Görülmeden Gözetlenen Nesil: Dijital Panoptikonun İçinde Üniversite Gençliği

Araştırmacı Selman Enes Yücel, üniversite gençliğinin dijital panoptikon içinde nasıl sürekli ve farkında olmadan gözetlendiğini Fokus+ için inceledi.
Selman Enes Yücel
Görülmeden Gözetlenen Nesil: Dijital Panoptikonun İçinde Üniversite Gençliği

21.11.2025 - 16:33  |  Son Güncellenme:  21.11.2025 - 16:41

Michel Foucault’nun “panoptikon” kavramı, bugün sosyal medya algoritmalarında yeniden hayat buluyor. Dijital mecralarda özgürce gezindiğini sanan milyonlarca insan aslında görünmez bir panoptikon kulesinden izlendiğinden habersiz. Julian Assange, Şifrepunk isimli kitabında cep telefonlarının, çağımızın en gelişmiş gözetim araçları haline geldiğini şu sözlerle açıklıyor: “Cep telefonu aslen bir izleme cihazıdır, ara sıra görüşme yapmanıza da izin verir." 

Dijital panoptikon: Hücremiz artık cebimizde 

Evet her gün kullandığımız uygulamalar, tarayıcılar, konum servisleri ve sosyal medya platformları; yalnızca iletişim amaçlı değil, aynı zamanda büyük bir gözetim altyapısı işlevi görüyor. Foucault’nun Disiplin ve Ceza isimli eserinde “panoptikon”u, bireyin sürekli görülebilirlik hali içinde kendi davranışlarını disipline etmesini sağlar şeklinde tanımlamıştır. Bugün bu mekanizma artık sadece cezaevlerinde değil, adeta akıllı cihazların ekranında çalışıyor. Kullanıcılar, gönüllü mahkûmlar gibi, kişisel verilerini paylaşıyor; tarayıcı geçmişleri, tıklamaları, beğenileri ve konum bilgileri üzerinden adım adım profilleniyor. 

Panoptikon Hapishane Modeli

Gözetimin kökleri: Asur’dan dijital çağa 

Tarih boyu yaşam sürmüş toplumların tüm yönetici erkleri için bireyleri ve toplumları gözlemlemek her zaman ilgi çekici bir uygulama olmuştur. Asurlulardan beri tüm iktidarlar, toplum üstündeki hükümlerinin devamlılığı, denetimin sağlanması, güvenliğin tesis edilmesi ve yönetim çalışmalarının niteliği gibi farklı amaçlar adına izleme, bilgi toplama ve arşivleme yoluna gitmiş ve gözetleme sistemleri geliştirmiştir. Ancak Jeremy Bentham’ın 18. yüzyılda tasarladığı Panoptikon Hapishane Modeli, bir dönüm noktasıydı: az sayıda gözetleyici, çok sayıda kişiyi izleyebilir; ama kimse gözetleyiciyi göremezdi. 

Bu model, bugün dijital evrende biçim değiştirerek adeta yeniden inşa edildi. Artık bireyler, kim tarafından izlendiklerini bilmeden gözlemleniyor; algoritmalar, davranış kalıplarını çözümleyerek tahminlerde bulunuyor. Bernard Marr, Büyük Veri İş Başında isimli kitabında Netflix’in, kullanıcıların izleme alışkanlıklarını analiz ederek tam 80 bin farklı mikro film tür tanımladığını söylüyor ve bu durum dijital gözetimin günümüzde geldiği noktayı gözler önüne seriyor. Thomas Mathiesen ise, teknolojinin geldiği noktayı ifade etmek için kullandığı “sinoptikon” kavramını: “Artık az kişi değil, herkes herkesin gözetleyeni haline geldi” diyerek tanımlamakta.  

“İzleniyorum” bilinci, davranışı değiştiriyor 

Edward Snowden’ın sızdırdığı belgeler, küresel çapta bir gerçeği gözler önüne serdi: 

“Sürekli izlendiğini bilen bir kişi, kısa sürede itaatkâr ve çekingen bir profile dönüşür.” 

Bu psikolojik etki, özellikle gençlerde daha belirgin şekilde tezahür etmekte. Sosyal ve dijital mecralarda görünür olma arzusu, aynı zamanda bir oto-sansür mekanizmasını da tetikliyor. Kullanıcılar artık, dış denetim olmadan bile kendini kontrol ediyor; neyi, nasıl ve ne şekilde paylaşacağını, nasıl konuşacağını sürekli tartarak hareket ediyor. 

Gözetim artık içselleştirildi 

Foucault’nun tanımıyla modern iktidar, “zorlama”dan değil “bilinç biçimlendirmeden” beslenir. Bugün özellikle gençler, özgürlük mecraları olarak zannettikleri sosyal platformlarda davranışlarını algoritmaların denetimine göre şekillendiriyor. Fotoğraf yüklemek, konum paylaşmak, beğeni almak… tüm bunlar bireyin mahremiyet sınırlarını da gönüllü biçimde aşmasına neden oluyor. Gözetim, artık dışsal bir baskıdan ziyade içselleştirilmiş bir alışkanlık haline dönüşüyor. Kullanıcılar, farkında olmadan kendi gözetim ağlarını örüyor. 

Veri, yeni iktidar biçimi 

Zygmunt Bauman’ın ifadesiyle “bilgiye sahip olan, iktidara da sahip olur”. Bugünün dünyasında bu bilgi, “veri”ye dönüşmüş durumda. Google, Meta, TikTok gibi dijital platformlar; kullanıcıların tıklama alışkanlıklarından siyasi eğilimlerine kadar her detayı analiz ediyor. 

Yuval Noah Harari

Yuval Noah Harari bu durumu çarpıcı bir benzetmeyle özetler: 

“Günümüzde insanlar en değerli varlıklarını yani kişisel verilerini ücretsiz elektronik posta hizmetleri ve komik kedi videoları karşılığında teslim etmekten son derece memnun. Bu durum, ne yaptığının farkında olmadan koca toprakları üç beş renkli boncuk ve ıvır zıvır karşılığında Avrupalı emperyalistlere satan Afrika ve Kuzey Amerika yerlilerinin durumuna benziyor biraz.” 

Artık toprak değil, veri yönetimi güç anlamına geliyor. Önemi itibariyle veriyi “yeni petrol” olarak tanımlayan Shoshana Zuboff’un “gözetim kapitalizmi” kavramı bireyin deneyimini ham maddeye dönüştüren bu sistemi: Veriler, şirketlerin davranış tahminleri üretmek için işlediği “davranışsal fazlalık”tır şeklinde tarif eder. 

Görünürlük kültürü ve mahremiyet kaybı 

Sosyal medya çağında görünürlük, artık bir tür sosyal sermayeye dönüştü. Görülmeyen, paylaşmayan ve etkileşim almayan birey “yok sayılıyor.” Bu nedenle gençler, var olmanın koşulunu paylaşmakta buluyor. Ancak bu “görünürlük” aynı zamanda mahremiyetin de buharlaşması anlamına geliyor. Günümüzde kendini göstermek artık bir ihtiyaçtan öte, varoluş biçimi haline dönüştü. Ve bu varoluş biçimi, bireyi sürekli gözetim altında tutan dijital sistemlerin enerjisiyle besleniyor. 

Sonuç: Görülmeden yaşamak artık mümkün mü? 

Modern çağın gözetim biçimleri, artık çıplak gözle değil, veri tabanlarıyla çalışıyor. Her “görülme” arzusu, biraz daha mahremiyet kaybına sebep oluyor. Bu durum, dijital çağın temel ikilemini oluşturuyor:  

Gerçek özgürlük, görülmeden yaşamak mı, yoksa görünür olmayı seçmek mi? 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.