Gana’dan Tarihî Çıkış: Kölelik Değil, Köleleştirme Var!

Araştırmacı Ayşegül Demircan, Gana’nın köleleştirme vurgusu üzerinden tarihsel adalet tartışmalarını Fokus+ için inceledi.
Gana’dan Tarihi Çıkış Kölelik Değil, Köleleştirme Var

27.03.2026 - 15:45  |  Son Güncellenme:  17.04.2026 - 19:10

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Merkezi’nde düzenlenen oturum ile Afrika halkları için geç kalınmış bir girişim dahi olsa büyük bir adım atıldı. Gana Cumhurbaşkanı John Dramani Mahama kürsüden yaptığı müdahaleyle Batı’nın ötekileştirici ve üstenci dilini hedef alarak meselenin özünü yeniden tanımladı:

“Köle diye bir şey yoktur. Zorla kaçırılan ve köleleştirilen insanlar vardır."

Mahama’nın vurguladığı dildeki değişimin, Afrikalıların kimlik ve onurunun yeniden tesisi için önemli bir adım olarak görülmesi gerekir. Zira bir kişi "köle" olarak doğmadığı gibi atalardan “miras kalan” soysal bir tarafı da yoktur.  

 Gana Cumhurbaşkanı John Dramani Mahama kürsüde konuşma yapıyor.

Tanımı "köleleştirilen insan" olarak yaptığımızda ancak o zaman sistemi ve işlenen suçu merkeze koyabiliriz. Britanya’nın başını çektiği bu devasa suç ağının köklerinden başlayarak Gana’nın "köle nehirleri"ne ve Amerika’nın hammadde kaçakçılığına değinerek tarihsel bir süreç içerisinde bugünü anlamaya ve anlamlandırmaya çalışabiliriz.

Gana’nın bu sürece liderlik etmesi de tarihe tanıklık açısından önemli bir adım oldu. Bugün sınırları içerisinde yer alan ve halk arasında "köle nehirleri" olarak bilinen su yolları, 'Transatlantik Köle Ticareti'nin yaşandığı en acı yerlerden biriydi. Köylerinden zincirlenerek haftalarca yürütülen insanları bu nehirlerde ailelerinden, sevdiklerinden ve vatanlarından “arındırarak” köleleştirdiler. Diplomasi ve Güvenlik Analisti Irbard Ibrahim’in söylediği gibi, "Sömürgeciler Afrika’nın 'en iyi ve en güçlü gençlerini' hedef alarak kıtanın insan kaynağına ve ruhuna büyük zarar verdiler." 

Transatlantik Köle Ticareti; insan olarak tarihimizin en büyük "zorunlu göçü" kılıfına sokulan, tarihin gördüğü en acımasız zalimlik, Batı gerçekliğinin en karanlık yüzü. Kayıtlarda Afrika kıtasından 12 ila 15 milyon insanın zorla koparılarak gemilere bindirildiği belgelenmekte. Yolda ölen ya da öldürülen, zorla yerinden edilen Afrikalıların mücadele sonucunda hayatlarını kaybedenleri de göz önünde bulundurulduğunda bu sayı 17 milyonu aşıyor.  

"Orta Geçiş" olarak adlandırılan, Afrika kıtasından Amerika kıtasına geçişteki okyanus yolculuğunda gemilere bindirilen milyonlarca insandan yaklaşık 2,5 milyonu, Atlas Okyanusu’nu asla geçemedi. Açlık, dizanteri ve çiçek hastalığı gibi sebeplerle ölen milyonlarca Afrikalıyı, hareket edemeyecekleri alanlara üst üste zincirlemeleri Cumhurbaşkanı Mahama’nın bahsettiği "insan yerine koymama" durumunu açıklıyor.  

İngilizler Afrika’dan ne istedi? 

Portekizlilerin Batı Afrika kıyılarında kurduğu ilk ticaret üsleri ve başlattığı insan kaçakçılığı, kısa sürede diğer Avrupalıların ilgisini çekti. İspanyolların Amerika kıtasındaki sömürgeleri için artan insan gücü ihtiyacı “sömürge yapısını” da büyütürken, kıtada ilk zamanlarda tek taraflı hâkimiyet zamanla yerini çoklu rekabete bıraktı. 

15. yüzyılın ortalarında Vatikan tarafından yayımlanan Dum Diversas (1452) ve Romanus Pontifex (1455) fermanları, sömürgeciliğin varoluşsal anayasası niteliğinde. Yani sanıldığının aksine 'Transatlantik Köleleştirme Sistemi', tüccarların kişiler hırslarına indirgenemeyecek kadar planlı ve sistemli bir süreç. Avrupa’nın en üst dinî ve siyasi otoritelerinin sunduğu profesyonel bir yapı... Papa V. Nicholas bu belgelerle, Portekiz ve İspanyol krallarına "Hristiyan olmayan toplumların ebedî köleliğe mahkûm edilmesini" emretmişti ve Afrikalı insanı ticari şehvetleri için meta olarak kodlamıştı. Cumhurbaşkanı Mahama’nın BM’de neden "zulümlerin temelindeki insan yerine koymama" dediğini işte bizzat bu teolojik tavırda da görebiliyoruz. 

Kraliçe I. Elizabeth

Britanya İmparatorluğu’nun sürece dahli, 15. yüzyıl sonlarında kurulan ve 1603 yılına kadar hayatta kalan Tudor Hanedanlığı dönemine dayanmakta. Kraliçe I. Elizabeth’in Katoliklerin lideri Papa V. Nicholas’ın fermanıyla İngiliz gemi üreticisi ve tüccar John Hawkins’in seferlerini desteklemek maksadıyla sunduğu yatırım ve ortaklıklar, kırılgan bir boyut kazandırdı. 1660 yılında kurulan ve başında bizzat kralın kardeşi York Dükü’nün bulunduğu Royal African Company (RAC) ile de tarihin en organize insan kaçakçılığı şebekesi oluşturuldu. İngiliz soylularının desteğiyle kişi başına 400 pound verilerek 122 bin pound ile köle ticaretine yönelik ilk seferler başlamış oldu. RAC, 1672-1689 yılları arasında Afrika’dan kaçırdığı insanların üzerine kraliyetin mührünü basarken, aslında Batı Medeniyeti'nin sözüm ona "mülkiyet hukuku"nu bu bedenlerin üzerine inşa ediyordu.  

Diğer bir yandan 'Transatlantik Köleleştirme Ekonomisi', bugünün küresel finansal sisteminin ilk evresi. Yine bu dönemde kurulan Londra merkezli Barclays Bankası, Lloyd’s of London Sigorta Şirketi ve Baring Bank gibi kurumlar; ticaretin sigortalanması, kredilendirilmesi ve sermaye süreçlerinde kapital rolleri üstlenmiştir.  

Ekonomik çıkarların insan hayatını nasıl hiçe saydığının somut örneğini de 1781 tarihli Zong Katliamı bizzat göstermektedir. Gemide suyun azalması nedeniyle kaptan tarafından denize atılan 132 insan, mahkemelerce "kayıp mal” olarak değerlendirilmiş ve böylelikle sigorta şirketleri tarafından tazminat ödenmiş, Liverpool ve Bristol gibi kıyı şehirleri tamamen bu ticaretin sağladığı sermaye ile modern metropollere dönüşmüşlerdir. 

Amerikan ekonomisinin kanlı dişleri  

Sistemin Britanya ayağı kadar, Güney Amerika ve Karayipler’deki Portekiz ve İspanyol hâkimiyeti de bu karanlık mirasın temsilcileridir. Kristof Kolomb’un "Yeni Dünya" seferleriyle açılan bu yol; Brezilya ve Karayip Adalarını, yurtlarından koparılarak zorla köleleştirilen insanların hazin varış noktaları hâline getirdi.

Amerika’nın kendi sermayesini düşünmesinden kaynaklanan insan iş gücüne ihtiyaç ile şeker kamışı tarlaları ve devasa çiftlikler Afrikalılar için birer ölüm kampına dönüştü. 

Ölen her insanın yerine yenisinin getirilmesi, Portekizli ve İspanyol tüccarlar için daha kârlı bir iş fırsatına dönüşünce de Avrupa şeker, kahve ve tütün tutkusunu Afrika'yı sömürerek finanse etmiş oldu.

Britanya neden "yasakçı" oldu? 

19. yüzyıl Britanya’sında dünyanın en büyük köle taciri olarak ünlenen imparatorluğun bir sabah uyanıp "insanlık onuru" adına çalışan makineyi durdurduğuna inanmak, bugün olduğu gibi o dönem için de aldatmacan başka bir şey değil. Elbette ki madalyonun hiçbir yüzünde ne kraliçelerin ne papanın ne de parlamento üyelerinin vicdan azabı yer alıyordu. Ortada, değişen dünya dengeleri ve "kurtarıcı" pelerini altına gizlenmiş yeni bir sömürü düzeni yatıyordu.  


1791 Haiti Devrimi ile köleleştirme sisteminin beyaz azınlık için yönetilemez bir güvenlik tehdidine dönüştüğünü gören Britanya, sistemin düzeltilemez olduğunu gördüğü noktada kontrolü tamamen kaybetmemek adına geri planlı çekilmeyi bir çıkış stratejisi olarak kurguladı. Böylece Fransa, İspanya ve Portekiz gibi rakiplerinin Afrikalıların emekleriyle oluşturduğu ekonomik kaynaklarını kesmeyi hedefledi. Yani polisçilik oynayarak rakip donanmalara el koymak, İngiliz elitizminin kılıfı olmuştu.

1833 yılında yürürlüğe giren Köleliğin Kaldırılması Yasası ile de sözde özgürleşen Afrikalılar, sömürgecilere "çıraklık" adı altında birkaç yıl daha bedava çalışmak zorunda kaldı. Britanya hükûmeti, hayatı çalınan insanlara tek bir kuruş ödemediği gibi "mülkiyet hakları ihlal edilen" 46 bin köle sahibine de o dönemin bütçesinin %40’ına (yaklaşık 20 milyon pound) tekabül eden bir tazminat ödedi. Üstelik tazminatlar ancak 2015 yılında tamamen bitebildi.

Gana'nın Küresel Tazminat Liderliği ve BM Kararları

Gana’nın Afrika halklarına olan sadakati ve tarihsel süreci sahiplenmesi yalnızca bir hatırlatma değil, aynı zamanda hukuki bir hesaplaşma zeminine dönüştü. Akra’da düzenlenen "Küresel Tazminat Konferansı"nda kabul edilen deklarasyon bununla da sınırlı kalmayarak Afrika Birliği (AU) ve Karayip Topluluğu (CARICOM) arasında stratejik bir ittifakın temellerini de attı. Afrika bu ittifak ile sömürgeci devletlerin sebep olduğu ekonomik ve sosyal yıkım için bir "Tazminat Fonu" kurulmasını talep etti. Böylelikle sömürgeciler için uluslararası hukuk önünde kaçamayacakları bir “borç yapılandırması” ortaya çıktı.

BM Genel Kurulu'nda Afrika Kökenli İnsanlar Daimi Forumu'nun sunduğu raporlar, köleliğin bir "insanlık suçu" olarak zaman aşımına uğrayamayacağını tescilledi. BM İnsan Hakları Konseyi'nin 2024 ve sonrası için belirlediği yol haritası, Batılı devletlerin geçmişteki rolleriyle yüzleşmeleri için yasal bir çerçeve oluşturdu. Özellikle "borçların silinmesi" ve "iklim adaleti" gibi güncel meselelerin sömürgeci geçmişten bağımsız düşünülemeyeceğini mümkün kılmaları, geçmişin tazminatını bugünün kalkınma hakkı ile birleştirdi.

Gana’nın Afrika ülkelerine yönelik uyguladığı vize muafiyeti ise bu sürecin Afrika halklarının ruhunu sahaya yansıtan en somut adımı oldu. 25 Mayıs Afrika Günü'nde yürürlüğe girecek olan, Gana'yı ziyaret etmek isteyen tüm Afrikalılar için ücretsiz vize uygulaması hem turizmi hem de kıta içi ticareti güçlendirmeyi hedeflerken, Gana’nın sömürgecilikle mücadeledeki tarihsel öncülüğünü "açık kapı" diplomasisi ile taçlandırdı.

Bugünün dünyasında Afrikalılar için adalet 

Köleleştirme sisteminin sahipleri bugünün adaletsizliğinin de baş mimarlarıdır. Batı, bugünkü demokratik ve liberal değerlerini, köleleştirdiği insanların sağladığı ekonomik konfor alanı içinde geliştirmiştir. Kurulan metropoller, bankalar, şirketler; tüm bunlar sevdiklerinden, ailelerinden, topraklarından ve dahi canlarından olmuş Afrikalıların sayesindedir. Yani yasakçılık imajı, arka kapıda işleyen ekonomik bağımlılığı asla engellemedi. Dahası Transatlantik ticaretin sona ermesi, Afrika’nın özgürleşmesini değil, Batı için "köleliği bitirme" bahanesiyle kıtanın doğrudan işgal edildiği "Afrika Talanı" sürecinin kapısını açtı. Bu nedenle Gana Cumhurbaşkanı Mahama’nın BM Genel Kurulu’ndaki tarihî çıkışı, Britanya’nın 1807 ve 1833 yasaları üzerinden inşa ettiği "hayırsever yasakçı" imajını zedelerken, aynı zamanda meselenin sadece para değil, bir "haysiyet ve onur" meselesi olduğunu da ortaya koymuş oldu.

Aliya İzzetbegoviç, “Bizler her şeyi yaşamış, buna rağmen aklını muhafaza edebilmiş insanlarız” der Tarihe Tanıklığım kitabında. Afrikalıların kültürlerini, ritimlerini ve inançlarını muhafaza etmeleri, Aliya’nın bahsettiği o "akıl kalesi"nin düşmediğinin kanıtı.

Sömürgeci sistem, köleleştirdiği insanı bedenen mülkleştirmek, ismini silmek ve onu "tarihsiz" bırakmak istese de Cumhurbaşkanı Mahama’nın BM’de vurguladığı "kendi insanlığımızı yeniden sahiplenme" çağrısı, işte bu tarihsel hafızanın çabası.

Bu çabanın sonucu olarak, BM'nin Transatlantik Köle Ticareti’ni "insanlığa karşı işlenmiş en ağır suçlardan biri" olarak kabul etmesi, Gana başta olmak üzere Afrika halklarının bu mücadelesinin artık hukuksal bir zemine oturmasını sağlayacak.

25 Mart "Uluslararası Kölelik ve Transatlantik Köle Ticareti Kurbanlarını Anma Günü" ile eş zamanlı olarak kabul edilen bu tarihî tasarı ile Afrika kıtası ve diasporasının on yıllardır süren tazminat talepleri, küresel diplomasinin en üst seviyesine taşınabilecek.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.