Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye- 9: Abdülhamid’in Yakınındaki Suriyeli Araplar 

Araştırmacı Mehmet Akif Koç, Suriye'nin tarihsel ve sosyolojik sürecini inceleyen serinin devamında; II. Abdülhamid’in yakın çevresindeki Suriyeli Arap devlet adamlarının Osmanlı sarayındaki konumlarını, etkilerini ve Meşrutiyet sonrası yaşadıkları düşüşü Fokus+ için inceledi.
Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye- 9 Abdülhamid’in Yakınındaki Suriyeli Araplar 

02.05.2025 - 16:16  |  Son Güncellenme:  04.05.2025 - 12:34

II. Abdülhamid devrinde Arap topraklarının ve Suriye’nin imparatorluk içindeki vilayetler hiyerarşisi ve sosyo-ekonomik olarak artan önemine paralel olarak, sultanın özellikle son yıllarında en yakınındaki kilit mevkilerde çok sayıda Arap devlet adamı ve danışman bulunması dikkat çeker. Bu isimler arasında Suriyeli Sünni Müslüman Arap İzzet (Holo) Paşa ile Selim Melhame Paşa ve kardeşi Necib Melhame Paşa, ayrıca Rifâî Şeyhi Ebu’l Huda bilhassa kayda değer isimlerdir.  

Arap İzzet Paşa (1851-1924)  

Ahmed İzzet Holo Paşa el-Âbid namıyla da bilinen Arap İzzet Paşa, II. Abdülhamid dönemindeki en nüfuzlu saray erkânının başında gelmekteydi. 1851’de Şam’da bir tüccar ailede dünyaya geldi. Beyrut’ta Fransız tedrisatında hukuk okuyarak tamamladığı tahsili ona Arapça, Fransızca ve Türkçeyi rahatlıkla konuşabildiği bir kariyer sağladı. Dedesi Ömer Ağa el-Abid, 1860’ta Şam’daki meşhur Hristiyan-Müslüman çatışmalarında binlerce Hristiyan’ı katliamdan kurtararak Babıali’nin dikkatini çekti ve Şam’ın el-Meydan kasabasının eşrafı olarak kabul edildi.   

Osmanlı idarecileriyle arası iyi olan ailenin bu prestiji sayesinde Ömer Ağa’nın büyük oğlu Muhyiddin Ebu’l Havl (Holo) Paşa el-Âbid de Şam’ın kuzeyindeki Sünni Arap şehri Hums’un kaymakamlığına atandı. Ardından Nablus Valiliği de yaptıktan sonra Suriye’deki Osmanlı yönetiminin en üst düzeydeki birkaç bürokratından biri haline geldi.   

Oğlu İzzet’in politik kariyeri de babası gibi açık oldu, yüksek tahsilinin ardından Şam’daki Osmanlı idaresine girdi, Fransızca ve Türkçeye vukufiyeti Vali Ahmed Cevad Paşa’nın dikkatini çekti ve Şam’da Arapça ve Türkçe basılan resmi Suriye Gazetesi’nin genel yayın yönetmenliğine getirildi. Gazeteci olarak II. Abdülhamid’in dış politikasının ateşli bir savunucusu haline gelen Ahmed İzzet, gazetedeki başarılarıyla İstanbul’un dikkatini çekmekte gecikmedi. 1887’de İstanbul’a çağrıldı ve kısa süreli birkaç yargı/mahkeme görevinin ardından, Abdülhamid’in Arap dünyasına yönelik politik ilgisini besleyecek danışmanlarından biri olarak 1895’te Yıldız’daki saraya alındı. Sultanla aralarında on bir yaş vardı, ancak iktidarının son üçte birlik bölümünde onun kişisel arkadaşı ve dostu olacak kadar yakınında olabilmeyi başarmıştı.  

İstanbul’u Şam üzerinden Medine’ye bağlayacak Hicaz Demiryolu’nun yapımı başta olmak üzere, devletin Suriye ve Arap dünyasına yönelik politikalarının şekillenmesinde padişah üzerindeki nüfuzuyla etkili isimlerden biri oldu. Suriye’de telgraf hattı kurulması ve 1907’de Şam’a elektrik hattının bağlanması gibi altyapı projelerinde de hem imparatorluğun hem de kendi memleketinin çıkarlarını gözetti. Bu görevleri sırasında Şam ve Suriye’de çok sayıda emlak ve yatırım sahibi oldu ki bunları padişah nezdindeki nüfuzu sayesinde elde ettiğine dair söylentiler ve rüşvetçi olduğuna dair suçlamalarla adı anılmaya başlandı. Özellikle 1896-97’den itibaren saray içinde ve kabinede, her ikisi de padişaha yakın olan Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşa ile İkinci Kâtibi İzzet Paşa’ya yakın ekipler arasında ciddi bir güç mücadelesi ve kapışma yaşandı.  

Padişah kendisini çok takdir eder ve ondan “bizim İzzet” diye bahseder, “fevkalade akılı bir zat” olduğunu söyler, Hicaz Demiryolu işini yürütmekteki becerisini över ve “Bu gayemde benimle işbirliği yapacak İzzet’ten daha iyi birisini bulamazdım” derdi. Padişahla görüşmek üzere İstanbul’a gelen Siyonizm’in öncüsü Theodore Herzl kendisinden “Her an insanın üstüne sıçramaya hazır bir kaplan” olarak bahseder. Macar seyyah ve müsteşrik Vambery ise onu da dâhil ettiği “Mabeyincilerin, padişahı kişisel çıkarları için kullanan namussuz ve düzenbazlar” olduklarını ve Abdülhamid’in bu adamların elinde bir oyuncağa dönüştüğünü kaydeder.i  

II. Abdülhamid’e bu denli yakın oluşu, hem “İkinci Mabeyinci” olma vasfı hem de hükümdarın yakın dostu ve danışmanı olması, 1908’deki II. Meşrutiyet’in ilanı sürecinde kendisini öncelikli hedef haline getirir. Büyük bir servet yığan bu haris adam, Jön Türklerin darbesinden sonra sansürün kaldırıldığı basında, efendisi padişah doğrudan eleştirilmediği için öncelikli günah keçisine dönüşür. Bu durum padişah için de tercih edilir bir durumdur ve kendisine yönelik eleştiriler karşısında İzzet Paşa bir nevi “sigorta” işlevi görür. Sonunda padişah baskıları defetmek için sürgüne gitmesine razı olur, oğlu olarak gördüğü bu adama “Beni hayatta bırakırlar ama seni öldürürler! Memleketi hemen terk et!” tavsiyesinde bulunur.   

Böylece İstanbul’dan İngiliz bayrağı taşıyan bir Mısır gemisiyle kaçarak (Almanlar kaçışına yardımcı olmayı reddetmişti) önce Avrupa’ya gider, oradan Mısır’a geçer ve sahip olduğu devasa servet sayesinde refah içinde hayatını sürdürür. 1923 yazında Ankara Hükümeti’nin verdiği izinle birkaç haftalığına İstanbul’a gelirse de yeniden Mısır’a döndü ve 1924’te Kahire’de öldü. İzzet Paşa’nın oğullarından Muhammed el-Âbid, 1932 ile 1936 arasında Fransız mandası altındaki Suriye’nin cumhurbaşkanlığını yaptı.  

Melhame Kardeşler: Selim ve Necib Paşalar 

II. Abdülhamid döneminde saraya ve kabineye yerleşen Suriyeli Araplar sadece Müslümanlarla sınırlı değildir, yetenekli ve politik temsile sahip Hristiyan Araplar da danışman ve nazır olarak padişaha yakın olabilmiştir. Bunların başında da kuşkusuz Lübnan Mârunîlerinden iki kardeş, Selim ve Necib Melhame Paşalar gelir. Beyrutlu dava vekili Beşare Efendi’nin diğer dört oğlu Habib, İskender, Filip ve Şükrü de Osmanlı Devleti hizmetinde görevler aldılar. Habib Melhame Trabzon Reji İdaresi Nazırlığı ve İstanbul Tütün İdare-i İnhisariyesi Nazırlığı görevlerinde bulunurken, İskender Melhame Yanya ve Selanik Reji Nazırlığı yaptı. Filip Melhame Şura-yı Devlet azalığı, Şükrü Melhame ise Malta Adası Şube Vekâleti görevinde bulundu.  

Ailenin en kuvveti ismi olan Selim Melhame (1851-1937), Şam Valisi Suphi Paşa’nın maiyetinde başladığı devlet hizmetinde, Şam-Halep-Birecik demiryolu ve Beyrut-Şam buharlı tramvayı imtiyazlarını aldıktan sonra önemli bir servet kazandı. 1893’te II. Abdülhamid tarafından Ziraat, Maden ve Orman Nazırı olarak atandı. İmparatorluğun ticaret antlaşmaların müzakeresi ve takibinin yanında, Galata’daki borsa işleri ve büyükelçilerle olan bazı hassas müzakereleri padişah adına takip etmekle sorumluydu. Bazı kritik süreçlerde ve dış temaslarda “Sultan’ın kişisel elçisi” olarak nitelendirilecek kadar padişaha yakın bir isimdi.  

Necib Melhame Paşa (1856-1927), Tunus’ta bir süre ticaretle uğraştıktan sonra, Fransa’da hukuk tahsili yaptı, İstanbul’a gelince bir süre Düyun-u Umumiye’de müdür olarak çalıştı. Ardından Tunus’a giderek gazetecilik yaptığı sırada, jurnalciliğe karşı özel bir ilgisi olan padişaha gizli bilgiler ileten bir jurnalci oldu. İstanbul’a çağrılarak Maliye Nezareti’nde görev aldı, vezirlik payesiyle ödüllendirildi, bir süre Nafia Nezareti müsteşarlığı da yaptı. Padişahın Hafiye teşkilatında önemli görevleri olduğu gerekçesiyle Jön Türkler’in hedefindeki isimlerden biriydi.  

Selim ve Necib Melhame kardeşler, saraydaki Suriyeliler ekibinin başında olan Arap İzzet Paşa’ya yakınlıkları sayesinde hem bürokratik kariyer yapmış, hem II. Abdülhamid’in yakınında yer almış hem de bu yakınlığı maddi servete tahvil edebilmeyi becermiş isimlerdi. Ancak II. Meşrutiyet sonrasındaki sabık rejimle hesaplaşma döneminde padişahın ilk olarak feda ettiği kişiler arasında yer aldılar, Avrupa’ya kaçarak canlarını kurtarabildilerse de yığdıkları serveti büyük oranda kaybettiler.  

Şeyh Ebu’l Hüda (1850-1909)  

Saraydaki Suriyeliler kliğinin önemli isimlerinden biri de bir Rifâî şeyhi olduğu belirtilen, bazı kaynaklarda –tahkir amaçlı- Abdülhamid’in “cinci hoca”sı olarak anılan, ama her halükarda büyük bir nefret objesine dönüşen, aslen Halep yakınlarındaki Maarretunnu’man kasabasından Ebu’l Hüda isimli din adamıdır. Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilişi sonrası alındığı Halep nakibüleşraflığı görevine II. Abdülhamid tarafında yeniden tayin edildi. 1876’da İstanbul’a gelerek Meclis-i Meşâyih reisliğine atandıysa da Halep’e geri gönderildi, ancak 1878’de affedilip yeniden İstanbul’a döndü. 1879’da Anadolu kazaskerliği, 1885’te Rumeli kazaskerliği görevlerine atandı. Bu esnada çocukları ve kardeşlerine de devlette üst kademe görevler temin etti ki bunda padişaha olan kişisel yakınlığının tesiri büyüktü.  

II. Abdülhamid döneminde 30 yıl kadar İstanbul’da yaşadığı ve akçeli işlere de karışan nüfuzlu bir isim olduğu için eleştirilerin hedefinde oldu. İmparatorluğun Arap vilayetlerinde padişahın nüfuzunun yayılması ve İstanbul’a gelen Arap misafirlerin ağırlanmasında padişah tarafından zaman zaman görevlendirildi. Ancak saradaki bir başka nüfuzlu Suriyeli İzzet Paşa ile yaşadığı çekişmelerin zaman zaman sultanı sıkıntıya soktuğu kaydedilir. Saraydaki Suriyeliler kliğinin diğer etkili isimleri gibi II. Meşrutiyet döneminde eski devirdeki çürümenin sembollerinden biri olarak kodlanmış, ancak diğerleri gibi yurt dışına kaçmaya fırsat bulamamıştı. Tutuklanarak meşhur Bekir Ağa Bölüğü’nde hapsedildi, 1909 Mart’ta Büyükada’da göz hapsindeyken öldü, önce Beşiktaş’taki dergâhının haziresine defnedildi, 1937’de naaşı Halep’e götürüldü ve sağlığında burada yaptırdığı külliyede babası ve kardeşinin yanına nakledildi.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.