Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye – 38: Soğuk Savaş’tan 2010’lara Rusya-Suriye İlişkileri
26.02.2026 - 16:21 | Son Güncellenme: 27.02.2026 - 12:00
Moskova’nın Çarlık, Sovyetler ve Rusya Federasyonu dönemlerinde Suriye ile ilişkilerine bakıldığında, dönem dönem değişen unsurlar olmakla birlikte, Rusların genel olarak Orta Doğu’daki güç denklemlerinden, özelde ise Suriye sahasındaki gelişmelerden uzak kalmak istemediği ve elindeki güç dinamikleri bu istikamette kullanmaya gayret ettiği görülür.
Birinci Dünya Savaşı henüz sürerken Mayıs 1916’da imzalanan ve tarihte yanlış olarak İngiliz-Fransız antlaşması olarak kodlanan Sykes-Picot Antlaşması’nın taraflarından biri de Ruslardı. Anadolu’nun güney topraklarının bu iki sömürgeci güç tarafından parçalanıp pey edilmesine rıza bildiren Moskova da batan geminin mallarından pay kapma telaşıyla bütün bir Trakya, Boğazlar ve diğer mücavir bölge üzerinde kendi emperyal iştahını bu antlaşmayla kayıt altına almıştı. 1917 Devrimi sonrası kendi devr-i sabıkıyla hesaplaşmaya girişen Bolşevikler bu anlaşmayı ifşa edince, Ruslar bu emellerine erişemedikleri gibi, Moskova’daki yeni yönetim Orta Doğu’daki emperyal bölüşümü engelleyebilecek bir hamlede de bulunamadı.
Soğuk Savaş döneminde (1950’ler-1990) ikili ilişkiler
Sykes-Picot uyarınca Fransa’ya bırakılan Suriye’de Bolşeviklerin kayda değer herhangi bir etkinliğinden bahsedilemez. Ancak II. Dünya Savaşı’nı Moskova’nın galipler safında bitirmesiyle, mandater Fransa’nın (ve İngiltere’nin) küresel siyasette eski güçlü pozisyonunu sürdürebilecek ekonomi-politik imkânlardan yoksun oluşuyla birlikte, Doğu Avrupa’da olduğu gibi Orta Doğu’da da Kremlin’in nüfuzunun yükselmeye başladığı bir döneme tanıklık edildi.
Gözden Kaçmasın
Moskova ile Şam arasındaki diplomatik ilişkiler 1944’te kurulurken, Şubat 1946’da Sovyetler Birliği ile Suriye arasında ilişkilerin çerçevesini kuran anlaşma imzalandı. Ancak bilhassa 1949 darbesi sonrası Suriye’nin kaotik bir döneme girmesi, 1949-53 yılları arasında üç defa hükümet darbesi, 21 kabine değişikliği olması ve iki sefer askerî diktatörlük idaresi kurulması neticesinde ilişkilerin sürdürülmesi güçleşti. Bununla birlikte Soğuk Savaş’ın başlangıç yıllarında, hepsi de İngiltere-ABD öncülüğündeki Bağdat Paktı’nı kendisine tehdit olarak algılayan Sovyetler Birliği ile Arap milliyetçisi aktörler arasında pragmatik düzlemde başlayan işbirliği sonraki yıllarda ideolojik retorik de kazanacaktı.
Kremlin’in Soğuk Savaş dönemindeki Orta Doğu politikası iki temel eksende şekillenip hayata geçirilmekteydi. Kremlin’in bu dönemdeki ilk önceliği, bölgede Batı emperyalizmine karşı bir cephe oluşturmak, bu bağlamda özellikle ABD ve İngiltere’yi dengeleyip karşılarında durmaktı. İkinci olarak, hem bu ilk amaca ulaşmak hem de bölgede kendisine yakın bir nüfuz çevresi tesis edebilmek için, devrimci hareketleri destekleyerek –mümkünse, öncelikle- sosyalist bir etki alanı yaratmaktı. Bu açıdan Orta Doğu, hem anti-emperyalist mücadelenin ideolojik sahası hem de ABD-SSCB jeopolitik rekabetinin sıcak cephesi olarak görülmekteydi. Bu genel çerçeve içinde Sovyetlerin Suriye politikası da üç ana eksende teşekkül etmişti:
a) Suriye’de 1949’dan 1970’e kadar ciddi bir istikrarsızlık yaratan politik kaos ve darbeler dönemi, orduyu ülkedeki en önemli aktör ve siyasetin merkezi haline getirmişti. Bu dönemde Kremlin, Suriye ordusuna yaptığı büyük miktarlı teknolojik ve konvansiyonel yatırımla, hem ordunun modernleştirilmesini sağladı hem de doktriner düzeyde yeniden yapılandırıcı aktör konumuna geldi. Suriye zırhlı birlikleri, hava kuvvetleri ve hava savunma sistemleri tamamen Sovyet standartlarına (T-serisi tanklar, MiG ve Sukhoi uçakları) göre dizayn edilmişti. Teknik düzeydeki bu bağımlılık ilişkisi bir süre sonra, Suriye subay sınıfının eğitim için Moskova’ya gitmesiyle sonuçlanmış ve ordu içinde Sovyet yanlısı, seküler-milliyetçi bir elit tabakanın oluşmasına yol açmıştı.
1950’lerde Sovyetler Birliği’ne gönderilen subaylar arasında henüz yirmili yaşlarının ortalarında olan Hafız Esad da bulunmaktaydı ki yaklaşık bir senelik savaş uçağı eğitiminin ardından bu ayrıcalıklı elitler arasına katılmak üzere ülkesine dönecekti. Esad ülkesine döndüğünde ve ardından 1970’de “Düzeltme Hareketi” ile Baas içinde iktidarı ele geçirdiğinde, Sovyet askerî ve politik desteğini iç güvenliğin sigortası haline getirmiş, bu yardımı kendisine sadık, kurumsal bir yapıya dönüştürmek için bir kaldıraç olarak kullanmıştı.
b) 1963’ten itibaren Suriye’nin kaderine 61 sene boyunca hâkim olacak Baas ideolojisi (ve bilahare yönetimi), Sovyet tarzı planlamayı kalkınmanın öncelikli aksı olarak görmüştü. Sadece silah yardımı ve askerî destekle sınırlı kalmayan Sovyet yardımı, Tabka Barajı (Fırat Barajı) gibi devasa projelerle ve tamamen Sovyet kredileri ve mühendisliğiyle inşa edilmiş, Sovyet tarzı “elektrik ve tarım devrimi” projelerinin sembolü haline gelmişti. Bu dönemde orduda olduğu gibi sivil ve idari bürokraside de Sovyet şehirlerinde eğitime gönderilen on binlerce Suriyeli bürokrat ve idareci devlet yönetiminde Sovyet idari modelinin izlerini ülkeye taşımıştı.
c) Suriye’nin Soğuk Savaş’ta Sovyetlerle yakınlaşmasındaki ana unsur, bölgede hem 1955 Bağdat Paktı hem de 1948’den itibaren İsrail’in büyüyüp gelişmesi üzerinden yaşadığı “kuşatılmışlık” hissiydi. Bu konjonktür, ABD destekli İsrail karşısında askerî bir denge kurma ihtiyacına yol açtı; 1967 ve 1973 savaşlarında verilen ağır kayıplar bu sayede Moskova’nın acil lojistik desteğiyle telafi edilebildi ki bu dönemde Mısır da benzer bir açmaz nedeniyle Kremlin’le yakınlaşmıştı. Mısır’ın 1978’den itibaren Camp David süreciyle birlikte Batı kampına geçmesi, Suriye’yi Moskova açısından vazgeçilmez bir stratejik müttefik haline getirmişti. Bu süreç 1980’de Dostluk ve İşbirliği Antlaşması’yla Suriye’yi resmen Sovyet savunma kampının şemsiyesi altına sokacak, bu sayede Moskova’ya bölgedeki NATO ağırlığını dengelemek için Doğu Akdeniz’de –bugün bile kullanılan- Tartus Deniz Üssü’nde kalıcı bir varlık sağlayacaktı.
1990’lardaki “yitik 10 yıl” ve stratejik türbülans
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte askerî ve politik hâmisini kaybeden Suriye, bu kaybı telafi edebilmek için 1990’larda oldukça pragmatik bir dış politika izlemeye koyuldu. Soğuk Savaş döneminde pek tahmin edilemeyecek şekilde, Körfez Savaşı’nda ABD’nin Saddam Irak’ına karşı bölgedeki müttefiklerinden biri de Hafız Esad Suriye’siydi. Sovyetlerin dağılması sonrası Yeltsin dönemindeki türbülanslı 1990’lı yıllar boyunca hem silah temininde hem politik himaye açısından zorlanan ve seçenekleri kaybolan Şam, bu dönemde Körfez Savaşı desteğiyle ABD nezdinde kendine manevra alanı açmaya çalışmıştı. Hafız Esad, 1980-88 İran-Irak Savaşı’nda da “düşman kardeş” oldukları Saddam Hüseyin’e karşı İran’a destek vermiş ve bu alanda Kaddafi Libya’sı ile birlikte yegâne Arap ülkeleri olmuşlardı.
Suriye 1990’larda kaybettiği askerî caydırıcılığı ve konvansiyonel rekabette yitirdiği pozisyonunu tahkim edebilmek için, maliyeti düşük ancak caydırıcılığı yüksek olan biyolojik ve kimyasal silah kapasitesini arttırmaya yöneldi; bu gizli stratejide en önemli destekçisi yine en büyük geleneksel müttefiki Kremlin oldu. Bilahare Suriye İç Savaşı’nda da başvurulacak biyolojik ve kimyasal silah stokları bu dönemde Suriye envanterine girmişti.
Kremlin cephesinde ise 1990’larda, Batı ile kurulan “stratejik ortaklık” hayallerinin yerini sert bir “yakın çevre” realizmine bıraktığı, ekonomik krizler ve hayal kırıklıklarıyla dolu bir geçiş dönemi yaşanmaktaydı. Clinton-Yeltsin yakınlaşması ve Sovyetlerin dağılmasının hemen ardından yaşanan Atlantikçi ve romantik dış politika ve güvenlik söylemi; NATO’nun sürekli genişlemesi, Bosna savaşı ve Batı’dan beklenen kredilerin gelmemesiyle, bu sefer yerini Sovyet nüfuz alanı ve gücüne öykünen neo-emperyalist söylemler ve Avrasyacı eğilimlere bırakmaya başladı. Bu söylemin içinde Kremlin’in geri adım atmadığı ve ABD’ye karşı direnç oluşturduğu nüfuz ceplerinden biri Suriye gibi stratejik noktalarda mevziini terk etmemesiydi ki bunun ne anlama geldiğini Kremlin, Suriye İç Savaşı boyunca verdiği yoğun askerî destekle gösterecekti.
Putin’le birlikte 2000’lerde süper güçler sahnesine geri dönüş çabası
Rus dış politikası üzerine önemli uzmanlardan biri olan Dmitri Trenin, 2010 yılı sonunda başlayan Arap Ayaklanmaları sürecinde Kremlin’in Orta Doğu siyasetini analiz ederken önemli bir tespitte bulunur: “1980’lerin sonlarında Moskova’nın Orta Doğu’dan çekilmesi, Sovyetler Birliği’nin süper güç statüsündeki gerilemesinin işaret fişeğini yakmıştı. Bugün Putin yönetiminde Rusya’nın Orta Doğu sahnesine yeniden dönüşü, ülkenin eski Sovyet coğrafyası dışındaki büyük güç konumunu bir kez daha tesis etme amacını taşımaktadır.” Trenin’in bu tespitini bölgesel gelişmeler büyük oranda doğruladı ve Moskova bir kez daha Orta Doğu’dan başlayarak küresel gücünü tahkim etmeye girişti.
Bu geri dönüşün mimarı elbette, Sovyet bakiyesi Rus güvenlik aygıtlarının uzlaşısıyla önce başbakanlık sonra devlet başkanlığı koltuğuna oturan ve bu koltukta çeyrek yüzyılı geride bırakmış olan Putin’di. 2000’lerde bilhassa post-Sovyet coğrafyada gücünü konsolide eden Putin Rusya’sı, Suriye ile ilişkilerde de iki kritik adım attı: Suriye’nin Sovyet döneminden kalan yüklü miktarda borcunun, Kremlin’in Soğuk Savaş’tan beri en önemli Orta Doğu ve Arap Dünyası uzmanı Yevgeni Primakov’un girişimleriyle silinmesi, Kremlin’in artık bölgeye tüccar gibi değil, “oyun kurucu” olarak dönmek istediği şeklinde yorumlanmıştı.
Benzer şekilde, ABD’nin 2003 Irak işgali sonrası Moskova ve Şam arasındaki kader birlikteliği de perçinlendi ki Tartus’taki Rus üssünün modernizasyonu ve gelişmiş füze sistemlerinin ülkeye sevkiyatı, Suriye’yi Rusya’nın Akdeniz’deki stratejik ileri karakolu yapacaktı. Kremlin bu ileri karakolu ABD’ye kaybetmemek için 2015’te iç savaş sırasında yoğun şekilde kara ve özellikle havadan silahlı gruplara müdahale edecek ve Beşşar Esad’ı koltuğunda tutacak, ancak aynı desteği Aralık 2024’te Ukrayna’yla meşgul olduğu (edildiği) dönemde veremeyecekti.
Yine de 2024’te Esad’ın yerine cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Ahmed el-Şara’nın Ocak 2026’da –Paris, Ankara, Riyad, Washington, New York gibi dünya başkentlerinden sonra- Kremlin’de de kabul görmesi ve Putin’le kameralar önünde sıcak pozlar vermesi, Rusya’nın Suriye’nin geçmişinde olduğu gibi geleceğinde de “bir şekilde” var olmaya devam edeceğinin işareti olarak okunabilir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.