İngiliz Sömürgeciliğinin Ucuz Emeği: Kibritçi Kızların Tarihi
25.09.2026 - 15:00 | Son Güncellenme: 25.09.2026 - 15:12
On dokuzuncu yüzyılın sonlarında Londra'nın East End bölgesinde faaliyet gösteren Bryant & May kibrit fabrikasında çalışan kadın ve kız çocuklarının emek deneyimini, yalnızca İngiliz sanayi devriminin veya işçi sınıfı tarihinin bir örneği olarak değil, Britanya İmparatorluğu'nun küresel ekonomik ve toplumsal düzeni içerisinde değerlendirmek gerekir. 1888 Bryant & May grevi; düşük ücret, uzun çalışma saatleri, keyfî para cezaları ve beyaz fosfor kullanımının yol açtığı “phossy jaw” olarak bilinen fosfor nekrozu nedeniyle tarihsel önem kazanmıştır. Yaklaşık 1.400 kadın işçinin katıldığı grev, Londra'da “New Unionism” olarak adlandırılan yeni sendikal hareketin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Bu olayı üç düzeyde yeniden yorumlamak mümkündür. Birincisi, kadın emeğinin kapitalist üretim içerisinde nasıl değersizleştirildiğini; ikincisi, Britanya'nın emperyal ticaret ağlarının sanayi üretimiyle nasıl birleştiğini; üçüncüsü ise Londra'daki bir fabrikanın tarihinin Avustralya ve Hindistan gibi imparatorluk coğrafyalarıyla nasıl kesiştiğini incelemektedir. Bryant & May'in 1909'da Melbourne'de Empire Works adlı bir fabrika kurması, şirketin Londra merkezli bir üreticiden Britanya İmparatorluğu içerisinde faaliyet gösteren çok uluslu bir şirkete dönüşümünü açık biçimde göstermektedir.
Bir kibritin imparatorluk tarihi
Bir kibrit, modern dünyanın en sıradan nesnelerinden biri olsa da on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında bir kibrit kutusu kimya, sanayileşme, kadın emeği, yoksulluk, uluslararası ticaret, tüketim kültürü ve emperyalizm arasındaki ilişkilerin küçük bir maddi temsilini oluşturuyordu. Londra'da Bryant & May fabrikasında çalışan kadınlar bu üretim zincirinin en alt halkalarından birinde bulunuyordu. Çalışanlar arasında 14 yaş civarındaki kız çocukları da bulunmaktaydı. İşçiler uzun saatler çalışıyor, düşük ücret alıyor ve çeşitli nedenlerle ücretlerinden kesinti yapılabiliyordu. Konuşmak, iş yerini dağınık bırakmak veya geç kalmak gibi davranışlar dahi para cezasına yol açabiliyordu. Fakat burada kritik bir soru ortaya çıkar: Britanya İmparatorluğu dünyanın en güçlü emperyal devletlerinden biri hâline gelirken, Londra'nın merkezindeki kadın işçiler neden böylesine ağır çalışma koşullarında yaşamak zorundaydı? Bu soru bizi yalnızca kötü fabrika koşulları meselesinden çıkararak emperyal kapitalizmin sınıfsal yapısına götürür. Zira emperyalizm yalnızca Hindistan'ın, Afrika'nın veya Avustralya'nın siyasal olarak yönetilmesi değil, aynı zamanda üretimin, ticaretin, sermayenin, hammaddelerin ve emeğin dünya çapında örgütlenmesiydi. Dolayısıyla Londra'daki kibrit işçisinin hikâyesi, imparatorluğun merkezindeki bir metropol işçisinin hikâyesi olmakla birlikte, aynı zamanda imparatorluğun ekonomik düzeninin de hikâyesidir.

Kibrit üretimindeki en önemli sorunlardan biri beyaz veya sarı fosfor kullanımıydı. Beyaz fosfor, kibrit üretimini kolaylaştırıyor ve strike-anywhere yani özel bir yüzeye ihtiyaç duymadan yakılabilen kibritlerin üretilmesine olanak sağlıyordu. Fakat fosfor buharına uzun süre maruz kalan işçilerde fosfor nekrozu gelişebiliyordu. Bu hastalık daha sonra phossy jaw adıyla tanındı.
Hastalık diş ağrısıyla başlayabiliyor, ardından çene kemiğinin nekrozu gelişiyor ve ağır vakalarda yüz dokularında ciddi tahribat meydana gelebiliyordu. Modern tıp literatürü de beyaz fosforun kibrit fabrikalarında çalışan işçilerde çene, akciğer ve diğer dokular üzerinde ciddi toksik etkiler oluşturduğunu göstermektedir. Burada Marksist ve sömürgecilik sonrası bir okuma özellikle anlamlıdır: Kapitalist üretim, işçinin yalnızca zamanını değil, bedenini de bir üretim aracına dönüştürmektedir.
İşçinin bedeni üretim sürecinde tüketilirken üretilen meta piyasaya çıkar. Dolayısıyla kibritin düşük fiyatının arkasında yalnızca fabrika maliyetleri yoktur. İşçinin sağlığı gibi görünmeyen bir maliyet daha vardır. Bu maliyet elbette şirketin muhasebe defterinde görünmez fakat işçinin çenesinde görünür.
Bryant & May örneğinde sömürünün yalnızca sınıfsal olmadığını vurgulamak gerekir. Bu aynı zamanda toplumsal cinsiyetlendirilmiş bir emek rejimiydi. Kadınların ve genç kızların düşük ücretli, tekrara dayalı ve yoğun emek gerektiren işlerde istihdam edilmesi, Viktorya dönemi sanayi toplumunun genel özelliklerinden biriydi.
Kadın emeğinin ikincil gelir olarak görülmesi, işverenlere daha düşük ücret ödeme imkânı sağlıyordu. Üstelik bu işçiler çoğu zaman işçi sınıfının politik öznesi olarak değil, korunması gereken zavallı kızlar olarak temsil ediliyordu. Bu nokta önemlidir. Çünkü tarih yazımında uzun süre Bryant & May grevinin başarısı büyük ölçüde orta sınıf sosyalist aktivist Annie Besant'ın müdahalesiyle açıklanmıştır. Oysa daha yeni çalışmalar işçilerin kendi örgütlenme ve siyasal eylemliliklerini yeniden öne çıkarmaktadır. Dolayısıyla bu kadınları yalnızca mağdur olarak görmek de hatalıdır. Onlar aynı zamanda işçi, örgütçü ve politik özne olarak bilindiler.
1888 yılı bu açıdan kırılma noktasıdır. Bryant & May yönetiminin, işçilerin çalışma koşullarını kamuoyuna açıklamalarını engellemeye çalışması ve bazı işçilere yönelik yaptırımların ardından yaklaşık 1.400 kadın işçi iş bıraktı. Grev kısa sürede bütün fabrikayı etkiledi. İşçiler özellikle ücret kesintilerine, çalışma koşullarına ve işten çıkarmalara karşı çıktılar. Sonunda yönetim geri adım attı ve işçilerin önemli talepleri kabul edildi. Bu olay, İngiliz emek tarihinde önemli bir dönüm noktasıydı. Çünkü vasıfsız veya düşük ücretli olarak görülen işçiler de kolektif eylem yoluyla üretimi durdurabileceklerini göstermişlerdi.
Bu hareket daha sonra New Unionism olarak adlandırılan daha geniş işçi örgütlenmesi dalgasının bir parçası hâline geldi. Burada sömürgecilik açısından dikkat çekici bir paradoks vardır: Aynı imparatorluk hem dışarıda egemenlik kuruyor hem içeride işçi sınıfının direnişiyle karşılaşıyordu. Britanya devleti Hindistan'da, Afrika'da ve diğer sömürge coğrafyalarında ekonomik ve siyasal düzen kurarken, Londra'nın kendi işçi sınıfı da kapitalist üretim ilişkilerine karşı mücadele ediyordu.
Kölelik söyleminin imparatorluk bağlamı
Annie Besant'ın 1888'de yayımladığı ünlü yazının başlığı White Slavery in London idi. Buradaki “white slavery” yani beyaz kölelik ifadesi son derece önemlidir. Çünkü Britanya 1833'te imparatorluğunun büyük bölümünde köleliği kaldırmıştı. Dolayısıyla Viktorya dönemi Britanya'sında kölelik, giderek uygar Britanya'nın dışında bulunan bir olgu olarak tasarlanıyordu. İngiltere’deki Millî Arşiv kaynaklarının da ortaya koyduğu üzere Besant'ın “White Slavery” söyleminin etkili olmasının nedenlerinden biri, Viktorya toplumunda köleliğin aşağı veya uygar olmayan toplumlarla ilişkilendirilmesiydi. Burada sömürgeci söylemin içsel bir çelişkisi ortaya çıkar:
Britanya kendisini köleliği ortadan kaldıran medeni bir imparatorluk olarak tanımlarken, kendi başkentinde yaşayan genç kadınlar son derece ağır emek koşullarında çalışıyordu. Bu nedenle “white slavery” kavramı hem güçlü hem de problemliydi. Güçlüydü; çünkü kamuoyunun dikkatini çekiyordu. Problemliydi zira gerçek anlamda kölelikle ücretli emek sömürüsünü birbirine eşitleme riski taşıyordu. Kaynaklar da bu kavramın tarihsel olarak sorunlu olduğunu özellikle belirtmektedir. Başka bir deyişle sömürgecilik yalnızca başkalarını ötekileştirmek yoluyla değil, Britanya'nın kendisini özgürlük ve uygarlığın merkezi olarak tanımlaması yoluyla da meşrulaştırılıyordu.

Bryant & May yalnızca Londra'da faaliyet gösteren yerel bir fabrika değildi. Şirketin imparatorluk coğrafyalarındaki faaliyetleri zamanla genişledi. Özellikle 1909'da Melbourne'de Bryant & May'e bağlı Empire Works fabrikasının kurulması, şirket tarihini doğrudan Britanya İmparatorluğu'nun ekonomik tarihiyle ilişkilendirir.
Emma Robertson ve Charles Fahey'nin Enterprise & Society dergisinde yayımlanan çalışması, Melbourne fabrikasını Britanya İmparatorluğu içerisinde erken dönem çok uluslu üretim girişimlerinden biri olarak değerlendirir. Araştırmacılar Londra merkez ile Melbourne'deki işletme arasındaki ilişkilerin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal, toplumsal ve emperyal ilişkiler olduğunu gösterirler. Bu durum önemli bir tarihsel dönüşümü ortaya koyar. Bu, 1888'de Londra'daki işçi grevi ve 1909'da imparatorluk ölçeğinde üretim ağıdır. Yani Bryant & May'i yalnızca kötü koşullardaki bir Londra fabrikası olarak incelemek eksik kalır. Şirket aynı zamanda emperyal kapitalizmin kurumsal aktörlerinden biridir.
Kibritin kolonyal tüketim coğrafyası: Hindistan
Kibrit ticaretinin Hindistan ile ilişkisi de bu çerçevede önemlidir. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında Hindistan, Britanya'nın büyük bir sömürge pazarıydı. Avrupa'da üretilen kibritler Hindistan'a ihraç ediliyordu. Bilim müzesi (Science Museum) koleksiyonunda bulunan 1874–1895 dönemine ait bir Norveç kibrit kutusu bunun somut bir örneğidir. “Rupee” temalı kutu, Hindistan'a ihracat için üretilmiştir.
Britanya'nın Hindistan'la kurduğu ticaret ilişkisi de bu ürün dolaşımını mümkün kılıyordu. 1893–94 Bombay Başkanlığı raporlarında “lucifer matches”, Hindistan'a yönelik önemli ithalat kalemleri arasında yer almaktadır. Daha da önemlisi, 1913 tarihli White Phosphorus Matches Prohibition Act, Hindistan'da beyaz fosforlu kibritlerin ithalatını, üretimini ve satışını yasakladı. Böylece beyaz fosfor meselesi Londra'daki işçi sağlığının ötesine geçer. Aynı teknoloji Londra, Avrupa üretimi, sömürge pazarı, Hindistan tüketicisi şeklinde küresel bir dolaşımın parçasıdır.
Burada daha geniş bir teorik sonuç ortaya çıkar. Britanya İmparatorluğu'nun ekonomik sistemi farklı coğrafyalardaki emek biçimlerini birbirine bağlıyordu. Bir tarafta Londra'daki düşük ücretli kadın işçiler, uzun çalışma saatleri, fabrika disiplini, işçi sağlığının ihmal edilmesi ve diğer tarafta sömürge pazarları, emperyal ticaret, şirketlerin sermaye genişlemesi, imparatorluk içi yatırım, tercihli tarifeler mevcuttu. Bu iki alan birbirinden bağımsız değildi. Dolayısıyla emperyalizm yalnızca sömürgelerde gerçekleşen bir olay değildir. İmparatorluk, metropolün ekonomik ve toplumsal yapısını da biçimlendirir. Bu nedenle Londra'daki bir kadın işçinin tarihini Hindistan'daki sömürge ekonomisinden tamamen ayırmak metodolojik olarak sorunludur.
Konuya sömürgecilik perspektifinden yaklaşırken Annie Besant'ın hayatı ayrıca önem taşır. 1888'de Londra'daki işçi kadınların hakları için mücadele eden Besant, sonraki yıllarda Hindistan'a yöneldi. 1893'te Hindistan'a giden Besant, daha sonraki yıllarda Hindistan'ın siyasal özerkliği ve Home Rule hareketinin önde gelen isimlerinden biri oldu. 1917'de Hindistan Ulusal Kongresi'nin başkanlığını da yaptı. Bu nedenle Bryant & May grevi ile Hindistan'daki sömürge karşıtı mücadele arasında doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi kurmak doğru olmaz. Ancak aynı siyasal figürün Londra'daki işçi mücadelesinden Hindistan'daki anti-kolonyal siyasete geçişi, emek tarihi ile sömürgecilik tarihinin birbirinden tamamen ayrı alanlar olmadığını göstermesi bakımından son derece değerlidir. Besant'ın daha sonraki Home Rule mücadelesi, çağdaş akademik literatürde de doğrudan labour, empire and decolonisation (emek, imparatorluk ve dekolonizasyon) bağlamında ele alınmalıdır.
Kibrit ve imparatorluk
Bryant & May işçilerinin hikâyesi üç farklı tarihsel anlatıyı bir araya getirir. Bunlardan biri sanayi kapitalizmidir ki üretim maliyetlerini düşürmek isteyen şirketler, işçilerin emeğini ve sağlığını metalaştırmıştır. Toplumsal cinsiyet ise üretim sisteminin en kırılgan noktalarından birini, düşük ücretli kadın ve genç kız emeğini oluşturmuştur.
Ve son olarak emperyalizm; üretilen metalar uluslararası ve emperyal ticaret ağlarına bağlanmış, Bryant & May gibi şirketler zamanla Britanya İmparatorluğu içerisinde üretim yapan çok uluslu işletmelere dönüşmüştür. Bu nedenle Bryant & May fabrikasının hikâyesi yalnızca "Viktoryen dönemde kadınlar kötü koşullarda çalışıyordu." şeklinde okunmamalıdır. Bir başka ifadeyle Britanya'nın dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurduğu dönemde, bu imparatorluğun ekonomik gücü hangi emek biçimleri üzerinde yükseliyordu? Bu soruya verilecek cevap, bizi Londra'nın East End'inden Melbourne'e, Hindistan'dan küresel ticaret ağlarına götürür. Kibrit bu anlamda yalnızca ateş yakmak için kullanılan bir nesne değildir. Kibrit, emperyal kapitalizmin küçük bir maddi nesnesidir. Onu üreten kadın işçinin bedeni ise bu sistemin görünmeyen maliyetlerinden biridir. Dolayısıyla çeneleri çürüten kibritler ifadesini yalnızca tıbbi bir trajedi olarak değil, emeğin, bedenin, toplumsal cinsiyetin ve imparatorluğun aynı ekonomik sistem içerisinde nasıl birbirine bağlandığının metaforu olarak okumak mümkündür. Ve 1888 grevinin en önemli tarihsel sonucu belki de şudur: İmparatorluğun merkezindeki en düşük ücretli kadın işçiler, üretimi durdurarak kendilerini yalnızca sömürülen nesneler değil, tarihin öznesi olarak ortaya koymuşlardır.
Kaynakça
- Robertson, Emma & Charles Fahey. “Wholly an Australian Industry”? Establishing British Multinational Manufacture at the Bryant & May Empire Works, 1909–1914. Enterprise & Society, 24/1, 2023, ss. 2–27. Cambridge University Press
- Satre, Lowell J. “After the Match Girls' Strike: Bryant and May in the 1890s.” Victorian Studies, 26/1, 1982, s. 7 vd. OpenURL EBSCO
- Raw, Louise. Striking a Light: The Bryant and May Matchwomen and Their Place in History. London, 2011. English Heritage
- Terrier, Marie. “Annie Besant's Fight for Home Rule in India, 1910s–1920s.” Workers of the Empire, Unite: Radical and Popular Challenges to British Imperialism. Liverpool University Press, 2021. DOI
- Lehmann, Elise. “Match-Making in Britain from 1827 to 1910: The Dangers of White Phosphorus in Lucifer Match Production.”University of Saskatchewan Undergraduate Research Journal, 2017. usurj.journals.usask.ca
- Devlin, Hugh. “Match girls were trailblazersfor workers’ rights.” University of Manchester, 2023. The University of Manchester
- The National Archives. “The 1888 Matchgirls' Strike.” National Archives
- Science History Institute. “Matchmaking in Colonial India.”