Hikayenin İflası: Ebu Zeyd'den İnfluencer'lara
16.01.2026 - 18:06 | Son Güncellenme: 05.02.2026 - 11:10
Filologlar, edebiyat tarihçileri ve anlatı meraklıları için belki de en heyecan verici çalışma sahalarından biri, kadim ve incelikli bir tür olan makamatdır. Kelimelerle adeta satranç oynayan, dilin sınırlarında gezinen ve gerçeklikle kurgu arasında muazzam bir dengede duran bu anlatı formu, 10. yüzyılda doğmuş, Arap edebiyatında mümtaz bir yere oturmuştur. Toplanma yerleri, meclisler anlamına gelen makamat, edebi bir tür olarak her ne kadar Arap dilinin zenginliğini, retorik inceliklerini göstermek, dil talimi yaptırmak için öğretilse de kendisinden asırlar sonra ortaya çıkacak olan modern romanın habercisi, hatta gizli kahramanıdır bir yönüyle. Bu ‘öykünme’ ve ilham ilişkisini, 16. yüzyıldan itibaren Batı dillerine yapılan tercümelerden ve ilk roman örneklerindeki yapısal, tematik büyük benzerliklerden rahatlıkla izleyebiliriz.
Sosyal medya “story”lerinin sahteliğine mukabil makamat, didaktik bir maksat taşır: Yaşama hüneriyle donanmış, her seferinde hayatta kalmayı başaran, türlü kılığa giren, yalancı, dilbaz, serseri bir anti-kahraman olan Ebu Zeyd’in maceraları, olayların şahidi ve ahlaki bir pusula işlevi gören ravi Haris’in diliyle nakledilir. Haris, Ebu Zeyd’in hilelerini, fenalıklarını anlatırken, aslında onun üzerinden bir ayna tutar muhataba. Her hikaye derin bir tenkit, keskin bir hiciv ve nihayetinde iyiliği, hikmeti, erdemi öğütleyen bir vaaz niteliği taşır. Özellikle Hariri’nin kalemiyle zirveye ulaşan bu tür, sadece dilin sınırlarını zorlamakla kalmaz, döneminin toplumsal çatışmalarını, ahlaki çöküntülerini, siyasi düzensizliklerini de ustalıkla yansıtır. Muhataplarını rahatsız eder, kendileriyle yüzleştirir ve illa ki ibret almaya davet eder.
Makamatı, destansı kahramanlık hikayelerinden, kutsal metinlerin peygamber kıssalarından ve masalsı acayip hadiselerden ayıran temel ve yenilikçi bir özellik vardır: Mesaj, kötü karakterin yol açtığı karmaşanın içinden, onun vasıtasıyla verilir. Mitolojik anlatılar ve mukaddes metinler, genellikle iyinin, haklının, hakikatin temsilcilerinin perspektifinden şekillenir. Onlar, inananlarına hayatın anlamını, adaleti, hakikati, kötülüğün çöküşünü anlatır. Oysa makamat, merkezine ahlaki açıdan kusurlu, sevimli bile sayılabilecek bir aykırıyı alır. Hatta bu sebepten edebiyat eleştirmenleri, Ebu Zeyd’e hikayenin kahramanı demekte zorlanır; zira o, geleneksel anlamda bir kahraman değil, olsa olsa bir merkezi figürdür. Tıpkı Batı’da olduğu gibi, İblis’i veya trajik kusurlu karakterleri merkeze alan anlatılarda kahraman kelimesini kullanmamak için Eski Grek’ten ödünç alınan ‘protagonist’ kavramını tedavüle sokmalarına benzer bir arayışa girmeleri boşuna olmasa gerektir.
Gözden Kaçmasın
Hasılı, makamattaki derin lisan zevki, ustalıklı anlatım tekniği, yüksek estetik kaygı ve doğrudan toplumsal gerçekliğe temas, onu sadece dikkate değer değil, aynı zamanda insanlığın anlatı birikiminde oldukça kıymetli ve vasıflı bir mücevher kılar. O, hikayenin bir ‘sanat’ olarak icra edildiği, anlatıcının meziyetinin, dilin derinliğinin ve mesajın ağırlığının eşit ölçüde değer gördüğü bir dünyanın mahsulüdür.
Hikayelerin kadim göçü: Ortak belleğin dokusu
Şüphesiz insanlığın hikaye ile ilişkisi makamatla sınırlı değildir. Hikayeler, tıpkı göçebe kavimler gibi, sınır tanımaz. Dilleri, coğrafyaları, kültürleri aşar; dönüşerek, evrilerek ve bazen de olduğu gibi aktarılarak insanlığın ortak hafızasını örer. Bu, basit bir kültürel etkileşimden çok daha derin bir olgudur. Anonim halk anlatılarında kahramanın ismi Köroğlu da olsa Musa Nebi de olsa temel örneklik aynı kalır: Haksızlığa başkaldıran, güçsüzün yanında duran bir aktör.
Bu ortaklığın en somut örneklerinden biri, İslam düşünce tarihinin şaheserlerinden İbn Tufeyl’in Hayy bin Yakzan adlı felsefi eseridir. Issız bir adada tek başına büyüyen, gözlem ve tefekkürle hakikati keşfeden bir çocuğun hikayesi, yalnızca Doğu’da değil, Batı’da da büyük yankı uyandırmıştır. Ünlü filozof Spinoza’nın bu eseri Hollandacaya çevirdiği ve ondan derinden etkilendiği boşuna değildir. Görüldüğü üzere, bir kültür havzasında doğan bir hikaye, evrensel bir hakikat arayışına dönüşerek başka bir medeniyetin düşünce ikliminde filizlenebilmiştir. Bu, hikayelerin sadece eğlence veya taşıyıcı değil, aynı zamanda insan aklının ve ruhunun sınırlarını keşfeden ortak bir dil olduğuna işaret eder.
Birbirini kıtalar öteden çağrıştıran bu olay örgüleri ve karakterler, yalnızca tesadüfi bir benzerlik taşımaz. İnsanın doğayla, tanrıyla, toplumla ve kendi içiyle hesaplaşması, yazının icadından önce bile benzer mitolojik kalıplara bürünmüştür. Tufan miti neredeyse tüm kültürlerde vardır. Yeraltına iniş (katabasis) teması, Gılgamış’tan Dante’ye uzanır. Bu tekerrür, insanlığın paylaştığı derin, kolektif bir psikolojik zemine gönderme yapar.
İşte tam da bu noktada, İsviçreli psikiyatr Carl Gustav Jung’un kayda değer teorisi bize bir anahtar nazar teklif eder. Jung, insanlığın yalnızca biyolojik ya da bir fiziki kalıtıma değil, aynı zamanda psikolojik, ya da ‘ruhi ırsiyete’ de sahip olduğunu öne sürer. Bu kolektif bilinçdışının muhtevasını ise ‘arketip’ adını verdiği ilksel, cihanşümul imgeler ve temayüller oluşturur.
Arketipler, zamanın ve mekanın üzerinde bir yerde duran, tüm insanlığa ait ruhi kalıplardır. Kahraman, bilge ihtiyar, anne, gölge, hilekar, yolculuk bunlardan bazılarıdır. Jung’tan öğrendiğimize göre, bir çocuğa iyilik yapmanın insanı mutlu ettiği fikrini öğretmeye gerek yoktur; çocuk bu bilkuvve bilgiyi, bu arketipik eğilimi zaten içinde taşıyarak doğar. Dış dünyada karşılaştığı olaylar, bu deruni imgeleri harekete geçirir ve davranışa dönüştürür.
İşte kadim hikayeler, mitler, masallar ve inançlar, bu arketipleri somutlaştırarak bize sunar. Prometheus’un ateşi çalması, yalnızca bir Yunan miti değil, bilgi uğruna isyan ve fedakarlık arketipinin tezahürüdür örneğin. Her kültürde var olan ‘hayat ağacı’ motifi, evrensel bağlantı ve köken arketipinin dışavurumudur. Makamattaki Ebu Zeyd, ‘hilekar’ (trickster) arketipinin edebiyattaki muhteşem bir temsilidir; hem kaos yaratır hem de bu kaosun içinden bir düzen ve ders çıkar.
Hikayeler bu nedenle sadece anlatılmaz tanınır, hatırlanır. Onları derinden etkileyici kılan, zaten verili olan bu kadim telleri titretmeleridir. Bize yalnız olmadığımızı, binlerce yıllık bir insanlık tecrübesinin mirasçısı olduğumuzu hissettirirler.
Varoluşsal bir zorunluluk: “Anlatılmak, var olmaktır”
Peki insan neden bu denli ısrarla hikayelerin peşinden gider? Bu sorunun cevabı, ruhi olmanın ötesine, ontolojik bir düzleme uzanır. İnsan, anlattığı ve anlatıldığı ölçüde var olan bir varlıktır çünkü. İsimsiz, hikayesiz, anısız kalmak, neredeyse yok olmakla eşdeğerdir. Bunu çarpıcı bir şekilde gösteren küçük bir hatıra nakletmekte fayda var: Yurtdışındaki dil çalışmalarından birine iştirak eden filolog akademisyen bir dostum, farklı ülkelerden gelen katılımcılardan oluşan gruba takdim edilirken, adı söylendiği anda, “İşte o an, orada olduğumu hissettim” demişti. Bu derin bir hakikati ifade eder. Evet, adınız anılıyorsa, hikayenize bir yer açılıyorsa, mevcudiyetiniz teyit ediliyor demektir. Anlatılmayan, kayıt dışı kalan, tarihe geçmeyen şey, varlığını sürdürse bile sosyal ve kültürel anlamda silikleşir. Bu yokluk demektir.
İnsan, olan biteni idrak etme, kaotik ve karmaşık gerçekliği anlamlandırma, bilinmezi bilinebilir kılma dürtüsüyle yaşar. Her sabah yeni bir muammayla uyanır mesela. İlişkiler, işler, toplumsal olaylar her gün yeniden karşımıza çıkar ve her biri bir meçhulü ifade edebilir. Hikayeler, bu bilinmezliği, karmaşayı bir düzene, bir nedenselliğe, bir başlangıç-gelişme-sonuç şemasına oturtarak bize anlaşılır bir dünya sunar. Sözlü kültürde, bir hikayenin her anlatılışında yeniden doğması, anlatıcının ona kattığı yorumlar, dinleyicinin tepkileri, bu anlam arayışının canlı ve interaktif bir ritüelidir. Hikaye, yalnızlığı gideren, bizi başkalarının tecrübesine bağlayan ve böylece aidiyet, ülfet ve ünsiyet hislerini yeşerten sosyal tutkallardır denebilir.
Modern çağın sığ suları: Roman ve sıradanın yükselişi
Modern romanın ortaya çıkışı da büyük bir dönüşümün hasılası sayılabilir. Roman, hikayeyi ulvi, destansı veya tamamen didaktik olanın alanından çıkarıp, sıradan insanın günlük hayatına, iç çatışmalarına, ferdi psikolojisine taşıdı. Kahraman artık bir peygamber, bir kral veya mitolojik bir varlık değil, yanlışlar yapabilen, zaafları olan, orta sınıftan insanlar ya da çiçeği burnunda bir mefhum olarak ‘bireylerdendir’ artık. Hatta meşhur romancı Gogol başka bir vesile de olsa bu vaziyeti, yazarlarca fazilet sahibi insana reva görülen ezayı yüksek perdeden tenkit eder ve “Erdemli insanı öylesine kemirdiler ki zavallıda erdemin gölgesi kalmadı ve ondan geriye yalnızca kaburgalarıyla derisi kaldı, çünkü dürüst değiller erdemli insana karşı, çünkü saygıları yok erdemli insana." Bu, tarihin akışı içindeki yeni süreçlerinin edebiyattaki yansımasıdır.
Tam bu meyanda kritik mühim bir nokta üzerinde durmaya ihtiyaç var: Modern roman, konuyu sıradan insanın hayatına taşısa da anlatının vasfını ve sanat kaygısını yüksekte tutmuştu. Bu hakkı teslim etmeli. Dilin kullanımı, karakter inşası, kurgunun karmaşıklığı, temaların derinliği hala büyük bir özen gerektiriyordu. Birçok yazarın bir cümle için günlerce uğraştığına dair bilgimiz bu vasfın somut örneğini teşkil eder. Roman, makamatın ahlaki öğretisinden farklı olarak, daha çok anlama ve tasvir etme üzerine odaklanıyor, insanı ve toplumu derinlemesine analiz ediyordu. Hikaye yine ciddi, yine emek isteyen, yine vasıflı bir hüviyeti taşıyordu.
Söz buraya gelmişken yukarıda zikredilen, tarihin akışı içindeki yeni süreçlerden de kısaca bahsetmek yerinde olacak. Derebeyliklerin de imparatorlukların da yerini ulus devletlere, kanaatin yerini gözü doymaz bir üretime, sermayeciliğe ve bizi daha çok ilgilendiren tarafıyla insanın bireye dönüşümü, şüpheye yer bırakmayacak şekilde büyük bir kırılmaydı. Mustafa Özel’in dediği gibi “Romanlar bireyin hem ortaya çıkmasına omuza veren hem de onun hikayesini anlatan bir edebi türdür. Bireyleşmenin hikayesidir aynı zamanda.” Parantezi böylelikle kapatıyoruz, devam ediyoruz.

Büyük çöküş: Sosyal medya ve hikayenin vasıfsızlaşması
Tarihi sürekliliğe riayet etmeden gazeteye, radyoya, sinemaya, televizyona ve sair araçların açtığı yola değinmeden bir atlama ile günümüze gelirsek asıl radikal ve yıkıcı dönüşümün, dijital çağ ve özellikle sosyal medya platformları ile gelip çattığını pekala ifade edebiliriz. Şimdilerde hayatımıza istiap haddi tanımaksızın ve hadsizce giren “story”, “reels”, “short” adları altında pazarlanan bu kısa, akışkan, bitmek bilmez içerik seli, hikayenin binlerce yıllık evriminin vardığı hazin ve trajik noktayı işaret eder.
Lafı uzatmadan burada, hikayenin dört temel direğinin sistematik olarak yıkılmak üzere olduğunu söylemekle iktifa edebiliriz:
Bunlardan ilki ‘muhtevanın iflası’dır. Derinlik, karmaşıklık, incelik ve özgünlük kaybolmuştur. Yerini, algoritmalar tarafından belirlenen, azami dikkat çekmek üzere optimize edilmiş, tekrara dayalı, şok edici veya duygusal tetikleyici ‘içerik parçacıklarına’ bırakmıştır. Konu bütünlüğü yoktur; sadece birbiri ardına sıralanan, bağlamından kopuk sahneler vardır.
İkincisi ‘kurgunun yok oluşudur’ ki sanatlı bir anlatı yapısı, gerilim ve çözülme dinamikleri tamamen ortadan kalkmıştır. Onun yerini, saniyeler içinde patlayan bir ‘hook’ (çengel) ve ardından gelen genellikle önemsiz bir paylaşım almıştır. Başlangıç, düğüm, çözüm şeması yerini düz bir hat üzerinde ilerleyen, sonu gelmeyen bir kaydırmaya bırakmıştır.
Üçüncüsü en göze batan tarafıyla ‘anlatıcının niteliksizliğidir’ zira hususi bir meziyet gerektirmeyen bir vasatta herkes anlatıcıdır artık. Ustalık, birikim, gözlem yeteneği, dil hâkimiyeti, naratörlük vasfı aranmaz. Otantiklik adı altında vasıfsızlık kutsanır. Anlatıcı kimliği, gerçek bir kişilikten ziyade, takipçi çekmeye yarayan kurgusal bir fenomen imajına indirgenmiştir.
Son olarak elbette ‘mesajın yitimi’ diyebileceğimiz bir büyük kayıptan söz edebiliriz. Çoğu durumda bir mesaj, bir ibret, bir hakikat arayışı veya toplumsal bir eleştiri yoktur. Tek amaç; merak, korku, haz, kıskançlık, ait olma gibi ilkel dürtülerimizi en basit ve sömürücü şekilde harekete geçirerek dikkati çekmek ve bu dikkati tüketime veya platforma bağlı kalma süresine dönüştürmektir. İlanihaye dikkat ekonomisinin değirmenine su taşımaktır gaye.
Anlaşılan o ki bu fasit daire, arketipleri bile içi boşaltılmış kalıplara dönüştürür. Artık kahraman, öz yolculuğu tamamlayan biri değil, lüks bir ürün gösterisi yapan influencerdır. Bilge adam, derin felsefi tespitler yapan biri değil, basit hayat hilesi fikri veren bir TikTok kullanıcısıdır. Yolculuk ise ferdi anlamlı bir arayış değil, bir tatil rotası reklamıdır.
Uyuşturulmuş ihtiyaç ve dijital esaret
Ezcümle bu sistemin insanı, hikaye niteliği taşımayan hikayelere mahkum ettiği ayan beyan ortada. Kadim ve ontolojik ihtiyacımız olan anlatı, bizi derinleştirmek, düşündürmek, bağ kurmak ve anlamlandırmak yerine, sığ bir merak sarmalında, sürekli bir meşguliyet halinde tutarak uyuşturur. Zihnimiz, derinlemesine düşünme, sabırla takip etme, metaforları çözme kapasitesini yitirir. Günün sonunda pasif bir kaydırıcıya dönüşürüz.
Rüyamızda görsek hayra yoramayacağımız anlamsız, vasıfsız, bazen ahlaken sorunlu sayısız mini vakayı gün boyu tüketir dururuz. Bu, makamat geleneğinin ahlaki ve estetik kaygısına, romanın psikolojik ve toplumsal derinliğine muhaliftir. Hikaye, artık bir içeriktir; üretilir, tüketilir, atılır. Yani hatırlanmaz, bir şey anlatmaz. Anlamı, kalıcılığı ve dönüştürücülüğünden arındırılmıştır.
Bir açmaz olarak Çıkış: Vasfı yeniden düşünmek
Ancak bu noktada, her türlü eleştirel tespitin nihayetinde düştüğü o bildik kolaycılığa, “Peki ne yapmalı?” sorusuna, basit çözüm reçeteleri sunarak cevap vermek, meselenin karmaşıklığına da ehemmiyetine de halel getirmek olur. Dijital bataklık metaforu, bizi kendiliğinden bir kurtuluş arayışına iter. Oysa belki de meselenin adını koymak, kendimizi bir bataklıkta mahsur kalmış ve kurtarılmayı bekleyen kurbanlar olarak görmekten vazgeçmekle başlayacak.
Anlaşılan o ki sorun, sadece vasıfsız içerikleri az tüketip vasıflı olanları çok tüketmekte değil. Sorun, tüketim çarkının kendisinin, artık hikaye ile kurduğumuz ilişkinin neredeyse tek ve mutlak biçimi haline gelmiş olmasıdır. Makamatın veya romanın okuyucusu, bir tüketici değil, bir muhatap, hatta bir yoldaştır. Anlatı, onunla diyalog kurmak, onu dönüştürmek isterdi. Bugün ise algoritmalar, bizi sadece ne istediğimizi değil, ne olabileceğimizi düşünme kapasitemizi de çalan, sürekli bir tatmin-beklenti döngüsüne hapseder. Oysa insanın itminanı bu noktaya çekmesi, her istediğini elde etmesi, ona zulüm olarak yeter.
Hal böyleyken vasfa dönüş basit bir nostalji veya seçkinci bir geri çekilme değil, daha zorlu bir sorgulama demektir:
- Hikaye anlatma ve dinleme edimini, bir performans ve tüketim meselesi olmaktan çıkarıp, yeniden bir tefekkür alanına nasıl taşıyabiliriz?
- Sürekli dışarıdan gelen, kişiselleştirilmiş anlatı selinde, kendi iç hikayemizi duyabileceğimiz sessizliği ve sabrı nerede bulacağız?
- Jung’un kolektif bilinçdışı dediği o kadim havuz, artık algoritmalar tarafından sürekli karıştırılan, bulandırılan bir su birikintisine dönüşmüşken, hakiki arketiplerle, onların klişe ve sömürücü taklitlerini nasıl tefrik edeceğiz?
Nihayetinde insanı uyuşturan şey, kötü hikayeler değil, hikayelerle kurduğumuz kölece ilişkidir. Dolaysısıyla esaslı bir çıkış, hazır cevapların peşinde koşmaktan ziyade, bu ilişkiyi kökten sorgulayan anlamlı soruları sormak cesaretini göstermekle mümkün olabilir belki: Bu anlatı beni nereye götürüyor? Beni daha mı insanlaştırıyor, yoksa bir veri noktasına mı indirgiyor? Bu ses, içimdeki hangi kadim sesin aksi sedası?
Modern zamanların Ebu Zeyd’i, algoritmaların dilbazlığı ve sosyal medyanın sonsuz hilekarlığıdır. Onun karşısına, her şeyi kaydeden, nakleden ama hiçbir şeyi anlamayan pasif bir Haris olarak mı çıkacağız, yoksa, anlatının cazibesine kapıldığı halde aklını ve ahlaki tavrını yitirmeyen, hikayeyi tüketmekle yetinmeyip onunla hesaplaşan bir muhatap olmayı mı seçeceğiz? Bu seçim, yalnızca ne izlediğimiz değil, nasıl bir insan olmak istediğimizle ilgili nihai bir sorudur vesselam.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.