Duygusal Heyelanın Sürüklediği Uçurumlarda: Sonsuz Kaydırma Müptelalığı 

Yazar H. Yahya Şekerci, nöroplastisite ve "değişken oranlı pekiştirme" kavramları ışığında, sosyal medyadaki sonsuz kaydırma alışkanlığının beyin mimarimizi ve duygusal derinliğimizi nasıl bir "heyelana" sürüklediğini Fokus+ için kaleme aldı.
Duygusal Heyelanın Sürüklediği Uçurumlarda: Sonsuz Kaydırma Müptelalığı 

14.05.2026 - 14:54  |  Son Güncellenme:  15.05.2026 - 11:28

Herhangi bir sebeple elini kaybetmiş birinin yanağına temas edildiğinde kişi, bu teması kayıp elinde hissedebiliyor. Zira ilmî araştırmalar beyindeki el sinirlerinin yeri ile yüz sinirlerinin bulunduğu yerin kapı komşusu olduğunu gösteriyor. Ele dair sinyaller kesilince yüz bölgesindeki hücreler, el bölgesinin alanına yerleşiyor. Hayalet uzuv sendromu denilen bu süreç, beynimizin haritalama becerisinin bir neticesi.  

Beynimizde, bedenimizin her bir uzvunun temsil edildiği, adına somatosensoriyel korteks denilen bir harita bulunuyor. Bu haritanın işaretlediği nokta, uzuv kaybında dahi boş kalmıyor ve komşu sinir hücreleri yani nöronlar gelip o noktada karar kılıyor. Bir istila ya da işgal gibi de tasavvur edebiliriz bu durumu.  

Uzvunu kaybeden pek çok insanın protez takmadan önce dahi o uzvu yerli yerindeymiş gibi hareket etmeye çalışması da bir başka şaşırtıcı gerçek. Sinir bilim çalışmaları kapsamında yapılan tespitlere göre insan beyninin, protezi haricî bir alet gibi değil, vücudun bir parçası gibi algıladığı belirlenmiş. Mekanizma şöyle çalışıyor: Beyin, protezden gelen görsel ve dokunsal geri bildirimleri -şayet varsa- işliyor, o plastik veya metal parçayı saniyeler içinde ‘ben’liğine eklemliyor. Protez kullananlar, süratle sürece intibak ediyor. Ve kullanıcılar, örneğin bir nesneyi tutarken protezi hareket ettirdiklerini değil, bizatihi o nesneyi tuttuklarını dillendiriyor. İnsanın, pek çok hususiyetinin yanı sıra beynin meydana getirdiği birer benlik haritası olduğuna dair deliller niteliğindeki bu misaller, onun hayatta kalma ve nörolojik uyum kuvvetini ortaya koyuyor. 

Nöroplastisite sahasındaki çalışmalar derinleştikçe insana dair bildiklerimiz hayret verici bir noktaya doğru seyrediyor. Takriben bir asırlık zaman zarfındaki olan biten, insan beynine dair pek çok ezberi bozdu. 1890’lara kadar beynin belli bir yaşa kadar öğrenebileceği, istiap haddinin dolmasıyla, yaş almasıyla yeni bilgiler edinemeyeceği geçer akçeyken mezkûr tarihten itibaren bildiklerimiz tam tersi yönde ilerledi. Nöronların yeni bağlantılar kurarak öğrenmeyi sürdürdüğü bilgisini sinir yollarının değiştiği tespiti izledi evvela. Ardından beyindeki anatomik değişikler keşfedildi, sonrasında da ‘birbirini ateşleyen nöronların yani sinir hücrelerinin birbirine bağlandığı’ belirlendi.  

Yirminci asrın ikinci yarısıyla tecrübi çalışmalar yoğunlaştı. Âmâlar için geliştirilen titreşimli sandalyeler beynin göz gibi gören bir uzuv olarak işlev ifa ettiğini belirledi. Yüzyılın sonlarında fMRI gibi görüntüleme cihazları marifetiyle plastisite canlı canlı izlenebilir oldu. Yetişkin nörogenezis denen yeni sinir hücresi imali, ömür boyunca değişimin imkânını bildirdi. Hülasa beynimizin, zannımızın fevkinde bir esnekliğe sahip bulunduğu bilgisi, pek çok sahada köklü değişiklikler meydana getirdi. Ve belki de en mühimi araştırmalar, tespitler beynimizin mimarı olabileceğimize ilişkin idrake mecbur bıraktı.  

Sinir bilime dair zikredilen müktesebat ile oyun hamuruna benzetebileceğimiz birer beyin taşıdığımızı rahatlıkla söyleyebiliriz. Öğrendiklerimiz marifetiyle beynimizi ne ile şekillendirirsek o cihete doğru meyleder ve gelişim gösterir. Yani beynimizi şekillendirme saiklerimiz bizi biz yapan unsurlardandır diyebiliriz. Yine diyebiliriz ki beyni şekillendirirken uzunca zamanlar geçirdiğimiz neyse onun tesiri kolayca yitmez. Yıllarca neyle muhatap olduysak onun etkisi devam eder. Muhatap olduğumuz, öğrendiğimiz şey aradan çekilse bile uzun süre beyin orada kalabilir. O alanları terk etmez. Öte yandan ihtiyarladıkça kendini yeniden biçimlendirmeye muktedir bir beynimiz olduğunu biliyoruz artık. Nöronların yekdiğerini istilasını hatırda tutarak öğrendiklerimizle beynimizde yeni bağlantılar kuruduğumuzu da. Tekrar ettikçe bağlantıların kuvvetlendiğini, bırakıldığında ise kullanılmayan bağların zayıflayabileceğini biliyoruz. 

Pekâlâ ifade edebiliriz ki nöroplastisite yalnız bir öğrenmeyi değil, zihinsel bir coğrafi değişikliği beraberinde getiriyor. Beynin statik bir yapıda olmadığını öğreten bu nokta, iyi ya da kötü alışkanlıklarımızın aynı mekanizma ile kazanıldığını da açıklıyor. Hâliyle zihinlerimiz iştigal ettiği unsurları işliyor ve ona göre biçimleniyor. Bu elbette yalnız sinir bilim alanında neticeler vermiyor, davranışlarımıza sirayet eden bir kuvvetle hayatımıza tesir ediyor. 

İnsanın toplam enerjisinin ciddi bir yekûnunu harcayan beyin, oldukça maliyetli bir uzvumuzdur, bunun için de tasarruf modu daima açıktır. Nöral yolları önceden inşa edilmiş yollar, tanıdık yollar olduğu için plastisite aracılığıyla haritalandırılmıştır. Dolayısıyla bunlar tehdit içermez. Yeni nöral bağlantılar kurulmasını gerektirenler, enerji tüketen bir tehdit veya bir yüktür çünkü sıfırdan haritalamayı gerektirir. Maruz kalma arttıkça beyin, o nesneyi ‘emniyetli ve düşük maliyetli’ mahalline taşır. Bilişsel iktisat ve verimlilik bağlamında rahatlıkla değerlendirilebilecek bu mekanizma, insanın öğrenmesine dair hatırı sayılır bilgiler sunar.  

Tanıdık olanın tuzağı: Aşinalık etkisi 

Tesviyesi yapılmış, yürümeye uygun hâle getirilmiş yollardan geçmek, insan için daha bilindik bir şeydir şüphesiz. Mükerrer eylemler, başımıza nelerin gelip gelmeyeceği hususunda bir tahmin yürütmemize imkân tanır. Beynimiz bunu sever, zira enerji sarfiyatı asgari seviyede kalır. Tekrar, sadece bağlantıları güçlendirmez, aynı zamanda içerikle alakalı ihtiyatlarımıza, temkinlerimize ve tenkitlerimize dair mesafeyi daraltır. Bir uyarana tekrar tekrar maruz kalmak onu zihnimizde tanıdık, bildik kılar. Hatta onu daha şirin, daha iyi, daha doğru ve daha az tehlikeli kabul etmemizi sağlar.  

Reklam dünyasının tüketici üzerindeki psikolojik etkisini anlatan They Live (1988) filminden bir kesit

Bir insana, bir nesneye, bir sese yahut bir görüntüye ne kadar sık maruz kalırsak ona karşı bir tanıdıklık ve beğeni geliştirmemize dair ihtimaller artar. Psikolojide aşinalık etkisi diye bilinen bu kavram, bir şeyi ne kadar çok görür ve işletirsek ona o kadar müspet tepki verebileceğimizi savunur. Maruz kalma etkisi şeklinde çerçevelenen kavram ise yukarıda zikredilen tanıdık uyaranları güvenli ve olumlu olarak sınıflandırmamızı ifade eder. Bu kabule göre yaptığımız bu tercihler bilinç dışı gelişir. Yani neden beğendiğimizi anlamadan bir şeye sempati besleyebiliriz. Bilhassa reklam dünyasının yoğun olarak istifade ettiği tekrarlama gücü, maruz kalma süresi ve sıklığı arttıkça o şeye dönük müspet değerlendirmenin arttığı üzerine bina edilmiştir.  

Çok sık gördüğümüz logoları tercih etmeye meyilliyizdir. İlk duyduğumuzda belki pek hoşlanmadığımız bir şarkıyı bir süre sonra keyifle dinlemeye başlayabiliriz. Hatta dilimize dolanabilir o notalar. Aynı ortamda bulunduğumuz ve sık sık karşılaştığımız birine hiç konuşmasak bile diğer insanlardan daha fazla güvenmeye eğilimli olabiliriz. Tüm bunlar maruz kalma etkisindendir. Dahası aynı müzik, aynı yüz ifadesi tekrarlandıkça zihin, ‘bu bilindik, bu güvenli, bu hoş’ diye kabul eder. Tenkit filtreleri kapanır çünkü ‘Bu yanlış bilgi içeriyor olabilir mi’ sorusu çoktan erimiştir. Tıpkı her bir insanda milyarlarca bulunan sinir hücresinin, adına sinaps denilen bağlantı yollarını tekrar kullanırken kendini güvende hissetmesi gibi. 

Kumar makinesi mantığı: Değişken oranlı pekiştirme 

Maruz kalma etkisi, aşina olduklarımıza dair daha mütehammil yapıyor bizi. Tenkitleri asgari seviyeye indirmemizi sağlıyor. Ancak asıl soru, tanıdık geleni niçin tekrarlar dururuz? Ve neden bazen bırakır gibi olup yine başlarız? Cevabı, beynin ödül-ceza mekanizmasında mündemiç. Evet, beynimiz sabit ödülleri talep eder ancak bu onu bağımlı yapmaz. Onu bugünün dijital evreninde pek çok şeye bağımlı yapan ise muammadır. Muammanın, belirsizliğin kışkırtıcı yanı, baş döndürücü bir dehlize çeker insanı. Belirsiz ödüller onu her seferinde yeni bir umuda davet eder ve müptela kılar.  

Günümüz toplumunu daha dikkatsiz, daha duyarsız, daha kayıtsız kılan unsurların esaslı bir kısmını teşkil eden sosyal medya ve onun dünyasının içinde tutmak için geliştirdiği oyalayıcı alışkanlıklar, üzerine kafa yormayı gerektiriyor. Salt maruz kalmanın o konforlu tarafı, belirsiz ödül ile başka bir boyut kazanır. Özellikle sonsuz kaydırma özelliği, saniyelik her fırsatı ekrana bakmak için kullanmaya zorlayan tahrikkar bir eylem olarak parmak uçlarımızdan zihinlerimize sızar.  

Bir asansör beklerken düğmeye basılmış olduğunu gördüğümüz hâlde yeniden basmak isteriz çünkü o düğme ve oluşturduğu fonksiyon bize tanıdıktır. Sonsuz kaydırma, dijital bir asansör bekleme hâline benzetilebilir. Renkleriyle, akış hızıyla uygulamanın tasarımına o kadar aşinayızdır ki muhtevanın kötü olması dahi beynimizin o bildik düğmeye basma keyfiyetinden vazgeçmesine yetmez. Uygulamanın tanıdık gelmesi salt maruz kalma, düğmeye basma eylemi ise kendiliğinden sonsuz kaydırma fiilidir.  

Plastisite, alışkanlıkları aynı mekanizmayla kazandırır. Bu bilgiyle bakınca sonsuz kaydırma, beyni sürekli dağılma üzerine ustalaşmaya programlar. Hele hele kişiselleştirilmiş algoritmaların çepeçevre kuşattığı hap video serileri hesaba katıldığında maruz kaldığımız bu unsurların kısa bir süre içinde kötü bir müptelalığa dönüştüğü anlaşılacaktır. Nitekim sonsuz kaydırma, zihnin tanıdık bildik olanı sorgulamadan kabul ettiği bir vasıf taşıması hasebiyle düşüncenin sessiz ve derinden kayıp gitmesine sebebiyet verir. 

Tam bu noktada meseleyi etraflıca anlamak adına dikkat kesilmez gereken bir başka husus daha var: Burada da devreye, adına değişken oranlı pekiştirme denen psikolojik tarif girer. Yukarıda ifade edilmeye çalışılan, insanın ödül-ceza mekanizmasına dönük bir hedefi ifade eden değişken oranlı pekiştirme, maruz kalmanın meydana getirdiği, aşinalık etkisi oluşturan, konforlu diyebileceğimiz alanı başı sonu belli olmayan, ne zaman geleceği meçhul bir ödüle tahvil eder. Tastamam kumar makineleri mantığıyla çalışan bu mekanizma, kaydırma eyleminin arkasındaki temel muharrik güçtür. Mutat beklentilerin fevkinde ödülün ne zaman geleceğinin belirsiz olduğu ama aramaktan vazgeçilmediği bir alışkanlıktır bu. 

Slot makinesinin kolunu çekmekten farksız olan kaydırma, bazen sıkıcı bir içerikle bazen de dopamin patlaması oluşturan bir muhteva ile gelir. Sıkıcı içeriği ödülün olmaması, dopamin patlamasını ise büyük ödül gibi değerlendirebiliriz. Yalnız tam bu noktada şunu ifade etmek lazım: Dopamin; ödüle ulaşıldığında değil, ödül beklentisi esnasında doruk noktaya ulaşır. Sonsuz kaydırma, beyni daima sıradaki daha iyi olabilir beklentisinde tutarak insanı esir alır, bağımlı yapar. Örneğin, beş kaydırmada birçok iyi, yirmi kaydırmada bir muhteşem, iki kaydırmada bir ise vasat içeriklerin karşımıza çıktığını düşünelim. Beyin bu muamma arasında ümidi diri tutar durur. Beynin dopamin sistemi, tahmin edilmezliğini ödüllendirir aslında. Ve nihayetinde bir kez daha kaydırıp hemen sonra gelecek daha iyi bir içerik beklentisi zinde bırakır. Dolayısıyla kaydırma parmağı, kumarhanedeki kol çekenin kolundan farksızdır artık. Ödülün ne zaman düşeceğini bilmemek, kullanıcıyı sonsuz bir bekleyişe mahkûm eder. 

Beynimizi bir toprak gibi tahayyül edersek nöroplastisite toprağın yumuşamasıdır. Salt maruz kalma etkisi, hep aynı cihetten esen rüzgârdır. Değişken oranlı pekiştirme, yumuşamış zemini her seferinde daha derinden oyan sağanağın ta kendisidir. Netice ise insanı hissizleştiren bir büyük heyelan.  

Hislerin sığlaşması: Duygusal heyelan 

Sosyal medya platformlarında kullanıcıların sonsuz kaydırmayı çok sık kullandığı ortada. Yapılan araştırmalara göre ortalama bir kullanıcı günlük takribi 80 ila 100 metre arasında içerik kaydırıyor. Yaklaşık 3 saatlik bir zaman demek bu. Yalnızca 30 saniyede 5 farklı duygu yaşatabilen bir mekanizmadan bahsediyoruz. Önünüze düşen bir haber ile öfkeyi, eski yıllara yönelik bir içerik ile özlemi, bir filmden içli bir sahne ile hüznü, peşi sıra gelen bir komik durum videosuyla kahkahayı ve bir çocuğun düşeyazdığı bir kayıt ile gerilimi, korkuyu ardı ardına yaşamak hissi bir sathilikten başka bir şey getirmez.  

Beyne bu denli süratli geçişleri hakkıyla işlemek için duygusal bir yüzeysellikten başka çare bırakılmaması, takdir edileceği üzere çok şeyi alıp götürür. Muhatap olunan bir acıyla yoğrulmaya zamanı olmayan kullanıcı, ‘beğen’ veya ‘kaydır’ seçenekleri arasında empatisini azaltır. Öte yandan derin duyguları körelir. Evet, gerçek hayatta bir kayıp yaşandığında beyin, alıştığı hızlı geçiş bekler. Hâl böyle olunca uzun süreli hüzünler, neşeler insana bunaltıcı gelir hatta anormal karşılanabilir. Bununla beraber sürekli uyaranlı ödüllerden sonra sıradan aktiviteler haz vermemeye başlar. Bir yürüyüş, bir sohbet ya da bir kitap, beklenen dopamini salgılamaz.  

Esasen bir uyuşma tercihi de denebilir sonsuz kaydırma için. Çünkü sonsuz kaydırmayı bıraktığınızda hissedeceğiniz muhtemel boşluk, esasen zihninizin his kaslarının küçüldüğünün, erimeye başladığının bir işaretidir. Derin hissetmeyi artık unutan beyin, kendini en küçük bir üzüntüden muhafaza etmek adına uyuşukluğu seçebilir. Söz konusu nöro-biyolojik süreçler insan ruhunda bir enkaz bırakabilir. Bu duygusal heyelan, sürekli uyaran bombardımanı altındaki beynin hissizleşmesine sebebiyet verir. Artık hiçbir içerik yeterince etkileyici gelmez çünkü eşik artık çok yükselmiştir. 

Sonsuz kaydırma, zaman algımızı da inanılmaz boyutlarda heyecana uğratır. Dikey bir zaman tüneli olan bu akışta, başı sonu olmayan bir eylemde bulunmanın beynin anı idrak veya geleceği planlama kapasitesi işlemez hâle gelir. Zaman algımız tam manasıyla kaybolur. Bu zaten mekanizmanın istediği bir şeydir. Tıpkı alışveriş merkezleri ve kumarhanelerde olduğu gibi burada da vaktin bilgisi devre dışı bırakılır. 

Kullanıcıyı sistem içinde oyalamak ve dolayısıyla kâr marjını azami seviyeye çıkarmak için icat edilen sonsuz kaydırma esasında bir keşif değildir. Bu olsa olsa beynin kendi plastisitesini istismar ederek yükselttiği dijital cezaevindeki mekanik bir tavaftır. Çok fazla çeşit yiyen ve daima yemek yiyen biri nasıl ki tat alma duygusunu felce uğratırsa çok fazla enformasyona maruz kalanın da hislerinin felce uğrayacağını söyleyebiliriz. Bir ölüm haberinden sonra komik bir videoya muhatap olmak, duygusal uyumumuzu zedeliyor. Bir iptila olarak bu zedelenme hâli, hissî bir heyelanı tetikliyor. Artık ne acıya tam hüzünlenebiliyor ne de hakkıyla neşeye karşı bir sevincimiz var. Hislerimiz de giderek pek çok insani özelliğimiz gibi hızlı bir tüketim nesnesine dönüşüyor.  

Yalnızlaşma ve kutuplaşma: Kaydırmadan toplumsal kaymaya 

Son olarak bu katmanlı tahlilden yola çıkarak meselenin yalnız bireysel sahada kalmadığını ifade etmek durumundayız. Kabul edelim ki toplum fertlerden oluşuyorsa fertlerin şahsi alışkanlıkları öyle ya da böyle topluma sirayet eder. Peki, algoritmalar sarıp sarmaladığı, maruz kalma etkisinin bizzat kişi tarafından çağrıldığı, keyif ve haz beklentisi adına zihnin ödül-ceza mekanizmasının örselendiği bu vasatta içtimai yapı nasıl şekillenebilir? Elbette bunun üzerine büyük bir ciddiyetle eğilmeliyiz.  

Evvela kolektif duyguların sığlaşacağını kestirmek zor değil. Söz konusu duygusal heyelan kişiyle sınırlı kalamaz çünkü. Bugün de bir kısmına rastladığımız öfke patlamaları, tahammülsüzlük, ani sevinçler ve çabuk tükenen heyecanlar, cemiyetin genel his dokusunu yüzeyselleştiriyor. Empati gibi, adalet gibi uzun zamanlar ve sabır gerektiren, sindirilmesi gereken hisler köreliyor. Beri tarafta ise politik kutuplaşma otomatikleşmiş oluyor. Algoritmaların kullanıcıyı en çok tetikleyen içeriklerle besleme zulmü, maruz kalma etkisi ve değişken pekiştirme ile siyasi ayrışmaları derinleştirebiliyor. Tanıdık olan fikir sorgulanmaz, muhalif ise görülmez hâle geliyor. Toplum böylece ayrışabiliyor. 

Sonsuz uyaran akışının, insanın yalnız olduğu anlarda hissettiği boşluğu doldurduğunu göz önünde bulundurduğumuzda yalnızlaşmanın artabileceğini pekâlâ öngörebiliriz. Çok değerli olan, insanın kendi ile baş başa kalma hâlinin uyaranlarla iptal edilmesi, insanların yalnız olduklarının farkına varmadıkları bir sürece sürüklendiğini de gösterebilir. Komşuluk gibi, aile gibi gerçek bağlar böylece çözülebilir. Neticede kalabalık içinde yalnızlaşma, yerini ekran başında yalnızlaşmaya bırakabilir.  

Bu yalnızlaşmanın aşırı bireysel, dayanılmaz isteklerle dolu, aidiyet sorunu yaşayan ve kolektif eylemden aciz bir toplum mimarisine sebebiyet vereceği ortadadır. Algoritmaların kişinin zaaflarını bir idare vasıtası olarak kullanması, bazı memleketlerde görüldüğü üzere tuhaf seçimlerle neticelenmesine benzer manzaralarla pekâlâ karşı karşıya bırakabilir. Elimizdeki bilgiler oy verme gibi, tüketim alışkanlıkları ve kanaat oluşturma gibi kamuya dair fiillerin artık anlık tetiklemelerle gerçekleşebileceğine dair mühim emarelerle dolu. Bilindiği gibi anlık tetiklemeler ise derin değişim isteyen hareketlerin hasmıdır. Ezcümle, toplum, kriz anlarında oluşması beklenen duygudaşlığı oluşturamayabilir. Tıpkı elini kaybeden birinin yüzüne dokunulduğunda elini hissetmesi gibi, dijital dünyada gerçekliğini yitiren toplum da artık gerçek acılara değil, ekranındaki hayalet yansımalara tepki verebilir. Duygusal dayanıklılığını kaybedebilir. Motivasyonunu yitirebilir.  

Tüm bunlarla beraber altını çizmek gerekir ki nöroplastisitenin en önemli mesajı şudur: Beyin nasıl kaydırarak yeniden şekilleniyorsa derin odaklanarak, tek bir işle uzun süre uğraşarak, ekransız zamanlar yaratarak da yeniden şekillenir. Plastisite bir lanet değil, bir araçtır. Son kertede onu nasıl kullandığımız bize bağlıdır.