adı konulmamış bir ateşkes her an bozulabilir. Yaklaşan kritik tarih ise 28 Eylül. Bu tarihe kadar Tahran yönetimi, üç Avrupa ülkesi ve Uluslararası Atom Ajansı ile İsrail’i tatmin edecek bir anlaşmaya varamazsa, İran için savaş çanları yeniden çalmaya başlayacak. Askeri ve ekonomik kuşatmaya BM yaptırımlarının eklenmesiyle diplomatik baskının da devreye girmesi uzak bir ihtimal değil. Tetik mekanizmasının İran üzerindeki etkisi ekonomik boyuttan çok siyasi alanda hissedilecektir. 10 Eylül tarihinde Kahire’de Uluslararası Atom Ajansı ile varılan ön anlaşma, ABD ve Avrupa’yı ikna etmeye yetmedi. Savaş sonrası İran meclisinin, Ajans ile işbirliğini askıya alması ve denetçilere yasak getirmesi de diplomasiyi zorlaştırıyor. Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi, yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum stoklarının, ABD ve İsrail’in hedef aldığı nükleer tesislerin enkazı altında bulunduğunu açıkladı. Bir anlamda adres gösterse de, stoklara ulaşmanın mümkün olmadığını belirtti.  Avrupa ile yürütülen müzakerelerde ise henüz ilerleme sağlanabilmiş değil. Ayrıca görüşmelere İran’ın füze programı da eklenebilir.   

Bölgedeki tüm göstergeler İran-İsrail geriliminin önümüzdeki aylarda devam edeceğini ve bu gerilimin yeni bir çatışmaya dönme ihtimalinin güçlü olduğunu gösteriyor. İsrail'in bölgesel tehdit algısını İran dışı aktörlere de yansıtması ve savaşı genişletebileceği mesajı, İran ile yaşanan yeni bir çatışmanın bölge ülkelerini de doğrudan ekileceğini göstermekte. Öte yandan İsrail’in, ABD’den aldığı onay veya yeşil ışık doğrultusunda giderek daha pervasız bir tutum sergilemesi, bölge ülkelerini ABD ile ilişkilerini yeniden değerlendirmeye zorluyor.  

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.