Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye – 39: Suriye’de Ortodoksi-Heterodoksi Ayrımı ve Demografi

Dr. Mehmet Akif Koç, Suriye'nin tarihsel ve sosyolojik sürecini inceleyen serinin devamında; Suriye’de Osmanlı sonrası dönemde şekillenen Ortodoks-Heterodoks mezhepsel yapılar, tarihsel ayrışmalar ve azınlık-topluluk dinamikleri Fokus+ için inceledi.
Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye – 39 Suriye’de Ortodoksi-Heterodoksi Ayrımı ve Demografi

27.02.2026 - 15:50  |  Son Güncellenme:  04.03.2026 - 11:22

Suriye’nin tarihi bağımsız bir devlet yapılanmasını bize göstermediği için, devlet kurumlarını ve devlet formasyonunun oluştuğu 20. yüzyılın ilk yarısında topluma ve ürettiği kurumlara bakmak, bu anlamda yol gösterici olabilecektir. Bunu yaparken günümüzdeki çatışma ve yarılmaları daha iyi anlamak için de Suriye’nin İslam içindeki alt cemaatlerine ve bölünmüş mezhepsel yapısına, bu yapıların birbiriyle ilişkilerine ve rekabet/çatışma dinamiklerine daha yakından bakmak önem taşır. 

Tarihsel ve teolojik bir yarılma olarak Suriye’deki Ortodoksi vs Heterodoksii 

Aslında Suriye’nin Osmanlı sonrası ve son bir asırdaki sosyo-politik manzarası, sadece bir ulus-devlet inşa süreci değil, büyük ölçüde coğrafi, mezhepsel ve sınıfsal katmanların birbirine geçtiği bir “cemaatler savaşı” zeminidir. Bu çatışmanın temelindeyse, Suriye’nin geleneksel olarak çoğunluğunu ve yönetici elitlerini temsil eden Sünni (çoğunlukla Hanefî) Ortodoksi ile periferiye dağılmış ve tarihte büyük ölçüde dışlanmış azınlıklar halinde yaşayan Heterodoks cemaatler arasındaki siyasi, ekonomik ve kültürel çatışma yatar. 

Suriye’nin tarihinde İslam, Hristiyanlık ve Yahudiliğe göre büyük oranda baskın ve belirleyici ana hat olmasına rağmen, İslam’ın alt mezhepleri arasında yaşanan ayrışmalar da bir o kadar belirgindir. Suriye’de son bir asır boyunca ulus devlet inşa edilirken de bu ayrışmalar kendisini gösterdi, nitekim 8 Aralık 2024’ten sonraki dönemde de buna yakından şahit olunmaktadır.   

Dürzî, Alevî (Nusayrî) ve İsmailî mezhepleri temelde ve büyük ölçüde 7. asırda İslam içinde yaşanan dinî görünümlü politik çatışma ve ayrışmaların sonraki asırlarda kökleşen bir ürünü ve yansımasıdır. Ana akım Şiilik içinde gulat (müfrit) ve Bâtınîlik olarak etiketlenen, bu nedenle hem Şii hem de Sünni egemen sınıflar tarafından din-dışı görülerek zulme uğrayan ve periferideki dağlık alanlara “itilen” bu topluluklar, Doğu Akdeniz kıyısındaki dağlık alanlarda ve merkezî idarenin baskısından uzak bölgelerde kendilerine melcegâh bulabildi. 

Ana akım Şiilik veya Sünnilik dışındaki bu heterodoks topluluklardan Dürzîlik, Mısır merkezli Fâtımî İsmailî Şiiliğin bir kolu olarak, 11. yüzyılın başlarındaki politik/dinî ayrışmalar döneminde Şeyh (Hermon) Dağı çevresindeki Doğu Akdeniz coğrafyasında tutunum alanı buldu. Bilahare 17. yüzyılın sonlarında (Osmanlı döneminde) Suriye’nin güneyindeki Süveyda civarında ve bilahare yine dağlık Cebel-i Dürzî (Dürzî Dağı) bölgesinde kendisine zemin bulan bu cemaat günümüze kadar söz konusu bölgelerde yerleşik olup, Suriye’nin dışında Lübnan, İsrail ve Ürdün’de de bağlıları bulunmaktadır. 

Türkiye’de ve bölgede daha ziyade pejoratif/tahkir amaçlı olarak (ve elbette ana Alevî gelenekten ayrı göstermek amacıyla) “Nusayrî” olarak anılan Alevîler ise, 11. yüzyıl boyunca ilk olarak Halep merkezli Şii İmamiyye mensubu Mirdâsîlerin, ardından da Sünni Selçuklu Türklerinin iç bölgelerdeki baskısı sonucu Suriye’nin kuzeybatısından göç ederek, Akdeniz kıyısındaki dağlık bölgelerde yerleşmeye başladı. Günümüzde Adana-Hatay hattından güneye doğru Lazkiye-Tartus-Humus üçgeninde yoğun olarak yaşayan Nusayrî Alevî toplumu Suriye’deki en kalabalık cemaatler arasındadır. 

Buna mukabil Nizârî İsmailîler ise Suriye coğrafyasına 12. asrın başlarında geldi ve kuzeybatı Suriye’de Kadmus-Salyaf-Salmiye bölgesinde otonom bir yapı kurarak yerleştiler. Ancak Doğu Akdeniz’in kıyı şeridinde aynı bölgenin hâkimiyeti için mücadele vermelerinden ötürü, İsmailîlerle Nusayrî Alevîler arasında tarih boyunca ilişkiler genellikle gergin bir seyir izledi. Onlardan daha güneyde ve farklı bir coğrafyada yaşana Dürzîlerle bu iki cemaat arasında ise, bu şekilde alan hâkimiyeti mücadelesi daha az ve nadirdir. Bu üç heterodoks cemaat Fâtımî, Bizans ve Haçlılar dönemlerinde kısmen güvendeydi ve kimi zaman çatışan kimi zaman işbirliği yapan bir topluluk mozaiği olarak bir derece özerklik altında varlıklarını sürdürdüler.  

Ancak Suriye coğrafyasının bu çok-kültürlü denilebilecek yapısı Memlûklerle birlikte değişim ve dönüşüme uğradı. Bu dönemden itibaren sadece merkezleri olan Mısır’ın değil, hâkimiyet altında tuttukları Doğu Akdeniz’in dinî ve mezhepsel ana rengi Sünni İslam olmaya başladı. Böylece bu bölgelerde yaşayan ve zaten önceki dönemlerden itibaren periferiye kaçarak baskıdan kurtulmayı hedefleyen Nuseyrî Alevî, İsmailî ve Dürzî cemaatler, artık büyük ölçüde ana akımın dışında kalan topluluklar olmak durumunda kaldı.  

Memlûk destekli ulema ve medreseler kanalıyla Sünniliğin ortodoksiyi ve ana akımı temsil ettiği Suriye coğrafyasında, bu cemaatlerin inançları ve varlıkları da heterodoksiyi temsil eden ve bu şekilde kodlanan bir statü ifade etmeye başladı. Bilhassa İbn Teymiyye’nin 14. yüzyıldaki fetvalarıyla resmiyet de kazanan bu statü, söz konusu mezhepsel cemaatleri marjinal bir statüye mahkum etti.  

Asırlar önceki ayrımlar ve kültürel kodları bugüne taşımak 

Memlûkler’den sonra da, toplamda altı yedi asırdır devam eden bu statü ve heterodoksilik realitesinin, yine İbn Teymiyye fetvalarıyla ve Selefî mentaliteyle 21. yüzyılda da meşrulaştırılmaya çalışılması ve bu cemaatlerin “İslam-dışı olmaları” iddialarında aynı fetvalara dayanılması, aynı bölge ve aynı cemaatler arasında toplumsal hafıza ve kültürel kodların işleyiş patikaları bakımından ilgi çekici görünmektedir. 

Bu bağlamda 20. yüzyılda Suriye içindeki çatışma ve bölünmeler, kamplaşmalar ve rövanş döngüsü önemli bir gözlem laboratuvarı sunmaktadır. Bu üç heterodoks cemaatin yaşadıkları bölgeler ve demografik özelliklerine baktığımızda karşımıza çıkan temel demografik parametreler şunlar:  

  • 1914’te: Nusayrî Alevîler 175.000-200.000, Dürzîler 50.000, İsmailîler 12.000-15.000 civarında 
  • 1940’larda: Toplamda 2.487.027 olan Suriye nüfusu içerisinde Nusayrî Alevîler 274.486, Dürzîler 79.428, İsmailîler 24.390 

Uluslararası düzeyde de kabul gören bu oranları temel alırsak, Suriye’nin kabaca % 10-12’sinin Nusayrî Alevîlerden, % 3’ünün Dürzîlerden ve %1’inin de İsmailîlerden oluştuğunu kabul edebiliriz. Sünni Araplarla genellikle çıkarları çatışma halinde olan periferideki Sünni Kürtler ve Hristiyanlarla (Asûriler, Süryanîler, Ermeniler ve diğer cemaatler dâhil olmak üzere) birlikte düşünüldüğünde Suriye’nin kabaca % 35-40’ının bu etnik, dinî ve mezhepsel azınlıklar tarafından oluştuğunu söylemek yanlış olmayacaktır. 

1946’daki bağımsızlık ilanından önceki süreçte Fransızların işgal ve manda idaresi altında, bu heterodoks cemaatlerle ana akım Sünni çoğunluğu uzlaştırmak pek mümkün değildi, esasen Fransızların da işgal şartları altında böylesi faydalı bir toplumsal mühendislik çabasına girişmesini beklemek makul değildi. Fransızlar başlarda böl-parçala-yönet politikasını benimsese ve periferideki toplulukları ön plana çıkarsa da çok geçmeden bu politikayı terk edip merkezî bir Suriye devleti yönünde tutum takındı ve 1920’lerdeki periferi isyanlarının ardından Sünni çoğunluğu daha fazla gözeten bir yaklaşım benimsedi. Bununla birlikte zaman zaman heterodoks cemaatlerin çıkarlarını gözetmeyi de ihmal etmedi. 

1946’dan sonra ise bu kimlik meseleleri son derece sorunlu bir çerçevede ilerlemeye ve hemen her adımda ciddi yarılmalar yaratıp, var olanları da derinleştirmeye devam etti. 1940’ların yeni umutlar yaratan iyimser ortamında Sünni Arap milliyetçiler, yeni bir milliyetçi çerçeve ve ulus-devlet inşası hedefi doğrultusunda ortodoks – heterodoks meselesini önemsizleştirmeye yöneldiler. Ancak bu yaklaşım aynı zamanda, alt-ulusal grupların ve periferideki etnik / mezhepsel cemaatlerin entegrasyonuyla ilgili endişelerin de daha yüksek sesle dile getirilmesini engellemedi.  

Soğuk Savaş’ın başından itibaren, farklılaşan iç / bölgesel / uluslararası politik zemin ve çatışan cemaatsel çıkarlarla ulusal menfaatler arasındaki ayrışmalar, ulus kimliğinin tahkimini engelledi. Söz konusu dönemden itibaren bu cemaatlerde kendi kimliklerine yönelik bir tehdit ve asimilasyon endişesi ortaya çıkarken, çoğunluğa mensup çevrede ise bir bütün halinde ulus-devlet oluşturmanın ve ulusal kimlik geliştirmenin önündeki engeller, zaman zaman belirli toplulukları hedef göstermeye varan eğilimleri besledi. 

Bu dönemde açıktır ki komşu Irak’ta, İran’da ve Türkiye’dekine bir ölçüde benzer şekilde, Suriye’de de azınlıklar “bir potada eritilmesi gereken unsurlar” olarak görülmekteydi ki bu da asimilasyon ile entegrasyon arasındaki gerilimi daha da arttırmaktaydı. Örneğin 1936’da Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseynî’nin Nusayrî Alevîlerin İslamî doğasını vurgulayan ve heterodoks kimliklere karşı yumuşak davranmayı içeren fetvası, manda şartlarında Fransız işgalcilere karşı ulusal bir kimlik vurgusu taşıyordu ve büyük ölçüde konjonktüreldi.  

Alevîler arasında Şeyh Salih el-Ali (1883-1950) ve Dürzîler arasında da Sultan Paşa el-Atraş (1891-1982) gibi güçlü ve sembolik önderlerin varlığı, azınlıkların da Fransızlara karşı birlik görüntüsü verilmesine katkı sunmak üzere, Suriyelilik üst kimliğini benimsemesi ve bunu dillendirmesi için bir fırsattı. Bununla birlikte her iki cemaat lideri de Suriyelilik kimliğini ve Araplığı savunmakla birlikte, mikro ölçekte –temsilcisi oldukları- Dürzîlerin ve Alevîlerin çıkarlarını savunmaktan geri durmamışlardı. 

Ancak Sünni elitlerin Fransızlar Suriye’den –İngilizler tarafından- çıkarıldıktan sonra yine aynı ölçüde kapsayıcı davranıp davranmadıkları net değildir; çoğu dönemde sert bir merkeziyetçilik azınlıklara dair yaklaşımın ve kamusal politikaların özünü şekillendirmişti. 

*** 

Bu noktada günümüze kadar yansıyan bazı huzursuzluklara dair özetle şu tespitleri yapmak yerinde olacaktır:  

Nusayrî Alevîlerin orduda ve siyasette yükselişinin arkasında I. Dünya Savaşı sonrasında otonom Alevî devleti tecrübesi ve sonrasında Fransızlarla dönem dönem yakınlaşmalarının rolü büyüktür. Keza 1950’lerden itibaren Baas Partisi içerisinde kümelenip ordudaki belirli klikler yoluyla bir ağırlık merkezi oluşturmaları ve sonrasında 1963 Darbesi’nin ardından yönetimi ellerine geçirmeleri vakıadır.  

Nusayrî Alevîler, Hafız Esad’ın 1970’deki “Düzeltme Hareketi” ve sonrasında iktidarı ele almasıyla birlikte devletin güvenlik bürokrasisinin (özellikle ordu, istihbarat, emniyet) çekirdeğini ve üst kademelerini oluşturarak, bir ölçüde kendi “beka”larını rejime bağlamış oldular. Başlangıçta Baas’ın kurucu kadrolarında yer alsalar da, zamanlar Nusayrî subayların tasfiyeleriyle marjinalleşen İsmailîler ve Dürzîler ise genel itibariyle Alevîler kadar rejimin nimetlerinden faydalanamadılar. Baas yönetimi, Sünni şehirli sınıfın mülkiyet haklarını ve ticari çıkarlarını büyük ölçüde koruyarak pragmatik bir zeminde Sünni elitleri –Sünnilerin tamamını, bilhassa İslamcı organize yapıları değil- sisteme dahil etmiş, böylece sosyolojik bir “çıkarlar koalisyonu” kurmayı başarabilmişti. Baas kabinelerindeki Sünni bakan ağırlığını bu koalisyon realitesine bağlamak yanlış olmayacaktır. 

Esasen parçalı sosyolojiye sahip ve birbirinden endişe duyan bu tür toplumlarda, Nusayrî Alevîlerin belli klikler oluşturarak kendi cemaat çıkarlarını korumalarının garipsenecek bir yanı yoktur, örneğin komşu Irak ve Lübnan’da da buna benzer tecrübeler söz konusu. Ancak Suriye’de Baas ile Nusayrî Alevîlerin iç içe geçmişliği ve güvenlik aygıtları üzerindeki dominasyonu, Sünnilerin muhafazakâr-dindar kesimlerinin 1970’lerden itibaren dışlandığı başka bir atmosfer üretecek, araya giren ihtilaflar ve cemaatler arası çekişmeler rövanş hislerini alevlendirecek ve 1970-80’lerdeki tasfiye ve kanlı isyanların gölgesinde 2010’lardaki iç savaş atmosferine girilecekti.  

Bu iç savaş ve sonrasında tüm bu ortodoksi – heterodoksi ayrımları, tarihsel ve kültürel hesaplaşmalar, toplumsal bagajlar, kanlı bir geçmişin gölgesindeki parçalı toplumsal hafızanın getirdiği sorunlar ve günün sonunda bir millet olamama realitesi, tüm Suriyeliler için ortak ve iyimser bir gelecek beklentisini, bir türlü gerçekleştirilemeyen ve acı bir özlemle beklenen büyük bir hayale dönüştürdü. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.