İran-İsrail Savaşında ABD, Çin, Rusya ve Körfez'in Pozisyonu Ne?

ABD'nin doğrudan müdahalesiyle yeni bir boyut kazanan savaş, çok kutuplu dünya tartışmalarını sarsarken, bölgesel ve küresel aktörlerin nerede durduğu ise belirsizliğini koruyor. Peki ya yeni dengelerle kimler güç kazanacak, kimler etki alanını yitirecek? İşte detaylar…
23MANS_WEB_-_İran-İsrail_Savaşında_ABD,_Çin,_Rusya_ve_Körfez_in_Pozisyonu_Ne__-_Yunus_Arslan.jpg

23.06.2025 - 17:20  |  Son Güncellenme:  27.08.2025 - 11:57

İran-İsrail savaşının 10. günündeyiz. Bu süreçte şüphesiz herkesin, özellikle İsrail’in yoğun çabalarıyla beklediği ABD müdahalesiyle savaş yeni bir boyut kazandı. "Amerikan halkının vergileriyle finanse edilen üçüncü ülkelerdeki savaşları bitirme" vaadiyle iktidara gelen Trump, Rusya-Ukrayna savaşında herhangi bir gelişme kaydedemediği tartışma konusuyken, İran-İsrail savaşını gönülsüzce başlatması dikkat çekti. ABD’nin kıtalar aşarak gelen uçaklarıyla doğrudan müdahalesi, Orta Doğu’da uzun sürecek bir kaosu başlattı. 

Çok kutuplu dünya tartışmalarının sarsılması 

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping

Trump’ın iktidara gelmesiyle en önemli gündemi Çin ile gerçekleştirdiği ticaret savaşlarıydı. Bu nedenle ABD’nin kendi içine kapanması ve dünyanın polisi olma iddiasından vazgeçtiği düşünülmeye başlandı. Özellikle Avrupa Birliği ve dünyanın geri kalanı kendi güvenlik politikalarını gözden geçirdi. Bu sırada ABD’nin, Rusya-Ukrayna savaşında değerli madenleri ele geçirme gayesi dışında dünyadan başka bir beklentisi olmadığı sanıldı. Haliyle çok kutuplu dünya tartışmaları da arttı.  

Ülkeler öncelikle kendi güvenliklerini sağlamaya ve ardından etki alanlarındaki bölgelerde nüfuzlarını artırmaya yöneldi. Ancak gelinen noktada, Kasım 2024’te Suriye’deki Beşar Esad rejiminin yıkılmasında ABD’nin bilgisi olduğu anlaşıldı. Aynı şekilde İran-İsrail savaşının öncesinde de ABD’nin bilgisi olduğu ve süreci yoğun bir şekilde takip ettiği ortaya çıktı. Son olarak ABD’nin doğrudan müdahalesi ile "üçüncü ülkelerdeki savaşları bitirme" vaadinin yerini savaş başlatmaya devam eden bir ABD aldı. Değişen tek şey, sanki söylem! 

İran-İsrail savaşının başlamasıyla, çok kutuplu dünya tartışmaları yerini Rusya, Çin ve ABD gibi küresel aktörlerin ne diyeceği ve ne yapacağı merakına bıraktı. Bir yandan da iki ülkenin arkasında kimlerin nasıl konumlanacağı merak konusuydu. Rusya ve Çin, İran’ın ne kadar arkasında duracak? Gerektiğinde askeri müdahale söz konusu olabilir mi? Körfez ülkeleri için asıl tehlike daha güçsüz bir İran mı yoksa daha büyük bir tehdit olan güçlü bir İsrail mi? Gelin birlikte, geçtiğimiz 10 gün içinde İran-İsrail savaşında Körfez ülkeleri, Rusya, Çin ve ABD’nin nasıl konumlandığına dair uzmanların değerlendirmelerini inceleyelim. 

ABD’nin İran politikası 

ABD’nin savaşa müdahil olmamaya yönelik tutumuna rağmen, misafir ettiği Pehlevi Hanedanı’nın prensi üzerinden İran’da bir rejim değişikliği söylemini öne çıkardı. Öte yandan, halihazırda İran ve ABD arasında devam eden nükleer görüşmelerde savaş, masaya dönüldüğünde ABD’nin elini güçlendirecek bir fırsat olarak görülüyordu. İran-ABD ilişkilerinin çatışmalı arka planına değinen Orta Doğu Araştırmacısı Dr. Mehmet Akif Koç, ABD’nin İran’a yönelik politikasını doğru bir şekilde değerlendirmek için dört temel noktaya dikkat çekiyor

  1. ABD’nin Irak ve Afganistan’daki politikaları başarısız oldu ve üstüne İran’ı güçlendiren bir şekilde çekildi.
  2. İran’ın 1,7 milyon km² yüzölçümü ve muhafazakâr çoğunluklu 100 milyona ulaşan nüfusu göz önüne alındığında bir kara operasyonu çok ağır bir maliyet getirecektir.
  3. Mevcut rejimin düşürülmesi halinde hem Şii hem de Sünni aşırılıkçı unsurların silahlı şekilde sahaya çıkması, Irak’ta ABD işgali sonrasında yaşanandan çok daha kanlı bir bölgesel savaşa yol açabilir.
  4. ABD, İran’da rejim değişikliğinden ziyade, Devrim Muhafızları Ordusu ve Ayetullah Hamaney çevresinde kümelenen şahin kanadın tasfiyesini hedefliyor. Trump ve ABD açısından İran’daki mollaların milenyarist ve mesiyanik tasavvurları büyük bir tehdit oluşturmuyor; tıpkı Suudi Arabistan ve Katar’daki Amerikan karşıtı ulemanın bir tehdit oluşturmaması gibi. Baskı arttıkça İran’daki ılımlı kanadın elinin güçleneceği öngörülüyor. 

ABD’nin İran’a yönelik doğrudan bir operasyonu olsa da bu yalnızca havadan gerçekleşen bir operasyondu. Ayrıca hem Irak ve Afganistan tecrübeleri, hem “üçüncü ülkelerdeki savaşları bitirme” vaadi, hem de nükleer anlaşmaların belirsizliği göz önüne alındığında bir rejim değişikliği söz konusu olabilmesi için ABD’nin İran’a yönelik tutumu, İran içindeki tepkilere ve yönelimlere göre şekillenebilir. Öte yandan, İsrail’in ABD’den beklentileri de oldukça önemli. Ne de olsa ABD müdahalesinin, İsrail’in yoğun çabalarıyla gerçekleştiği düşünülüyor. 

Çin’in sessizliği 

ABD’nin dünya için hâlâ en önemli aktör olduğu bir kez daha görüldü. Bu noktada teknolojik ve ekonomik açıdan en büyük rakibi Çin’in İran-İsrail savaşındaki tutumu da dünyadaki etkisinin geleceğini belirleyecek bir unsur. Ancak bu “alternatif güç”ün önündeki en büyük sorun, “barışçıl arabulucu” tutumu sebebiyle kendi nüfuz alanı dışında bir yere doğrudan askeri müdahale etmesi. Çünkü Pekin’in yıllardır özenle savunduğu “iç işlerine karışmama” (non-intervention) ilkesi sebebiyle İran’da bir rejim değişikliği söz konusu olsa bile müdahale etmemesine yol açabilir. Öte yandan, Çin’in Orta Asya’daki nüfuz alanını genişletmesi en öncelikli gündemi. Ancak İran, Çin için ticari açıdan önemli bir partner. Yine de savaş başladığından beri itidal çağrısı dışında bir söylem ve eylemde bulunmayan Çin’in İran’a yönelik tutumunu Dr. Nurettin Akçay şu sözlerle değerlendiriyor: 
“Çin, bölgesel savaşa dâhil olmayarak kısa vadeli zarardan kaçınabilir ancak uzun vadede çekim merkezi olma iddiasını, diplomatik ağırlığını ve 'alternatif güç' algısını kaybedebilir. İran bu savaştan zayıf çıkarsa bu yalnızca Tahran’ın değil, Pekin’in de jeopolitik mağlubiyeti olur. Bu nedenle Çin’in sessizliği, bir strateji olduğu kadar büyük güç sorumluluğunun taşınamadığı bir yükün itirafı olarak da okunabilir.” 

Çin’in kendi ticari ve bölgesel gündemi gibi Rusya’nın da Ukrayna ile devam eden savaşı sebebiyle İran’a yönelik destekleyici bir tavrı olmadığı öne çıkan bir söylem. Öte yandan, Rusya-İran arasında 17 Ocak 2025 tarihinde imzalanan stratejik ortaklık anlaşması sebebiyle İran’ın Rusya’dan bir destek beklediği düşünülüyor. Ancak Putin’in bu konuda tavrı İran tarafını memnun etmiyor. 18 Haziran 2025 tarihinde, dünyanın önde gelen haber ajanslarının yöneticilerinin sorularını yanıtlayan Putin, Rusya’nın İran’a İsrail saldırılarına karşı kendini savunması için modern silahlar sağlamaya hazır olup olmadığı sorusuna, ocak ayında Tahran ile imzalanan stratejik ortaklık anlaşmasının askeri iş birliğini öngörmediğini söyledi.  

Prof. Dr. Salih Yılmaz, Rusya’nın İran’a yönelik politikalarını değerlendirdiği yazısında, anlaşma kapsamında Rusya’nın İran’dan aldığı İHA’lar karşılığında İran’a nükleer teknoloji desteği verdiğine dikkat çekiyor. Haliyle, Rusya’nın askeri desteğini bekleyen İran, nükleer tesislerde çalışan Rus görevlilerin can güvenliğini önceleyen Rusya’nın, İsrail ile yaptığı anlaşma sebebiyle yalnız bırakılıyor. Savaşın 10. gününde Kremlin Sözcüsü Peskov’un “Her şey İran’ın neye ihtiyacı olduğuna bağlı. Arabuluculuk önerdik. Bu da bir tür destek. Ama ileride her şey İran’ın neye ihtiyacı olacağına bağlı olacak.” açıklaması, askeri bir desteğin henüz masada olmadığını gösteriyor. 

ABD’nin dünyadaki etkisini sürdürmesi açısından hem Rusya’nın hem de Çin’in İran’a yönelik tutumu, aynı zamanda ABD’nin bu iki ülkeyle olan ilişkilerini de şekillendirecek. Haliyle yine çok kutuplu dünya mı yoksa ABD’nin hâkim olduğu bir dünya mı öne çıkacak sorusu gündeme geliyor. Bu küresel hesaplaşma içinde bir diğer kritik denge ise Körfez ülkelerinde şekilleniyor. Körfez ülkelerinin İran ve İsrail’e bakışı, savaşın seyrinde ve bölgenin geleceğinde etkili olacak. 

İran füzesi

Güçlü bir İran, Körfez ülkeleri için bir tehdit olarak görülüyordu. Ancak İsrail, Gazze’de sürdürdüğü soykırım ve artan gücü sebebiyle zaten Körfez ülkeleri tarafından daha büyük bir tehdit olarak algılanmaya başladı. Gazeteci Feyza Gümüşlüoğlu’nun belirttiğine göre, “7 Ekim sonrasında yaşanan ikilem, 13 Haziran sonrası kendini çok daha güçlü bir şekilde tekrar hissettiriyor: İsrail, yeni askeri hegemonik güç olarak hiç olmadığı kadar bölgeyi domine etme konumunda. Bombalarla hizaya sokulmaya çalışılan İran ise kaybedecek bir şeyi kalmazsa çok daha tehlikeli olabilir. Körfez için diyalog halindeki zayıf bir İran, kaybedecek bir şeyi kalmamış, marjinalize olmuş ve bu nedenle her şeyi yapabilecek bir İran’dan çok daha iyi.” Öte yandan, asıl tehlikenin İsrail olduğuna dikkat çeken Gümüşlüoğlu, “Bölgeyi istediği gibi dizayn edecek ve ABD’nin dahi söz geçiremeyeceği -hatta cesaretlendireceği- bir İsrail de kimsenin hayrına olmayacak.” diyor. 

İran-İsrail savaşının ilerleyen günlerinde bölgesel ve küresel aktörlerin tutumlarının nasıl şekilleneceği merak konusu. 10 günlük süreçte, aktörlerin pozisyonları yeni tartışmaları da beraberinde getirdi. Öte yandan, bütün bu yaşananlar, dünyanın çok kutuplu bir yapıya evrildiğine yönelik tartışmaları da bir süreliğine rafa kaldıracak gibi görünüyor.