GKRY’nin AB Dönem Başkanlığı: Diplomatik Bir Rutin mi, Siyasi Bir Araç mı?
12.01.2026 - 13:50 | Son Güncellenme: 05.02.2026 - 11:09
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Avrupa Birliği Konseyi Dönem Başkanlığı’nı devralması, ilk bakışta Birliğin kurumsal işleyişi açısından rutin bir süreç gibi görülebilir. Ancak Kıbrıs meselesinin tarihsel yükü ve Ada’daki statükonun kırılgan yapısı dikkate alındığında, bu başkanlığın sadece teknik bir görev değişimi olmadığı açıktır.
Nitekim dönem başkanlığının açılışı vesilesiyle yapılan konuşmalarda Kıbrıs bağlamında kullanılan “işgal”, “istila” ve “bölünme” gibi kavramlar, meselenin bir kez daha tek taraflı bir anlatı üzerinden Avrupa kamuoyuna sunulmaya çalışıldığını ortaya koymuştur
Türkiye’nin bu söylemlere yönelik sert ve net tepkisi, diplomatik düzlemde verilen anlık bir karşılıktan ziyade, Kıbrıs meselesinin uluslararası platformlarda tanımlanma ve ele alınma biçimine yöneltilmiş yapısal bir itiraz niteliği taşımaktadır. Ankara açısından sorun, Rum tarafının kendi tezlerini savunmasından ibaret değildir.
Asıl mesele, AB gibi tarafsızlık iddiası taşıyan bir yapının, üye bir devletin tarihsel ve hukuki gerçeklerle örtüşmeyen anlatılarını kurumsal meşruiyet zeminine taşımasına izin vermesidir. Bu durum, Kıbrıs meselesini çözümden uzaklaştıran yapısal bir sorunu yeniden görünür kılmaktadır.
AB’nin tarafsızlık sorunu ve Kıbrıs meselesinde çifte standart
Kıbrıs meselesi, AB’nin normatif iddiaları ile sahadaki siyasi pratikleri arasındaki uyumsuzluğun en görünür örneklerinden biri olmayı sürdürmektedir. Birlik, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve eşitlik ilkelerini dış politika söyleminin merkezine yerleştirdiğini vurgularken; Kıbrıs söz konusu olduğunda bu ilkeleri bağlamsal ve seçici biçimde yorumlamaktadır.
GKRY’nin 1963 yılında ortaklık devletinin anayasal düzenini tek taraflı olarak askıya alarak Kıbrıs Türk halkını siyasal sistemin dışına itmesi, Ada’daki krizin tarihsel ve hukuki başlangıç noktasıdır. Buna karşın AB, bu kırılmayı uzun yıllar boyunca sistematik biçimde görmezden gelmiş ve Kıbrıs meselesini büyük ölçüde 1974 sonrası gelişmeler üzerinden tanımlamayı tercih etmiştir. Mevzubahis yaklaşım, sorunun kök nedenlerini göz ardı eden ve sonuçlara odaklanan indirgemeci bir okuma ortaya koymaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli’nin de altını çizdiği üzere, Ada’daki “işgal” olarak nitelendirilebilecek asıl süreç, Kıbrıs Türklerinin ortaklık devletinden zorla dışlanmasıyla başlamıştır. Ancak AB’nin resmî söyleminde bu gerçek neredeyse tamamen görünmez kılınmakta; Kıbrıs meselesi, tarihsel bağlamından koparılarak tek taraflı bir anlatı çerçevesinde ele alınmaktadır.
GKRY’nin AB Konseyi Dönem Başkanlığı’nı üstlenmesiyle birlikte bu çifte standart daha belirgin bir hâl almıştır. Rum yönetiminin, kamuoyuna verdiği tarafsızlık ve kapsayıcılık taahhütlerine rağmen, dönem başkanlığını Kıbrıs meselesinde kendi uzlaşmaz pozisyonunu güçlendiren bir platform olarak kullanması, AB’nin çözüm sürecindeki rolüne dair soru işaretlerini derinleştirmiştir. Dolayısıyla görünen manzara, birliğin Kıbrıs meselesinde hakem ya da kolaylaştırıcı bir aktör olmaktan ziyade, mevcut statükoyu yeniden üreten bir çerçevenin parçası hâline geldiğini düşündürmektedir.
Türkiye açısından bu durum, basit bir diplomatik rahatsızlığın ötesinde anlam taşımaktadır. AB’nin Kıbrıs meselesindeki bu yaklaşımı, birliğin tarafsızlık iddiasını aşındırmakta ve çözüm sürecine yönelik güvenilirliğini zayıflatmaktadır. AB’nin Kıbrıs meselesinde yapısal olarak taraflı bir aktör hâline geldiğini ve bu nedenle kalıcı bir çözümün inşasında sınırlı bir rol oynayabileceğini göstermektedir. Türkiye’nin eleştirisi de tam olarak bu yapısal soruna işaret etmekte; Kıbrıs meselesinin adil ve sürdürülebilir bir zemine taşınabilmesi için bu çifte standardın aşılması gerektiğini vurgulamaktadır.
Türkiye’nin perspektifi: Egemen eşitlik ve iki devletli çözüm
Ankara’nın Kıbrıs meselesine yaklaşımı, son yıllarda daha belirgin, tutarlı ve açık bir stratejik çerçeveye oturmuştur. Türkiye, uzun yıllar boyunca savunulan federasyon temelli çözüm modellerinin ne sahada ne de müzakere masasında somut bir karşılık üretemediği gerçeğinden hareketle, egemen eşitliğe dayalı iki devletli çözüm vizyonunu merkeze almaktadır. Bu yönelim, konjonktürel bir politika değişikliğinden ziyade, geçmiş müzakere süreçlerinin yapısal tıkanıklıklarını ve Rum tarafının uzlaşmaz tutumunu esas alan bir değerlendirmeye dayanmaktadır.
Özellikle GKRY’nin AB Konseyi Dönem Başkanlığı sürecinde kullandığı söylem, Ankara’nın bu yaklaşımını güçlendiren bir zemin yaratmaktadır. Rum tarafının Kıbrıs Türk halkını eşit siyasi özne olarak tanımayan dili, federasyon temelinde bir uzlaşının neden kalıcı ve sürdürülebilir olamadığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu söylemin AB tarafından eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulmadan dolaşıma sokulması, Ankara nezdinde diplomatik tutarlılıkla bağdaşmayan bir yaklaşımın yanı sıra çözüm sürecinin tarafsızlığına ilişkin derin bir güven erozyonuna işaret etmektedir.
Türkiye’nin bu çerçevede verdiği tepki, GKRY’nin söylemleriyle sınırlı değildir. Asıl eleştiri, Kıbrıs meselesini üye devlet dayanışması kisvesi altında tek taraflı bir zemine hapseden ve Kıbrıs Türklerinin siyasal statüsünü ikincilleştiren AB yaklaşımına yöneliktir.
Ankara, Kıbrıs Türk halkının siyasi eşitliğini ve özden gelen haklarını görmezden gelen herhangi bir çözüm modelinin ne uluslararası meşruiyet ne de sahadaki gerçeklik açısından karşılık bulamayacağını vurgulamaktadır. Bu tutum, Türkiye’nin Kıbrıs politikasında normatif bir iddiadan çok, fiilî durum ve diplomatik tecrübe üzerine inşa edilmiş bir yaklaşımı yansıtmaktadır.
Bu bağlamda Ankara’nın verdiği diplomatik mesaj nettir: Kıbrıs’ta kalıcı ve adil bir çözüm, tarihsel gerçekleri çarpıtan söylemler ya da kurumsal pozisyonların siyasi amaçlarla araçsallaştırılması üzerinden inşa edilemez; bu çözüm ancak sahadaki fiilî durumu ve iki halkın egemen eşitliğini esas alan bir anlayış temelinde şekillenebilir. GKRY’nin AB dönem başkanlığı süreci, bu gerçeği değiştirmekten ziyade, bir kez daha teyit etmiştir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.