İran-ABD Müzakerelerinin Yeni Boyutu: Stratejik Doğrulama

Gazeteci Ahmet Dursun; ABD ve İran arasında yürütülen müzakereleri, tarafların güven sınavını ve kriz başlıkları üzerinden şekillenen yeni stratejik doğrulama sürecini Fokus+ için kaleme aldı.
iran-abd-muzakerelerinin-yeni-boyutu-stratejik-dogrulama.jpg

09.06.2026 - 15:48  |  Son Güncellenme:  09.06.2026 - 18:07

İran’ın, ABD’yi Lübnan, Hürmüz Boğazı ve dondurulmuş varlıklar gibi kritik başlıklar üzerinden sınadığı müzakere süreci, hâlihazırda klasik diplomatik pazarlık çerçevesinin ötesine geçerek çok katmanlı bir kriz yönetimi ve stratejik doğrulama alanına dönüşürken taraflar birbirlerinin sahadaki davranış kapasitesini ve siyasi dayanıklılığını sürekli test ediyor. 

İran-ABD arasında Pakistan aracılığıyla yürütülen müzakere süreci, tarafların birbirlerinin niyet ve kapasitesini ölçtüğü sürekli bir güven sınavı hâline gelmiş durumda. Bu sınavın temel sorusu ise İran açısından oldukça basit ama aynı zamanda çözülmesi de zor. İran, bu sınamalarla "ABD sadece anlaşma yapabilir mi, yoksa yaptığı anlaşmayı siyasi değişimlere ve bölgesel baskılara rağmen sürdürebilir mi?" sorusuna cevap arıyor ve şu ana kadar ABD tarafından verilen sinyaller ve İranlı yetkililerin tepkileri bu eşiğin henüz aşılmadığını gösteriyor. 

Tam da bu güvensizlik ortamı nedeniyle Pakistan kanalıyla yürütülen temaslarda İran, geleneksel diplomasi yöntemlerini bir kenara bırakarak daha ihtiyatlı bir zemin aramaya yöneliyor. 

İran, ABD ile kapsamlı anlaşma için "aşamalı doğrulama stratejisi" uygulamaya çalışıyor 

Bu çerçevede İran’ın yaklaşımı özellikle dikkati çekici. Tahran, ABD ile tek seferde kapsamlı ve bağlayıcı bir anlaşma yapma fikrinden ziyade, adım adım ilerleyen, her aşaması doğrulanabilir küçük eşiklerden oluşan bir yapı kurmuş görünüyor. Bu yapı içinde her talep, bir sonuç üretmekten önce karşı tarafın davranışını ölçme işlevi görüyor. İranlı yetkililer, açıklamalarında sıklıkla bu "güven inşa etme" yöntemine işaret ediyor.  

Muhammed Bakır Kalibaf

İran Meclis Başkanı ve ABD ile müzakere heyetinin başkanı Muhammed Bakır Kalibaf'ın, "ABD ile müzakere sürecinde anlaşma için sözlü garantilere güvenmediklerini ve karşı taraf sözlerini yerine getirmeden herhangi bir adım atmayacaklarını" belirttiği 29 Mayıs tarihli açıklaması da buna vurgu yapıyor.  

Bu nedenle hem İran hem de ABD medyasında bir kısmının yayımlandığı taslak anlaşma metninde yer aldığı iddia edilen üç ana başlık; Lübnan, Hürmüz Boğazı ve dondurulmuş varlıklar ile yaptırımlar başlıkları yalnızca birbirinden bağımsız politik talepler değil, bu yöntemin kilit zincirleri olarak okunuyor. 

İran, Lübnan'da ABD'nin İsrail'i kontrol gücünü ölçüyor 

En güncel gelişmeler, özellikle Lübnan cephesindeki çatışmaların yeniden tırmanmasıyla birlikte bu testlerin sahadaki karşılığını daha görünür hâle getirmiş durumda. Son günlerde İsrail’in Beyrut çevresine yönelik hava saldırılarına İran’ın doğrudan füze saldırılarıyla karşılık vermesi, diplomatik sürecin zaten kırılgan olan zeminini daha da gerdi. ABD Başkanı Donald Trump’ın hem İsrail’e saldırılardan kaçınma çağrıları yaptığı hem de İran ile yürütülen müzakere sürecinin devam ettiğini vurguladığı görüldü. Buna rağmen bu süreçte Trump'ın İsrail'i dizginleyemediği de görüldü.  

Dolayısıyla İran açısından Lübnan cephesinde yaşanan son gelişmeler yalnızca bir ateşkes meselesi değil, aynı zamanda ABD'nin İsrail üzerindeki gerçek nüfuzunun test edildiği bir alan olarak değerlendiriliyor. İsrail'in Lübnan'da ve bölgesel ölçekte askerî saldırılarını sürdürmesi, buna karşılık Washington'dan gelen "itidal" çağrılarının sahada somut bir sonuç üretmemesi, Tahran'da ABD'nin müttefiklerini ne ölçüde yönlendirebildiğine ilişkin soru işaretlerini artırıyor. 

Bu noktada İran muhtemel bir ABD-İran anlaşmasının önündeki İsrail engelini Washington'un kısıtlayıp kısıtlamayacağını görmek istiyor. İran, İsrail'in bölgedeki güvenlik yaklaşımının İran'ın askerî, ekonomik ve teknolojik kapasitesinin sınırlandırılmasına dayandığını biliyor. İsrail açısından güçlü ve yaptırımlardan kurtulmuş bir İran'ın uzun vadede bölgesel güç dengelerini kendi aleyhine değiştirebileceği endişesi öne çıkarken, İran tarafı da bu nedenle Tel Aviv'in diplomatik süreçleri zorlaştırabilecek adımlar atabileceğine inanıyor. Lübnan'da yaşanan gerilimler ve İsrail'in askerî saldırılarını sürdürmesi de Tahran'da bu bakış açısıyla okunuyor. 

Eğer Washington, İsrail'in bölgesel gerilimi artıran adımlarını engelleyemiyor veya kendi diplomatik hedefleri doğrultusunda davranış değişikliği sağlayamıyorsa İran açısından bu durum gelecekte yapılabilecek daha kapsamlı anlaşmaların uygulanabilirliği konusunda ciddi soru işaretleri doğuruyor. Bu nedenle Lübnan'daki gelişmeler, sadece bir güvenlik meselesi değil, ABD'nin bölgesel taahhütlerinin güvenilirliğini ve İsrail üzerindeki etkisinin sınırlarını ölçen kritik bir sınama niteliği taşıyor İran tarafında.  

Egemenlik dayatması ile güç diplomasisi arasında İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki yeni yönetim modeli 

İkinci kritik başlık olan Hürmüz Boğazı ise hem ekonomik hem de jeopolitik açıdan çok daha karmaşık bir test alanı oluşturuyor. Burada tartışılan "geçiş ücreti" ya da İran'ın deyimiyle "güvenlik hizmeti ücreti" konusu, yüzeyde teknik bir düzenleme gibi görünse de aslında çok katmanlı bir stratejik mesaj taşıyor. İran bu başlık üzerinden doğrudan gelir elde etmenin de ötesinde kendi egemenlik iddiasının uluslararası sistem tarafından ne ölçüde kabul edilebilir olduğunu ölçüyor. 

Hürmüz Boğazı, dünya enerji taşımacılığının en kritik geçiş noktalarından biri olduğu için burada yapılacak en küçük değişiklik bile küresel piyasalar üzerinde büyük etki oluşturuyor. İran’ın önerdiği geçiş ücreti fikri bu nedenle ekonomik bir araçtan çok politik bir sınama mekanizması olarak işliyor. ABD’nin bu tür bir düzenlemeye yaklaşımı, Washington’un klasik anlayışını esnetip esnetemediğinin göstergesi olarak okunuyor İran açısından. 

Bununla birlikte bu testin bir diğer boyutu ABD iç siyasetiyle ilgili. Böyle bir düzenlemenin Kongre, kamuoyu ve enerji piyasaları üzerinde oluşturacağı baskı, Washington’un yalnızca dış politikada değil, iç politik dayanıklılık açısından da sınanmasına yol açıyor. İran açısından kritik olan soru da "ABD anlaşmayı imzaladıktan sonra kendi siyasi sistemi içinde sürdürebilir mi?" şeklinde ortaya çıkıyor. 

Bu soru, Hürmüz sınamasının da temelini oluşturuyor çünkü İran’ın bakış açısında uluslararası anlaşmaların en zayıf halkası genellikle uygulama aşaması ve iç siyasi gelişmeler ve kaygılardan kaynaklı geri adımlar oluyor. Bu nedenle Hürmüz Boğazı dosyası, İran için yalnızca deniz ticaretiyle ilgili bir konu değil, aynı zamanda ABD’nin siyasi sisteminin dış politika üretme kapasitesinin dayanıklılık testi olarak görülüyor. 

Dondurulmuş varlıklar ve yaptırımların hafifletilmesi konusu görüşmelerin kilit noktası 

Üçüncü ve belki de en teknik görünen başlık ise dondurulmuş İran varlıkları ve yaptırımlar meselesi. İran yine burada ABD yönetiminin, gerçekten yaptırımları gevşetme kapasitesine ve iradesine sahip olup olmadığını görmek istiyor. 

Dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması, teknik olarak bankacılık sistemi, uluslararası ödeme ağları ve ABD Hazine Bakanlığının yaptırım lisans mekanizmaları üzerinden yürütülmek zorunda. Bu nedenle mesele yalnızca siyasi bir karar değil, aynı zamanda karmaşık bir süreç. Çünkü Trump'ın 2018'de nükleer anlaşmadan tek taraflı çekilmesinden bu yana İran'a getirilen tarihin en ağır ve kapsamlı yaptırımları, yaptırımların kaldırılması sürecini karmaşıklaştırıyor. 

İran, muhtemel anlaşmada özellikle nükleer konudaki taahhütlerine yönelik herhangi bir adım atmadan önce ABD'nin sözlerini değil, eylemlerini görmek istiyor. Bu eylemleri görürse bu durum daha geniş yaptırım kaldırma sürecinin de gerçek olabileceğine dair güçlü bir sinyal anlamına gelecek İran için. 

Bu sınamanın daha derin boyutu ise emsal oluşturma etkisi. Bir kez dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması mümkün hâle gelirse bu durum gelecekte daha geniş finansal açılımların önünü açabilir. Bu nedenle İran açısından bu başlık, sadece bugünü değil, gelecekteki ekonomik ilişkilerin yapısını da belirleyen kritik bir eşik olarak görülüyor. İran lideri Ayetullah Mücteba Hamaney'in askerî danışmanı ve eski Devrim Muhafızları Ordusu Komutanı Muhsin Rızai'nin, 6 Haziran'da CNN televizyonuna verdiği röportajda, anlaşmanın dondurulmuş varlıkların serbest bırakılmasına bağlı olduğuna ve muhtemel anlaşmanın ABD ile İran arasında yeni ufuklar açılabileceğine vurgu yapması da buna işaret ediyor. 

İki farklı diplomasi modeli arasındaki uyumsuzluk 

Bu üç test birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo, klasik diplomasi anlayışından oldukça farklı bir yapıyı ortaya koyuyor. İran, ABD ile tek bir büyük anlaşma yapmak yerine farklı alanlara yayılmış küçük ama stratejik eşiklerden oluşan bir doğrulama sistemi kurmuş durumda. Bu sistemde her adım, bir sonraki adımın mümkün olup olmadığını belirleyen bir güven filtresi işlevi görüyor. 

ABD ise bu yaklaşımı çoğunlukla aşırı talepler veya müzakereyi zorlaştıran unsurlar olarak değerlendiriyor. ABD tarafı süreci güven mühendisliğinden ziyade sonuç odaklı güç diplomasisi olarak yürütüyor. İran "ABD anlaşmayı uygulayabilir mi?" diye sorarken, ABD de "İran gerçekten stratejik davranışını değiştirecek mi, yoksa sadece nefes almak mı istiyor?" sorusuna cevap arıyor. Washington’un geleneksel diplomasi pratiği büyük çerçeve anlaşmalar, siyasi deklarasyonlar ve genel mutabakatlar üzerine kurulu olduğu için İran'ın aşamalı ve karşı tarafı sınama odaklı yaklaşımı bu modele uyumsuz görünüyor. Aslında İran açısından mesele taviz sınırlarını zorlamak değil, geçmiş deneyimlerden kaynaklanan derin güvensizlik nedeniyle anlaşmanın uygulanabilirliğini önceden ölçmek. 

Bu nedenle süreç giderek klasik bir müzakere olmaktan çıkıp karşılıklı davranışların sürekli izlendiği kronik bir stratejik doğrulama döngüsüne dönüşüyor. Nitekim Basra Körfezi ve Hürmüz çevresinde diplomatik temaslara rağmen zaman zaman meydana gelen şiddetli çatışmalar, sahadaki askerî dinamiklerin tamamen ortadan kalkmadığını ve arabuluculuk girişimlerinin ne kadar kırılgan bir zeminde yürütüldüğünü net bir şekilde gözler önüne seriyor. Sonuç olarak henüz iki tarafın da masayı devirecek kadar radikal veya tam bir uzlaşı sağlayacak kadar güvenli bir zemine ulaştığı gözlenmiyor.