Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye- 8: Suriye’nin Osmanlı Sistemi İçinde Yükselişi
25.04.2025 - 16:36 | Son Güncellenme: 21.08.2025 - 09:33
Rumeli yerine Arap vilayetlerinin öne çıkması
Son dönem Osmanlı tarihçiliğinin önemli isimlerinden François Georgeon, kaleme aldığı II. Abdülhamid’e dair en detaylı ve objektif biyografilerden birinde, Osmanlı’nın vilayetleri arasında bir hiyerarşi olduğunu ve ilk sırada hemen daima Rumeli vilayetlerinin bulunduğunu (daha ziyade jeopolitik, ekonomik ve sosyo-politik nedenlerle), ancak devletin yıkılmaya yüz tuttuğu son asırda Balkanlardaki gerileme ve büyük toprak kayıpları sonrasında Anadolu ve Arap vilayetlerine daha fazla önem verilmeye başlandığını kaydeder.i
Osmanlı’nın son dönem önde gelen devlet adamlarından ve bir dönem Şam Valiliği görevinde de bulunan, Ahmet Cevdet Paşa, Balkanlardaki kayıpları telafi edebilmek için “En önemli sorunun Anadolu ve Arap vilayetlerinin zenginliğini arttırıp, buraları müreffeh kılmak” olduğunu vurgular ve “Suriye, Halep ve Adana’nın kalkınması bu bölgeyi yeni bir Mısır haline getirmelidir” diyerek devletin bu yeni politikasına işaret eder.

Gözden Kaçmasın
Nitekim resmi belgelerde de bu öncelik sıralaması gözlemlenebilir. 1877 tarihli salnâmelerde imparatorluğun ilk altı vilayetinin hepsi Rumeli’dendi ve ilk sırada Edirne vardı, Arap vilayetleri listenin en sonunda, Hicaz vilayeti ise en alt basamaktaydı. Abdülhamid ise bu sıralamayı tersine çevirdi, ilk sıralara Arap vilayetlerini koydurdu. 1886 salnâmesinde en başta Suriye, sonra Hicaz, ardından sırayla Bağdat, Basra, Yemen ve Halep gelmeye başladı. Hiyerarşinin en üst dokuz basamağını Arap vilayetleri alırken, bu kez en altta Rumeli vilayetleri sıralandı, en sonuncu sıraya da Manastır vilayeti kondu ki Jön Türk devrimi de oradan çıkacaktı.
Bu resmi hiyerarşi elbette sadece kâğıt üzerindeki bir sıralamadan ibaret değildi, devletin politik ve ekonomik önceliklerini de yansıtan, kaynakların dağıtımında hangi bölgelerin ön plana çıkacağının da bir göstergesi olarak görülüyordu. Cevdet Paşa’nın yukarıdaki sözlerinin de gösterdiği gibi, Arap vilayetleri ve özellikle de Suriye II. Abdülhamid döneminde özel bir ihtimama mazhar olacaktı. Bürokraside artık Arap vilayetlerine atanmak Rumeli vilayetlerine atanmaktan daha prestijli görülecek, sarayın ilgi alanları arasında Arap memleketlerinin sorunları daha öncelikli bir yer işgal edecekti.
Hâlbuki o döneme kadar Rumeli vilayetleri yüzyıllarca en fazla ihtimam gösterilen yerler olmuş, bürokrasi ve memuriyetlerde Rumelili isimler egemen olmuştu. II. Abdülhamid’in İslam referanslı iç ve dış politika tercihleri, Balkanlardaki Hristiyan tebaanın ayrılıkçı eğilimleri ve savaşlar sonucu kaybedilen topraklarla birleşince, Arap vilayetlerine gösterilen bu yeni özen ve öncelik bir tercihten ziyade mecburiyet halini almaya başladı.
Suriye’nin imparatorluk içindeki yükselişi
Bu iç ve dış siyasi şartlar içinde, Kavalalı Mehmed Ali Paşa’dan itibaren Osmanlı merkezi yönetiminden tedricen kopan Mısır’ın, 1882’deki Arap milliyetçisi el-Arabî Paşa İsyanı’nın ardından İngilizlerin işgaline uğramasıyla, Ortadoğu’daki Arap toprakları arasında Suriye hem jeopolitik konumu hem de ekonomik ve demografik imkânları sayesinde II. Abdülhamid’in özel ilgi alanına girmeye başladı.
Anadolu ve Suriye’nin Osmanlı Devleti açısından yeniden en önemli vilayetler konumuna ulaşmalarının en somut ve gözlemlenebilir neticesi, yatırımlar ve bilhassa bayındırlık/imar faaliyetlerinde izlenebilir. Örneğin, II. Abdülhamid’in tahta çıktığı 1876’dan önce mevcut demiryollarının üçte ikisi Rumeli’de inşa edilmişti ve bu bir stratejik tercihti. Buna mukabil, 1882 ile 1908 yılları arasında inşa edilen demiryollarının ise %47’si Suriye, %37’si Anadolu ve sadece %15’i Rumeli’de yapılmıştı. Bu yönelimde kuşkusuz Almanlarla kurulan askeri ittifakın ihtiyaçları ve Ortadoğu’da artan İngiliz-Fransız etkisini dengeleme ihtiyacı da belirgindir.
Eğitim alanında da benzer bir yönelim dikkat çeker. Örneğin 1875’te tüm imparatorlukta sadece dokuz askeri rüşdiye vardı ve bunların hepsi İstanbul’daydı. 1877’den itibaren taşrada yeni okullar açılırken bunların ilk üçü Arap vilayetlerinde yer almaktaydı ve ikisi Büyük Suriye coğrafyasındaydı: Şam, Beyrut ve Bağdat. 1887-98 yılları arasında Arap vilayetlerinden olup askeri rüşdiyelerde eğitim görmüş öğrencilerin sayısı %100 oranında artarken, 5. ve 6. kolorduların bulunduğu Şam ve Bağdat’ta iki de askeri idadi okulu açılacaktı. Bu tarihten itibaren Osmanlı ordusundaki Arap subayların oranı da buna paralel olarak artmaya başladı.
Bu dönemde II. Abdülhamid’in Arap vilayetlerine yönelik öncelikli stratejisi, uzun zaman ihmal edilen ve İngilizlerle Fransızların tesir ve nüfuzuna açık bırakılan bu bölgelerdeki Müslüman Arap nüfusu devlete daha fazla entegre ederek, Balkanlarda tecrübe edilen ayrılıkçı talepleri ve olası büyük kopuşları önlemekti. Bu amaçla bilhassa nüfuzlu ve etkili Arap aşiretlerinin yetenekli çocuklarının İstanbul’daki sivil ve askeri yüksek okullarda eğitim görmesine önem veriliyor, giriş sınavlarında başarılı olanların yanında, sultanın özel kontenjanından Arap gençlerinin bu okullara girişi teşvik ediliyordu. Padişahın bu stratejisinde Suriye’nin ağırlıklı konumuna ilaveten Hicaz, Irak ve Yemen’deki Arap nüfus da öncelikli yer işgal ediyordu ki “Son Osmanlı Kuşağı” olarak nitelendirilen bu isimler 1918 sonrasında kurulan bağımsız veya manda altındaki Arap devletlerinin yönetici kadrolarını oluşturacaktı.
Suriye’nin II. Abdülhamid dönemindeki bu ayrıcalıklı konumunun bir sebebi bu bölgenin Hac yolları üzerinde bulunan kilit bir güzergâh olmasıydı. Ancak daha kritik ve stratejik önemi, Mısır’ın İngiliz kontrolüne geçmesinin ardından Şam’ın Arap Yakındoğu’sunun bütünü açısından adeta bir kültürel başkent, ağırlık merkezi ve entelektüel çekim merkezi haline gelmesiydi. Abdülhamid’in Tanzimat reformlarıyla birlikte canlanan toprak temeline dayanan Suriye milliyetçiliğinin gelişimini engellemek için idari düzenlemeler yaptığını kaydeden Georgeon, daha önce 1872’de mutasarrıflık yapılarak Büyük Suriye’den ayrılan Kudüs’e ilaveten Lazkiye, Trablusşam, Beyrut, Akkâ, Nablus gibi tarihsel merkez ve ticari liman kentlerinin de 1887’de Suriye’den kopartılarak İstanbul’a daha ağımlı kılınmış bir Suriye yaratıldığını ve merkezileşmenin daha da arttırıldığını belirtir.
Ancak Abdülhamid’in Suriye’ye verdiği önem; bağımlı bir memleket, Hilafet üst şemsiyesi altında meşrulaştırıcı bir toplumsal destek ve İstanbul’a tam sadakat temelinde bir ilişkiyi ifade etmektedir. Bu açıdan Suriye ve Lübnan’daki Arap milliyetçiliğini çağrıştıran hemen her görünür adım bastırılır ve yasaklama yoluna gidilir. Dolayısıyla Abdülhamid’in Suriye politikası, burada Arap kimliğini canlandırmak ve kendi ayakları üstünde durabilen bir Arap vilayeti yaratmaktan ziyade, İstanbul’a tam bağlı ve sadık bir merkez eyalet oluşturmaktır. Bu siyaset önemli ölçüde başarılı da olur; Abdülhamid Suriyeli Arap entelektüel çevrelerin bir kısmı haricinde, halk nezdinde önemli bir toplumsal destek bulur, popülaritesi artar ve buna paralel olarak, Suriye’de 19. yüzyılın son çeyreğine kadar aktif ve güçlü olan özerklik yanlısı veya ayrılıkçı Arap milliyetçisi yapılar önemli ölçüde güç kaybeder.