GKRY, AB Dönem Başkanlığı ile NATO Eşiğini Aşabilir mi?
17.12.2025 - 17:24 | Son Güncellenme: 19.12.2025 - 10:50
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) yaklaşan AB Konseyi Dönem Başkanlığı sürecini Ankara ile ilişkilerde yeni bir söylem alanı olarak kurgulaması, uzlaşı arayışından ziyade stratejik niyetlerin yeniden tanımlandığı bir sürece işaret etmektedir.
GKRY lideri Nikos Hristodulidis’in, Kıbrıs’ın NATO’nun Barış için Ortaklık (PfP) Programı’na dahil edilmesini AB-Türkiye ilişkilerinde ilerleme vaadiyle ilişkilendirmesi, Türkiye’nin bölgesel ağırlığının zımnen kabulü kadar, bu ağırlığın pazarlık unsuruna dönüştürülmesi çabasını da yansıtmaktadır. Mevzubahis yaklaşım, Türkiye açısından bir “kazan-kazan” önerisinden ziyade, uzun vadeli stratejik sonuçları olan bir dengeleme girişimi olarak okunmalıdır.
GKRY’nin AB Konseyi Dönem Başkanlığı
AB Konseyi Dönem Başkanlığı, hukuki ve kurumsal çerçevesi itibarıyla sınırlı icrai yetkilere sahip olsa da gündem belirleme, önceliklendirme ve siyasal söylem inşası kapasitesi sayesinde Birliğin karar alma ekosisteminde dikkate değer bir etki alanı yaratmaktadır. Bu nedenle dönem başkanlığını üstlenen üye devletin, kendi ulusal önceliklerini AB’nin ortak gündemiyle örtüştürme çabası, çoğu zaman teknik bir koordinasyon faaliyeti olmanın ötesine geçerek siyasal sonuçlar doğurabilmektedir. GKRY bu süreci Türkiye ile ilişkiler bağlamında değerlendirme biçimi de tam olarak bu noktada stratejik bir anlam kazanmaktadır.
GKRY’nin yaklaşan dönem başkanlığını, Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir koşulluluk mekanizması üretmek amacıyla kullanma ihtimali göz ardı edilmemelidir. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize serbestisi sürecinin canlandırılması ve savunma sanayii iş birlikleri gibi Ankara açısından hayati önemdeki başlıkların, doğrudan ya da dolaylı biçimde Kıbrıs meselesine endekslenmesi riski oldukça yüksektir. Bu durum, teknik ilerleme alanlarının siyasi pazarlık unsurlarına dönüştürülmesi anlamına gelir ki bu da Türkiye-AB ilişkilerindeki yapısal güvensizliği daha da derinleştirebilir.
Daha da önemlisi, GKRY’nin dönem başkanlığı sürecinde tarafsız bir kurumsal kolaylaştırıcı rolü üstlenmek yerine Kıbrıs meselesinde doğrudan taraf olan bir siyasi aktör konumuna yönelme eğilimi sergilemesidir. Bu tutum, Avrupa Birliği’nin uzun süredir dile getirdiği “dürüst arabulucu” ve “dengeleyici aktör” iddiasını zayıflatmakta; Brüksel merkezli süreçlerin Türkiye nezdindeki meşruiyetini ve güvenilirliğini sorgulanır hale getirmektedir. Zira AB, bir yandan Kıbrıs sorununda çözüm çağrıları yaparken, diğer yandan sorunun taraflarından birine kurumsal avantaj sağlayan bir zemin yaratmaktadır.

Bu çerçevede, Kıbrıs sorunu çözüme kavuşturulmadan GKRY’nin NATO ile kurumsal entegrasyonunun derinleştirilmesi, Ada’daki mevcut statükoyu Rum tarafı lehine tahkim eden bir etki yaratacaktır. Böyle bir süreç, Kıbrıs Türk tarafının siyasi ve hukuki konumunu zedeleyerek Türkiye’nin Ada’daki meşru güvenlik çıkarlarını ve garantörlük statüsünü dolaylı biçimde tartışmaya açık hâle getirebilecektir. Dolayısıyla AB Konseyi Dönem Başkanlığı, GKRY açısından teknik bir görevden ziyade, Kıbrıs merkezli jeopolitik hedeflerin AB kurumsal zemini üzerinden yeniden üretilmeye çalışıldığı bir siyasal baskı alanı olarak şekillenmektedir.
NATO ve PfP tartışması
GKRY, NATO’ya giden yolda ilk ve “düşük profilli” adım olarak sunduğu Barış için Ortaklık (Partnership for Peace - PfP) Programı, teknik bir iş birliği çerçevesi olmanın çok ötesinde, jeopolitik sonuçlar üretme kapasitesine sahip stratejik bir eşik niteliği taşımaktadır. PfP, formel üyelik statüsü sağlamasa da askeri standartların uyumlaştırılması, ortak tatbikatlar, güvenlik doktrinlerinin yakınlaştırılması ve siyasi angajmanın kurumsallaştırılması yoluyla fiili bir entegrasyon süreci başlatmaktadır. Bu yönüyle PfP, GKRY açısından NATO üyeliğine giden yolun “geri döndürülemez” ilk basamağı olarak kurgulanmaktadır.
Bu sürecin en kritik boyutu, NATO’nun karar alma mekanizmalarında oybirliği ilkesinin geçerli olmasıdır. Bu ilke, Türkiye’yi sürecin basit bir paydaşı olmaktan çıkararak belirleyici ve vazgeçilmez bir aktör konumuna taşımaktadır. Nitekim Rum liderliğinin son dönemde kullandığı dil, Ankara’nın rızası olmadan ne PfP’ye katılımın ne de NATO ile daha ileri bir kurumsal ilişkinin mümkün olamayacağının zımnen kabul edildiğini göstermektedir. Bu durum, Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Avrupa güvenlik mimarisindeki stratejik ağırlığının Rum tarafınca fiilen teslim edilmesi anlamına gelmektedir.
Ancak Türkiye açısından mesele, dar anlamda bir veto kartının kullanımı ile sınırlı değildir. GKRY’nin NATO ile kurumsal bağlarının güçlenmesi, doğrudan doğruya 1960 Garanti ve İttifak Anlaşmaları’nın ruhunu ve dengesini aşındırabilecek bir süreci tetikleme potansiyeli taşımaktadır. Türkiye’nin Ada’daki meşru garantörlük rolü, NATO’nun kolektif güvenlik şemsiyesi altında “ikincil” veya “tartışmalı” bir statüye indirgenme riskiyle karşı karşıya kalabilir. Bu da Kıbrıs meselesinde, çözüm gerçekleşmeden statükonun tek taraf lehine tahkim edilmesi anlamına gelecektir.
Dahası, GKRY’nin NATO’ya yakınlaşması, Doğu Akdeniz’de halihazırda kırılgan olan askeri ve enerji dengelerini Türkiye aleyhine yeniden yapılandırma potansiyeli taşımaktadır. NATO çerçevesinde artacak askeri iş birliği, GKRY’nin İsrail, Yunanistan ve bazı Batılı aktörlerle geliştirdiği savunma ağlarını daha kurumsal ve meşru bir zemine oturtabilir.
Gözden Kaçmasın
Bu bağlamda PfP süreci, teknik bir güven artırıcı mekanizmanın ötesine geçerek Kıbrıs sorununun çözüm parametrelerini dolaylı biçimde yeniden şekillendirmeyi amaçlayan stratejik bir hamle olarak değerlendirilmelidir. Türkiye’nin bu süreçte ortaya koyacağı tutum, GKRY’nin NATO ile temaslarının seyrini şekillendirirken Doğu Akdeniz’deki uzun vadeli güç dengeleri üzerinde de belirleyici bir etki yaratacaktır. Dolayısıyla Ankara açısından mesele, “izin vermek ya da vermemek” ikileminden ibaret değil; hangi koşullarda, hangi siyasi çerçeve içinde ve hangi karşılıklılık temelinde bu sürecin ele alınacağına dair bütüncül bir strateji geliştirme zorunluluğudur.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.