Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye – 42: Suriye Kürtlerinin Tarihsel ve Siyasal Evrimi

Dr. Mehmet Akif Koç, Suriye'nin tarihsel ve sosyolojik sürecini inceleyen serinin devamında; Suriye’deki Kürtlerin tarihsel gelişimi ve siyasal konumunu Fokus+ için inceledi.
Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye – 42 Suriye Kürtlerinin Tarihsel ve Siyasal Evrimi

16.03.2026 - 15:55  |  Son Güncellenme:  17.03.2026 - 09:03

Suriye İç Savaşı sırasında bölgesel ve uluslararası gündemin üst sıralarında kendine yer bulan Suriye’deki etnik azınlıklardan Kürtlerin bu ülkedeki varlığı eski dönemlere uzansa da büyük Arap çoğunluk içinde oldukça küçük bir azınlık olarak yaşamaktaydılar. Nitekim 1925 yılı itibariyle Kürtlerin Suriye’deki nüfus oranı %2’yi aşmazken, bilhassa Türkiye’den Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki isyanlar sonrası bu ülkeye göçlerle birlikte Kürt nüfusu %10 oranına kadar varmış durumda.  

Kürtler Ortadoğu’da Sykes-Picot Antlaşması’nın uygulanmaya başladığı 1910’ların sonundan beri temelde dört bölge ülkesine dağılmış halde yaşamakta olup; Türkiye, İran ve Irak’tan sonra en yoğun şekilde yaşadıkları coğrafya Suriye’dir. Haseke başta olmak üzere Türkiye sınırı boyunca serpilmiş yerleşim beldelerinde yaşayan Kürtler, başkent Şam’ın dışında Halep, Hama, Humus, Rakka, Deyrizor, Lazkiye gibi büyük şehirlerde de azımsanmayacak oranda nüfuslarıyla varlıklarını sürdürmektedir. Şam’da günümüzdeki Kürt mahalleleri ve nüfusun Selahaddin Eyyubi zamanından beri bölgeye gelip yerleşen toplulukların bakiyesi olduğu görüşü, Kürtlerin bölgedeki tarihinin Araplar ve Türklerle iç içe geçmiş yapısına da ışık tutuyor. 

Cumhuriyet döneminde başta Şeyh Said İsyanı (1925) olmak üzere, Ağrı İsyanları (1926-30) ve Oramar İsyanı (1930) sonrası olmak üzere, on binlerce Kürt ülkeyi terk ederek Suriye’ye geçmiş, benzer şekilde 12 Eylül Darbesi sonrasında da çeşitli nedenlerle çok sayıda kişi bu ülkeye göç etmişti. Keza sınır boylarında sadece Türkmen ve Arap (Şafiî veya Nusayrî Alevî) toplumlar değil, Kürt aşiretler de I. Dünya Savaşı sonundaki düzenlemelerle sınırın farklı yanlarında kalmıştı. Sonraki göçlerle birlikte düşünüldüğünde, Türkiye ve Suriye’deki Kürtlerin ortak ve benzer bir tarihsel süreç yaşayarak, olumlu veya olumsuz gelişmelerden benzer şekilde etkilendikleri söylenebilir. 

Fransız işgal ve manda yönetimi döneminde Kürtler (1920-46) 


Osmanlı sonrası dönemde Fransız manda yönetimi, Suriye ve Lübnan’da Mârunîler öncülüğündeki Hristiyan cemaatlere, Dürzîler ve Alevîler gibi mezhepsel azınlıklara özerk bölgeler tahsis ederek azınlık haklarını gözetmiş, bunu yaparken de Sünni Arap çoğunluk karşısında kendisine destek verebilecek mahalli partnerler bulma stratejisi gütmüştü. Ancak Fransızların, nüfuslarının ötesinde temsil oranıyla bürokrasi ve güvenlik yapılanmalarında yer verdiği bu azınlıklar üzerinden Sünni çoğunluk nüfusu dengeleme stratejisi, sonraki yıllarda yükselecek olan pan-Arabizm dalgasının altında kalacak ve bu toplulukları devlet destekli milliyetçiliklerin hedefi haline getirecekti. 

Ancak Kürtlerin bu yöndeki özerklik, ayrı bir idari birim kurma ve sosyal/kültürel hak taleplerine Fransızlar söz konusu dönemde müzahir yaklaşmadı. Bunların sebepleri arasında şu unsurlar zikredilebilir: Bu hakların etnik değil sadece dinî/mezhepsel azınlıklara verilmekte oluşu, Kürt aşiretleri arasındaki çekişmeler ve farklılaşan talepler, Kürt nüfusun diğer azınlıklar gibi toplu halde yaşamaması ve dağınık bölgelerde bulunması, komşu Türkiye ve Irak’ın kendi Kürt nüfuslarından dolayı bu tür düzenlemelere tepki göstermesinden çekinilmesi. 

Bununla birlikte Fransızlar, Kürtlerin sosyal ve kültürel haklarını kullanmasına tamamen olumsuz yaklaşmadı; başta Türkiye’den Suriye’ye geçen Bedirhan kardeşler olmak üzere, Kürt yazar ve entelektüellerin gazete, dergi ve cemiyet çalışmalarıyla bir bilinç yaratılması hedeflendi ve bunda bir ölçüde başarılı da olundu. Örneğin Xoybûn gibi yüzyılın en önemli Kürt örgütlenmelerinden biri Lübnan’ın Bihamdun şehrinde kuruldu. Türkiye’den gelen Kürt yazar, gazeteci, subay ve aşiret reislerinin yönetiminde bulunduğu Xoybûn Suriye Kürtlerinin teşkilatlanması ve kültürel canlanmasında önemli rol oynadı. Latin harfleriyle hazırlanan ilk Kürtçe dergi olan Hawar, bu dönemde 1932-43 yılları arasında Şam’da basılıp yayımlandı.  

Ancak bu serbestlik ortamı geçici olacak, 1946’daki bağımsızlık sonrası, Kürtlerin kültürel, siyasal ve sosyal haklarının bir bütün halinde kısıtlanacağı politikalar yeni dönemin kodları haline gelecek, bu da ilave gerginlikler ve günümüze kadar uzanan sorunlara yol açacaktı. 

Bağımsızlık ve Baas döneminde (1946-2000’ler) Kürtlerin sistematik dışlanma süreci 


Bağımsızlığın elde edildiği 1946’dan sonraki dönemde çeşitli Kürt siyasetçi ve subaylar dönem dönem ülkenin kaderinde etkili olabildi ve üst düzey pozisyonlara geldi. Bunlar arasında en fazla bilinen ve öne çıkanlar, Hüsnü Zaim ve Edip Çiçekli’dir. Bağımsızlık dönemindeki ilk cumhurbaşkanı Şükrü el-Kuvvetli’yi Mart 1949’da gerçekleştirdiği darbeyle deviren Albay Zaim, Ortadoğu’da ve Suriye’de darbeler dönemini açan subay olarak da bilinir; ancak iktidarda beş ayını tamamlayamadan o da Arap kökenli subay Sami el-Hinnavî tarafından devrilecek ve idam edilecekti. Hüsnü Zaim-Muhsin Berazi ikilisinin iktidardayken etraflarını Kürt yönetici ve danışmanlarla kuşatması, başbakanını da Kürtlerden seçmesi Arap milliyetçilerinin tepkisini çekmiş ve devrildiğinde Suriye matbuatında “Kürt hükümeti düştü, Kürt devleti yıkıldı” yorumlarına yol açmıştı.  

1949 yılı içindeki üçüncü darbenin başındaki Edip Çiçekli de bir yönüyle Kürt olmasına rağmen bu kimliğini çok fazla ön plana çıkarmaktan çekinmişti. Askerî bir diktatörlük kuran ve bunu sürdürebilmek için Arap milliyetçileriyle ittifak kuran Çiçekli, Kürtler dâhil tüm azınlıkların baskı altında sindirildiği beş yıllık bir dönemin ardından 1954’te bir başka darbeyle yönetimden uzaklaştırıldı. Zaim ve Çiçekli’den sonra da bir daha herhangi bir Kürt, ülkenin en üst düzey makamına getirilmedi. Ancak belirtmek gerekir ki eski Osmanlı bakiyesi kuşağa mensup olan Kürt liderler Hüsnü Zaim, Muhsin Berazi ve Edip Çiçekli’nin Türkiye ile ilişkileri hep iyi olmuş ve iki ülke arasında dostane komşuluk ilişkilerini teşvik etmişlerdi. 

1946’daki bağımsızlık sonrasında İskenderun ve Lübnan’ın önce özerklik sonra da bir şekilde Suriye’den ayrılmaları, benzer istikametteki tüm taleplerin ayrılıkçı olarak kodlanmasını beraberinde getirdi. Bilhassa 1948’de İsrail’e karşı verilen savaşın hezimetle sonuçlanması, bu tür talepleri seslendirenlerin vatana ihanet gibi ağır ithamlarla etiketlenmesini kolaylaştırdı. Buna ilaveten 1949-54 döneminde iktidarı elinde tutan Kürt subaylara duyulan antipati ve hoşnutsuzluk da Kürtlerle ilgili algıları şekillendirdi. Sonraki yıllarda ise önce 1958-61 yılları arasındaki Mısır’la birleşme dönemi, ardından da Baas yıllarında Arap milliyetçiliği ülkenin baskın karakteri haline gelince, Kürtlerin siyasal projeleri de kültürel hak talepleri de herhangi bir karşılık bulamadı. 

Suriye Kürt tarihinin en büyük travmalarından biri kuşkusuz, 1962 yılındaki Haseke Nüfus Sayımı ve bu şaibeli uygulama sonucu yaklaşık 150 bin kadar Kürt’ün “yabancı” (Ecânib) veya “kayıtsız” (Mektumin) ilan edilerek vatandaşlıktan çıkarılması oldu. Bu insanlar mülkiyet edinme, eğitim ve seyahat haklarını kaybettiler. Suriye devletinin bu hamlesi, Kürtlerin demografik bir tehdit olarak görüldüğünün ilk resmi tesciliydi. Ancak bu noktaya bir günde ve şaibeli bir nüfus sayımıyla gelinmiş değildi. 

1961’de Mustafa Barzani liderliğindeki Irak Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) özerklik talebiyle isyana girişmesinin Suriye’de daha önceden zaten özerklik talebinde bulunmuş olan Kürtleri de hareketlendirebileceği, bunun arkasında da bölgede en büyük düşman olarak görülen İsrail’in olduğu kaygısı, Suriyeli Arap milliyetçilerinin kanaatlerini yönlendirmekteydi.  

Buna ilaveten Birleşik Arap Cumhuriyeti tecrübesinin de uzun ömürlü olmaması ve Eylül 1961’de Yarbay Abdülkerim en-Nehlevi liderliğindeki cunta tarafından Suriye’nin birlik devletinden çıkarılması sonucu ülke tarihinde ilk kez gerçekleşen bir şey oldu: 1961’de Suriye ilk defa olarak bir “Arap Cumhuriyeti” olarak resmen tanımlandı.  

Bu durumsa Kürtlerin tanınma ve özerklik taleplerine büyük darbe indirdi; “Cezire’nin Arap karakterinin korunması, Kürt tehdidiyle mücadele” söylemleri Şam’daki Arap milliyetçisi yönetimlerin bundan sonraki tüm dönemlerde Kürtlere yaklaşımlarının da özeti niteliğindeydi. Arapları bölgede çoğunluk haline getirmeyi amaçlayan ve iç savaş öncesine kadar süren Araplaştırma politikalarının temelini de bu yaklaşım oluşturdu. Hafız Esad döneminde 1970’lerde başlatılan Arap Kemeri (el-Hizam el-Arabi) politikası bu yaklaşımın somut örneğini teşkil eder ki Suriye Kürtlerinin Türkiye ve Irak’taki Kürt hareketleriyle fiziksel temasını kesmeyi öncelikle hedeflemekteydi. 

Soğuk Savaş’ta bölgesel dengeler açısından Suriye Kürtleri 


Suriye Kürt hareketinin Soğuk Savaş ve sonrasındaki dönemde İç Savaş yıllarına kadarki seyri takip edildiğinde, bölgedeki diğer Kürt hareketlerine kıyasla uzun süre “düşük yoğunluklu” bir patika izlediği görülür. Bu meyanda örneğin Irak Kürtlerinin Barzani ve Talabani aşiretleri öncülüğündeki hareketleri, coğrafi avantaj (topografya dinamikleri ve dağlık arazi) ve merkezî otoritenin zayıflığı sayesinde silahlı isyan yürütebilmiş ve sonunda ABD’nin de 1990’lar ve 2000’lerdeki konjonktürel desteği sayesinde federal bir yapıya anayasayla kavuşmuştu.  

İran’da ise hem Kürtlerin yaklaşık yarısını Şiilerin teşkil etmesinden dolayı merkezî yönetime yakın durması hem de Şahlık ve İslam Cumhuriyeti dönemlerindeki sert bastırma politikaları nedeniyle, 1940’lardaki Sovyet destekli Mahabad Cumhuriyeti deneyiminden beri legal politik örgütlenmeleri zayıftır ve sürekli gözlem altındadır. Buna rağmen güçlü bir yeraltı örgütlenmesi mevcudiyetini korur. 

Suriye Kürtleri ise coğrafi olarak büyükçe bir ovada yaşamaları ve iç kesimlerde stratejik bir derinliğe sahip olmamaları nedeniyle silaha sarılmak yerine legal-illegal arası küçük siyasi parti ve oluşumlar üzerinden kültürel bir direnç sergileme seçeneğini benimsedi. Arap milliyetçiliğinin Suriye’de tarihsel olarak güçlü olması ve merkezî yönetimlerin üniter bir yapıda örgütlenmesi de Kürtlerin temsil güçlerinin, rejimin güvenlik aygıtları tarafından sürekli baskı altında tutulması neticesini doğurdu. 

Bununla birlikte Abdullah Öcalan’ın 1980’lerin başında Suriye’ye geçişi, bölge dengelerini önemli ölçüde değiştirdi. Hafız Esad, PKK ve Öcalan’ı Türkiye’ye karşı “koz” olarak kullanırken, kendi içindeki Kürtlerin bu hareketten etkilenmemesi için incelikli bir siyaset yürüttü. PKK’nın Suriye’de örgütlenip militan devşirebildiği, ancak Suriye rejimine karşı faaliyet göstermesine izin verilmeyen şartlar Şam-Öcalan ilişkilerinin doğasını belirledi. Paradoksal olarak, PKK saflarında on binlerce Suriyeli Kürt Türkiye’ye karşı silahlı mücadele yürütürken, kendi ülkelerinde vatandaşlık haklarından dahi mahrumdu. Bu süreç, Suriye Kürtlerinin askerî açıdan profesyonelleşmesini sağladı ki 2011 sonrası iç savaş şartlarında YPG’in çekirdek kadrosunu da bu kişiler oluşturacaktı.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.